Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Anıl Can Uğuz: “Hiç kimse hiçbir zaman kendisi değildir”

0

Anıl Can Uğuz: “Farklı öykülerdeki aynı karakterleri bilerek anlattım; çünkü bu yazılanların tek kişinin elinden mi çıktığı sorusunu sordurmak istedim okuyucuya.”

Anıl Can Uğuz’un ilk romanı Kalbimde Çivilerle Uyumuş Gibiyim, çocukluğunu babasız geçirmiş, dedesinin evinde, annesinin mutsuzluğuyla sığıntı gibi büyümüş Mahir Küçük’ün sarsıcı hikâyesini anlatıyor. DEX’ten yayınlanan kitap aynı zamanda varoluşsal bir isyan, edebiyatımızın heyecan veren yeni yazarı Uğuz ile tanışmak için çok iyi bir fırsat.

  • Anıl Can Uğuz kimdir, neler yapar?

Yeni mezun olmuş bir edebiyat öğretmeniyim. 25 yaşımdayım. İzmir’de ailemle yaşıyorum. Şu sıralar çok boş vaktim var. Bu boş vakti sürekli kitap okuyarak ve bir şeyler yazarak geçiriyorum. Bir şeyler yazmaya şiirle başladığım için, roman tekniği konusunda öğrenmem gereken daha çok şey var. Aynı zamanda sinema ile de ilgileniyorum. Birçok kısa filmim var. Yazıp yönetiyorum. Anları yazıyla ve görüntüyle dondurmaya çalışıyorum aslında. Şu anki boşluğumda da kendimi romana yoğunlaştırıyorum. Hem okuyup hem yazarak…

KitapEki
KitapEki
  • Kalbimde Çivilerle Uyumuş Gibiyim’i bir cümleyle nasıl anlatırsınız?

Tolstoy’a Anna Karenina’da ne anlattınız diye sorduklarında, bunun için size Anna Karenina’yı baştan sonra okumam gerekir, diye cevap vermiş. Ben tabi ki bu kadar iddialı bir cümle kurmak istemem; fakat illa ki tek cümleye indirgemem gerekiyorsa, bu cümle, “Hiç kimse hiçbir zaman tamamen kendisi değildir.” olur.

  • Sanırız ilk kitabınız ama edebiyatımıza unutmayacağımız bir karakter hediye ettiğiniz yazılmış arka kapakta. Ne dersiniz bu konuda?

Evet, yazdığım değil; fakat yayımlanacak olan ilk romanım. Mahir, İngilizcede “freak” diye tabir edilen ucube, hilkat garibesi bir tip. Böyle insanların dışlanmışlıkları beni çok etkiliyor. Ama Mahir bu dışlanmışlığın içinde gizli kibirler büyüttüğü ve aslında her şeyin farkında olduğu için, diğer “öteki”lerden biraz farklı. Hem herkes gibi, hem değil. Siyah ya da beyaz değil örneğin; gri. İnsan, arada kalmış bir varlıktır. Bu yüzden herkes Mahir’de kendinden bir şeyler bulacağı ve onu içselleştireceği için, arka kapaktaki cümleye ben de katılıyorum.

  • Kitabınız aslında genç bir çocuğun üstünden alegorik bir şekilde, ülkemizin mutsuzluk hikayesi olarak da okunabilir sanki?

Ülkemiz gençliğinin mutsuz olduğu yadsınamaz bir gerçek. Mahir, toplumun hayat diye empoze ettiği klişeleri henüz yaşamadığı halde, hayat ile ilgili detayları çoktan yakalayabildiği için -Sartre, benim en büyük şansım babamın olmayışıydı, der. Belki de Mahir’in detayları yakalayabilme şansı de buradan kaynaklanmakta- mutsuz olmaktan başka yapabileceği bir şey yok. Çünkü fark etmek insanı mutsuz eder. Akıl, mutsuzluğun temelidir. Bu mutsuzluğu alegorik olarak anlatma gibi bir çaba içersine girmedim hiç; fakat öyle bir okuma da yapılabileceği için burada Edip Cansever’i de anmadan geçemeyeceğim: Gülmek, bir halk gülüyorsa gülmektir, ne kadar benziyoruz Türkiye’ye…

  • Bu kitapla okurda en çok hangi soruları, yüzleşmeleri ya da düşünceleri uyandırmak istersiniz?

Yazmaya başlamadan önce aklımdaki ilk soru “İnsan gerçekten kendisi midir?” sorusuydu. Ama yazdıkça bunun bir baba-oğul öyküsü olduğunu daha net anladım. Böyle olunca sorular çoğaldı tabii. Herkesin bencilliği girdi işin içine sonra. Sakladığımız kişilikler girdi. İnsan olmak bunu gerektirir çünkü. İçinin her noktası herkes tarafından bilindiği halde hala insan içine çıkabilecek kadar saf biri varsa, ben ona insan demem. Ne derim bilmiyorum; ama insan demem. Bırakın içinin tamamını, ufacık bir noktası bile herkes tarafından bilinse, çoğu insan intiharın eşiğine gelir. Birazcık Dostoyevski okuyan herkes bilir bunu.

  • Anlatıcın kahraman Mahir ve yazar Anıl arasında gidip geliyor; hikayen gerçek ile gerçek-dışı arasında; karakterlerin nefretle sevgiyi aynı anda yaşıyor; zaman aynı şekilde iç içe ileri geri oynuyor. Neden?

Teknik olarak açıklamak gerekirse, bu postmodern bir yöntem. Roman, gerçekleri yalanmış; yalanları da gerçekmiş gibi anlatabilme sanatıdır belki de. Okuyucuyla bir oyun oynamak için yaptım ben de bunu. Kitaptaki Mahir mi benim yoksa Anıl mı? Düşünceli ve sabırlı okuyuculara bırakıyorum işin burasını. Zaten romanın çoğu yerinde bu bir romandır uyarısı var. Hikaye en canlı biçimde ilerlerken, bir dakika dedim okuyucuya, bu bir roman, gerçekmiş gibi düşünme. Bunun bir roman olduğunu söyledikten sonra da gerçeğe tekrar giriş yaptım. Arada kalalım istedim: Başımızı yastığa koyunca da düşünelim. Orhan Pamuk’un profesör arkadaşının, Masumiyet Müzesi’nde bahsedilen evin önüne gelince durup Pamuk’un oraya girmesini beklemesi gibi. Anna Karenina’ya Levin olarak kendini yerleştiren Tolstoy gibi. Heba’da karakterin koşup yanına gittiği Hasan Ali gibi…

Romandaki zamana gelecek olursak: Genel çerçevede zaman yaklaşık 9 saatlik bir süre. Mahir’in sabah uyanıp okula gitmesiyle başlayan zaman, eve dönmesiyle son buluyor; fakat öykülerde geri dönüşler bolca mevcut. Bu da Mahir’in çocukluğuna inme merakım yüzünden aslında. Galiba bu kitap benim Mahir’e yaptığım bir psikanaliz, belki de kendime…

  • Bazı farklı karakterlerin adı aynı, mesela Meryem, sanırım 3-4 farklı karakterin adı. Bu bana çok ilginç geldi, neden böyle bir şey yaptın?

Bunu da tamamen bilinçli yaptım. Farklı öykülerdeki aynı karakterleri bilerek anlattım; çünkü bu yazılanların tek kişinin elinden mi çıktığı sorusunu sordurmak istedim okuyucuya. Aynı insanı birbirinden çok bağımsız kişiler aynı şekilde fakat farklı zamanlarda tanıyorlarsa, bu bir çelişkidir; ama romanın kalbinde bu çelişki yatar; çünkü romanlar ikinci hayatlardır. Metinlerarasılık çok hoşuma gidiyor bir de. Başka kitaplara gönderme yapmadan kendi hikayelerim arasında metinlerarasılık tekniğini kullanmak çok cazip geldi bana.

  • Kimler sizi etkiledi yerli ve yabancı edebiyatta?

Yerli edebiyatta beni en çok etkileyen isim şüphesiz Orhan Pamuk’tur. Pamuk’u okumaya başladıktan sonra bir şeyler yazma şevki uyandı içimde. Önemsiz şeyler de anlatmaya değer olabilir, dedim içimden. Sonra Hasan Ali Toptaş. Orhan Pamuk’un yapay dünyasının karşısına Hasan Ali’nin doğallığı dikildi fikir dünyamda. İkisinin aynı anda olabileceğini keşfettim sonra ve öyle şeyler yazmak istedim hep. Yabancı edebiyatta en başta Dostoyevski var. Dostoyevski bana, insanın illa ki eşya ile bir ilişki içinde bulunması gerekmediğini öğretti. Bomboş odalarda da insan sadece düşünerek var olabilir örneğin. İnsan sadece kelimelerle yaşayabilir. Diğer yandan Tolstoy, kelimelerle görüntülerin nasıl ortaya çıkarılabileceğini gösterdi bana. Yine iki çelişki; ama ben yine ikisinin aynı anda gerçekleştiği bir şeyler yazabileceğimi gördüm. Tüm bu etkilenmelerin içinden kendimi sıyırarak kendi sesimi bulmaya uğraştım ve şu an o sese yavaş yavaş yaklaştığımı hissediyorum.

  • Anıl Can Uğuz şimdi neler yazmayı hayal ediyor ya da yazıyor?

Üçüncü romanı yazıyorum şu anda. Aynı zamanda şiire de devam. Üçüncü romanda kardeşi kaybolan bir ağabeyin, İstanbul’da kardeşini aramasını anlatırken bir yandan da Doğu- Batı kavramlarını tartışmak istiyorum. Aklımda bir de yavaş yavaş hafızasını kaybeden orta sınıf bir ailenin hikayesi var. Ona da en yakın zamanda başlamak istiyorum.

  • Kalbimde Çivilerle Uyumuş Gibiyim
  • Yazar: Anıl Can Uğuz
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: Eylül 2018
  • Sayfa Sayısı: 192 Sayfa
  • Yayınevi: DEX

Tempus

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *