Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Algan Sezgintüredi ile Türkiye Polisiye Yazarları Birliği üzerine

0

Müştereklerimizin başında edebiyat ve polisiye sevdamız geliyor elbette. Hemen peşindeyse ülkemiz durumlarından kaynaklanan, yarısı maddi, yarısı manevi, sürüsüne bereket müşkül var.

Yakın zaman önce Türkiye Polisiye Yazarları Birliği kuruluşunu ilan etti. Birlik içerisinde tüm kitapseverlerin beğenerek okuduğu onlarca yazar var. Kitaplarını severek okuduğumuz Algan Sezgintüredi de birliğin emektar yazarlarından bir tanesi.

KitapEki
KitapEki
KitapEki

Polisiye yazarı Algan Sezgintüredi ile birliğe neden ihtiyaç duyulduğunu, kısa ve orta vadeli hedeflerini konuştuk. Polisiye yazarlarını bir arada tutacak olan Türkiye Polisiye Yazarları Birliği‘ne yolunuz açık olsun diyoruz…

Algan Sezgintüredi

  • Türkiye Polisiye Yazarları Birliği‘ni kurma fikri nasıl ortaya çıktı? Sizi bu noktaya getiren süreç nasıl ilerledi?

Geçtiğimiz Aralık ayında ikincisi düzenlenen Kara Hafta etkinliği sırasında, etkinliğe katılan yazarlar arasındaki ayaküstü sohbetlerden birinde, Elçin Poyrazlar’la bendenizin, birbirinden habersiz ve bağımsız, epeydir böyle bir girişim düşündüğünün anlaşılmasıyla ortaya çıktığını söyleyebilirim. Bende fikir, katıldığım ilk Kara Hafta etkinliğinde tanışma onuruna erdiğim, dünyanın “bir numaralı” Sherlock Holmes uzmanı, Amerikalı editör ve avukat Leslie Klinger’la sohbetlerimde uyandı. Klinger, Amerikalı polisiye yazarları birliği MWA’in mali işlerinden sorumlu idarecisi. MWA’in yaptıklarını, üyelerine ne faydalar sağladığını anlattığında “E, neden biz de…” yollu soru düştü aklıma. Elçin’le aynı şeyi hayal ettiğimizi anladıktan sonra orada bulunan diğer meslektaşlarımıza fikri açtık, başta Ahmet Ümit ve Celil Oker üstatlarımız, hepsi, sağ olsunlar, böyle bir çabaya katılacaklarını söylediler. Genel anlamda sürecin tahmini zor değil çünkü hepimiz aynı gemideyiz, aşağı yukarı aynı şartlarda hayat mücadelesini sürdürüyor, sıkıntı çekiyoruz. Biz başlatmasak başka biri başlatırdı herhalde.

  • Birliğin yönetim kurulunda hangi yazarlar yer alıyor? Kendi içinizde bir seçim sisteminiz var mı? Açıkçası görevlendirmelerin nasıl gerçekleşeceğini merak ediyoruz.

Birlik şimdilik “bebek” ve henüz herhangi bir idari organı yok. Şahsen olması taraftarı değilim ama bu tür çabaların tanımı ve şartlar icabı olacaktır. Şimdilik gençlikleri nedeniyle ilgili hususlara daha hâkim üyelerimizden Emrah Poyraz, Doruk Ateş ve Alper Kaya sosyal medya hesapları ve web sitemizi idare ediyorlar. Gönüllülük esas çünkü öyle bir çaba bu ama sonunda yönetim kurulu, vesaire olursa görevlendirmeler nasıl olur, ben de merak ediyorum.

  • Polisiye yazarları hangi müştereklerde bir araya geldi? Sizi bir arada tutacak olan şey nedir?

Müştereklerimizin başında edebiyat ve polisiye sevdamız geliyor elbette. Hemen peşindeyse ülkemiz durumlarından kaynaklanan, yarısı maddi, yarısı manevi, sürüsüne bereket müşkül var. Aynı sevda ve sıkıntılar doğrultusunda göstereceğimiz çaba ve alabileceğimizi umduğumuz olumlu sonuçların bizi bir arada tutabileceğini zannediyorum. Göreceğiz.

  • Açıklamalarınızdan anladığım kadarıyla ileride dernekleşmeyi de düşünüyorsunuz?

İleride, evet. Esasen başta öyleydi ama dernek tecrübesine sahip üyelerimizin gayet haklı “Önce bir önümüzü görelim, ne yapabiliyoruz, bir bakalım” yollu uyarılarından ve hukukçu üyemiz Oğuzhan Aslan’ın çıkardığı “ürkütücü” yol haritasından sonra dernekleşmeyi sonraya bırakmayı seçtik. Bebek bolca dişe sahip ve konuşuyor ama henüz emekliyor sonuçta.

  • Açıklamanızda birliğe üye olmak için en az bir polisiye eser vermek şartı koşuyorsunuz. Dernekleşmeye gidildiği bir durumda derneğin çok sayıda gönüllüye ihtiyacı olabilir. Bu durumda çalışmalara polisiye okurlarını, yayıncılarını ya da eleştirmenlerini de dahil etmeyi düşünür müsünüz?

Az evvel bahsettiğim “bebek” önce ayakta durmayı, sonra taytay yürümeyi öğrenecek. Gerisi sonra. Geleceğe uzun vadeli bakmayı neredeyse imkânsız kılan bir dönemde yaşadığımızı kimse inkâr edemez herhalde. Kısacası, önce biz yazarlar olarak ne yapabileceğimizi bir görelim, sonrası iyi veya kötü, şartlara göre belli olacaktır.

  • Kendi yayıncılık faaliyetini yapan bağımsız derneklerin olduğunu biliyoruz. Örneğin kitap basıyor, yayın çıkarıyor ve etkinlikler düzenliyorlar. Sizin de buna benzer fikirleriniz var mı?

Geçtiğimiz Haziran ayında otuz kadar üyeyle (halen elli altı üyemiz var) ilk defa toplandığımızda yukarıda bahsettiğim dernekleşmeden vazgeçmek dâhil, konuşuldu bu konular. Yayıncılığı şimdilik düşünmüyoruz. Etkinlik kapsamında sayılabilecek diğer çalışmaları yapmaya niyetliyiz. Halen üyelerimizin lütfuyla editörlüğünü üstlendiğim bir öykü derlemesi üzerinde çalışıyoruz. İlgilenen yayıncılar var; tamamlandığında basılacağını umuyoruz. Diğer etkinlikler, henüz fikir aşamasında. Olgunlaştıkça, bir yere vardıkça elimizden geldiğince duyuracağız.

  • Peki, polisiye alanına ya da tarihine dair akademik çalışmalar yapmayı da düşünüyor musunuz?

Üyelerimiz arasında akademisyenler, polisiye kurgu değil, araştırma/inceleme yazanlar mevcut. Bu konuda onların öncülüğüne bakmak durumundayız. Ortak bir çalışma ileride olabilir elbette.

  • Türkiye Polisiye Yazarları Birliği, uluslararası polisiye birlikleri ve yazarları ile nasıl ilişkiler kuracak? Dünya, Türkiye polisiyesini nasıl görüyor sizce?

Başlangıçta şahsi ilişkilerimizden faydalanacağız. Amerikalıların birliği MWA ve İngilizlerin CWA’sinin üyeleri arasında tanıdıklarımız var. Üyemiz Elçin Poyrazlar, CWA’e kabul edilen ilk Türkiyeli yazardır. Onun yanı sıra yurt dışında yaşayan, ilişkileri olan üyelerimiz var. Kurumsal düzeyin yanı sıra kitapları yurt dışında basılmış üyelerimizin kişisel ilişkilerinden de faydalanacağız. Ayrıca Türkiye’de yaşayan Yunan yazar Vassilis Danellis, konuk üyemiz; Yunanistan ve diğer Balkan ülkelerinin polisiye yazar birlikleriyle bağlantımızı sağlayacak. Yunan polisiyesinin en önemli yazarlarından Petros Markaris, birliğimize “konuk onur üyesi” olmayı kabul etti. Dışarısıyla ilişkimiz, en azından başlangıç için umut verici. Dünya’nın Türkiye polisiyesine dair görüşüyse gerek şahsen konuştuğum, gerek diğer meslektaşlarımın anlattıklarından çıkardığım kadarıyla tek: Dünya neler yazdığımızı “merak ediyor.” Maalesef çoğumuz şimdiye dek yurt dışında yayınlanma şansı bulamadı. Birliğimizin amaçlarından biri de bu yaraya merhem olmaya çalışmak zaten.

  • Biraz da edebiyat konuşalım… Türkiye siyasi atmosferi nedeniyle oldukça karmaşık ve çalkantılı bir coğrafya. Bu nedenle de polisiye kurguya oldukça müsait bir ülkede yaşıyoruz. Bu anlamda Türkiye’deki polisiye eserleri yurtdışındaki eserlerle karşılaştırmanızı istesek.

Polisiye edebiyat üzerinde, başta “hafif”, “çerezlik”, “havuz başında okumalık”, “kafa dağıtmalık” türü, maalesef yerleşmiş birçok yanlış algı var. Polisiye (aynısı bilimkurgu için de geçerli) hafif falan değil, bilakis son derece “ağır” bir edebiyat türüdür. Tanımının getirdiği gerekliliklerden dolayı hakkıyla yazması gerçekten zordur. “Büyük” sayabileceğimiz yazarlar arasında polisiye yazmayı deneyip pes edenler, mesela filozof Soren Kierkegaard, mevcuttur. Polisiye edebiyat, psikolojiden toplumsal eleştiriye, aşktan komediye, akla gelebilecek, edebiyat eserlerinde işlenebilecek ve işlenen tüm unsurları barındırır. Ayna tutmaksa af buyurun, aynanın kralını tutar. Gene “hafif” bellenen bilimkurgu ve fantastik edebiyat kolları da böyledir; hatta bilimkurgu tüm bunların üzerine “gelecek görüşü” koyarak “uyarı” işlevi de görür. Ülkemizin halinin polisiyeye müsait oluşu da bir başka yanılgı: Refah, demokrasi, vesaire diye başlayıp sayılabilecek, uygarlığa yönelik hasetlerimizin hemen hepsine sahip İskandinav ülkelerinden çıkan polisiyelere bakmak bile tek başına yanılgıyı görmeye yeterli. Şartlar bir takım farklılıkları yaratsa bile sonuçta insan, her yerde insandır. Dolayısıyla şeklen farklılaşsa bile suç, her yerde suçtur ve her yerde vardır. Polisiye, hayır, sanatın herhangi bir türü, güzellik bakanın gözündedir deyişi misali, yapıldığı yerin şartlarıyla evet ama esasen sanatçının kendisiyle bağlantılıdır. Bu anlamda ve bakımdan Türkiye polisiyesinin özünde herhangi bir ülkenin polisiyesinden farkı temelde nicelikseldir. Nicelik anlamında üretimin “Batı” şemsiyesi altında sayılabilecek ülkelerde ileri oluşu, tümüyle o ülkelerin uygarlık, refah, gelişmişlik seviyeleriyle bağlantılı. Nitelik yahut kalite açısından varmış gibi görünen farklar aslında fazla değil ve tümüyle şartlara dayanıyor. “Batı” harici ülkelerin polisiye edebiyatlarına baktığımızda, daha düşük refah, demokrasi ve gelişmişlik seviyesinin getirdiği türlü sıkıntı yüzünden siyasi ağırlık görürüz ki bunun için oralara bakmaya bile gerek yok. Sosyal medyada günde kaç defa “Ya onlar nelerle uğraşıyor, neyi dert ediyor, bir de bize bak” yollu hayıflanma gördüğünüzü hatırlamanız yeter. Kısacası dışarısı deyince, “Batı”yı kastediyorsak fark bu. Özde nitelik açısından önemsenecek farklar yok; coğrafya ve diğer nedenlerden kaynaklanan “tat” farkları var, o kadar.

  • Polisiyenin sinema-televizyon ve diğer dijital alanlarda oldukça popüler hale gelmesi, yayıncılık faaliyetlerinde yaşanan maddi zorluklar vb. faktörler basılı yayınları nasıl etkiliyor? Buraya olan ilgiyi nasıl analiz ediyorsunuz? Polisiye yazarlarının bu konudaki fikri nedir?

Polisiye, özellikle az evvel saydığım içerik yoğunluğunun üzerine “macera” hissini ve içimizdeki, suç demeyelim, “yaramazlık” dürtüsünü vicdan azabı çekmeden yaşamamızı sağlaması nedeniyle (bir çeşit arena duygusu belki) dünyanın en gözde sanatsal ürünlerinden biri. Hemen her yerde, en azından belli bir seviyeye ulaşmış her ülkede kitap, TV-Sinema ve benzeri mecralarda tüketilen sanatsal çalışmaların üçte biri polisiye. Polisiye yazarı meslektaşlarım adına konuşmak haddime değil, dolayısıyla kişisel fikrimi söylemek durumundayım: Ülkemiz özelindeki zorlukların hepsinin altında elbette ülkemizin, kimi noktada “Neremiz doğru ki?” demeye vardıran, birbirine bağlı ve birbirini besleyen sorunlar yatıyor. Bu noktada sadece polisiye yazarlarının değil, aklı ve gönlü eren herkesin önünde “duvardaki bir tuğla” olmaktan, “sen yanmasan, ben yanmasam” demekten öte bir şey kalmıyor.

Gün Çağ Aydın
Takip için

Gün Çağ Aydın

1980 yılında Muğla'nın Yatağan ilçesinde doğdu.Anadolu Üniversitesi Fen Fakültesi İstatistik Bölümü mezunudur. 2004 yılından bu yana grafik tasarımcılık yapmaktadır.
Çeşitli siyasi gazete ve dergilerde köşe yazarlığı yaptı.
KitapEki'nde yayın yönetmenliği görevinde bulunmaktadır.
Gün Çağ Aydın
Takip için

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *