Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Annemin Kuşları

0

Kısa zamanda sessiz sedasız sekiz baskı yaparak on binlerce çocuğa ulaşan Tunç Kurt’un Annemin Kuşları öykülerden oluşuyor.  8–10 yaş için keyifli okumalar vaat ediyor.    

Bence en güzel çocuk kitapları, anne baba ve çocuğun birlikte okuyup ayrı ayrı keyif aldıklarıdır. Tunç Kurt’un Annemin Kuşları da böyle kitaplardan. Kızım Nehir’in okulunda serbest okuma saati için seçilen kitapları incelerken Annemin Kuşları sade kapağındaki şirin kuşlarıyla dikkatimi çekti. Sayfalarını karıştırmaya başladım. İlk öykü Pohpoh Perisi’nin ismi ilginç geldi. ‘Ne anlatıyor acaba?’ diye düşünerek birkaç satır okuyunca kendimi bir anda kızımın sevdiği gruplardan One Direction’ın da dâhil olduğu bir maceranın içinde buldum, kaptırıp öyküyü bir solukta bitiriverdim.

KitapEki
KitapEki

Evin tek çocuğu Nil’in saltanatı kardeşi Lal doğduğundan beri sona ermiştir. Anne babasının ilgisini kaybetmesi yetmezmiş gibi sürekli ağlayıp, poh poh bekleyen ‘küçük cadı’ yüzünden ders bile çalışamıyordur. Annesiyle babası bir yakınlarını ziyaret etmek üzere hastaneye gidince, iki kardeş baş başa kalır. Nil, Lal’i bacaklarının üzerinde sallarken  onun da gözkapakları ağırlaşır ve ikisi de uyumaya başlar. Bir süre sonra Nil, çalan telefona uyanır. Telefondaki ses kardeşini kaçırmıştır ve 1 saat sonra 10 milyon dolarla Beşiktaş İskelesi’nde olmasını istemektedir. Oysaki Nil henüz 12 yaşındadır ve haftalığı ise sadece 50 liradır. Nil kardeşini fidyecilerden kurtarmak için tehlikeye atılmaktan bir an bile çekinmez. Öykünün devamında karşımıza, Harry, Liam, Zayn, Louis ve Niall’den oluşan kadrosuyla One Direction, ‘de’ ve ‘ki’lerin birleşik yazılmasından muzdarip Türkçe öğretmeni, Alacakaranlık Kuşağı’ndan fırlamış Vampir Edward Cullen çıkar. Bunca maceranın arasında, cümleden çıkarttığımızda anlamı değiştirmeyen ‘de’nin, bağlaç olan ‘ki’nin ayrı yazıldığını, ‘şey’in ise her zaman ayrı yazıldığını da fark etmeden öğreniriz. Tabii bir de kardeşler arasında ufak kıskançlıklar olsa da, aralarındaki sevginin her şeyin üstesinden gelecek kadar büyük olduğunun farkına varırız.

Nehir tek çocuk olduğu için saltanatında sarsıntı yok. Kardeşi doğan arkadaşlarıysa zaman zaman kıskançlık krizlerine kapılabiliyorlar. Ama bu öyküyü okuduktan sonra hepsinin kardeşlerinin yanına gidip, güldürmek için tuhaf sesler çıkartacaklarından, yumuk ellerini öpeceklerinden adım gibi eminim. Pohpoh Perisi’yle çocukluğuma gitmişken, karşıma çıkan Tornet öyküsüyle, o güzel ülkede biraz daha kalmaya karar verdim. Çocukken ben de tornete binmiş, cicoz oynamış, zorbalardan defalarca dayak yemiş ama gene de karşılarına dikilmekten çekinmemiştim.

Aliş, yedi yaşında, kamyoncu babasını -başka şehirlerarasında yük taşıdığı için- uzun zamandır göremiyor, futboldan pek anlamıyor, kale ise en yeteneksiz olduğu yer, miskette iyi ama onda da kazandıklarının tamamını Zorba Hilmi’ye kaptırıyor, tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de sabahları yatağını ıslatmış olarak kalkıyor. Aliş’in üç dileği var: Hilmi’ye gününü göstermek, sabahları uyanınca doktorun verdiği çizelgeye bulut yerine sapsarı güneş çizebilmek, bir de babasına kavuşmak. Mahallenin geleneksel tornet yarışmasını kazanabilirse, sanki tüm istedikleri olacak ama önünde kocaman bir engel var; mahallenin en hızlısı Zorba Hilmi. Aliş günlerce uğraşıp kendine yepyeni bir tornet yapıyor. Diğer çocuklarınkinden farklı olduğu için ilk başta alay edilse de, yarış başlayınca Aliş geliştirdiği teknik sayesinde hepsini geçip, birinci oluyor. Sonuca sinirlenen Hilmi bir kez daha zorbalık yapmaya kalktığında, bu sefer mahallenin tüm çocuklarını birleşmiş olarak karşısında bulunca ağlayarak kaçıyor. Özgüveni yerine gelen Aliş, sabah uyandığında yatağında bulut yerine kocaman bir güneş buluyor. Çizelgesini annesine göstermek için seslendiğinde karşısında babasını görüyor. Bu öyküde çocuklar, bir yandan Aliş’in karşısına çıkan güçlükleri okurken, bir yandan da zorbalığa karşı mücadelenin birlik olmaktan geçtiğini, bir amaç için yılmadan çalışmaları gerektiğini öğrenir.

Bu müthiş öykünün etkisi kaybolmasın diye kitabı ve gözlerimi kapattım. Çocukluğumu düşünmeye başladım. Çocukluğuma dair en güzel anılarım, dedemle denize açılmamız, çıktığımız balık avları, tosbağaları gözlememiz ve yunuslarla yarışmamızdı. Gözlerimi açıp Derin Suların Uzağında ile karşılaşınca ilk başta sevindim ama parklara kapatılan yunusların acıklı öyküsünü okuyunca çok üzüldüm. Bir arkadaşımdan duymuştum, yunuslar memeli olduğu, doğurduğu ve insanlar gibi göbek delikleri olduğu halde onlara ısrarla ‘balık’ denmesinin arkasında, yunus avcılığına izin verilmesi için lobi faaliyetlerinin yattığını. Öyküde de insanları eğlendirmek için havuzlara kapatılan yunusların yüzlerine bakıp onların güldüğünü zannedenlerin ne kadar yanıldıkları anlatılıyor. Kızımla ben, deniz kenarında oturup, özgürce yüzen yunusların suya dalış çıkışlarıyla keyiflenmek varken, esirliklerine bakarak eğlenmeyi zaten doğru bulmuyoruz. Bu öyküyü okuyan diğer çocukların da yunus parklarına gitmeyeceğini ve müşterisiz kalan bu hapishanelerin de suçsuz yunusları özgür bırakacağını umut ediyorum.

Esir alınan yunuslar, kirlenen denizler, kesilen ormanlar, hızla betonlaşan ülkemiz ve tükettiğimiz dünya için üzüntüyle içimi çektim. Teselliyi gene kitapların iyileştirici kollarında buldum. Sonraki öykü N10H9 Macerası’nı modern bir Mark Twain öyküsü olarak okumak mümkün. Sömürgeciliği, ırk düşmanlığını, kazanç hırsını sert dille eleştiren yazılar yazan Amerikalı yazar Mark Twain’in kahramanları; Tom Sawyer ve Huckleyberry Finn pek çok çocuk gibi benim de en sevdiğim kahramanlarımdı. Belli ki Tunç Kurt da onları unutamamış ve öyküsüyle Mark Twain’e olan sevgisini göstermiş. Öykü iki katmanlı ilerliyor, bir yanda Sawyer’la Finn İstanbul’u tehdit eden acayip isimli grip virüslerinin en korkuncu N10H9’dan insanları kurtarmaya çalışırken, diğer yanda aileleri, kaybolan Arda ile Serkan’ı arıyor. Dünyayı ele geçirmek isteyen kötü niyetli kişiler, laboratuarlarda ürettikleri N10H9 virüsüyle bir salgın başlatırlar. Devlet ise sokağa çıkma yasağı ilan ederek, virüsün yayılmasını engellemeye çalışır ama tedavi edecek formülü henüz bulamamıştır. Arda ile Serkan’ı hiçbir yerde bulamayan aileleri en sonunda karakola kayıp başvurusunda bulunmuştur. Bizim Sawyer’la Finn, Profesör Mogli’den aldıkları formülü peşlerine düşen kötü adamları ve sokağa çıkanları karantinaya kapatan bekçileri atlatarak, harıl harıl tedavi yöntemleri arayan bilim insanlarına ulaştırabilecek mi? Arda ile Serkan’ın okudukları kitaplardan bir ipucu elde etmeye çalışan aileleri çocuklarına kavuşabilecek mi? Hepsinin cevabı ve çocuklar arasındaki ilişkinin sırrı, öykünün sonunda ortaya çıkıyor.

N10H9 Macerası’nı bitirince ben de çocukluk hatıralarıma gittim. Perili eve girme planlarımız, hurda arabalarla yaptığımız yarışlarımız, evimizin arkasındaki ağaçlıkta vahşi orman maceraları yaşamamız, oyuna dalıp eve geç kalmalarım ve annemin her seferinde yaptığım yaramazlıkları anlayıp, sıkı nasihatler çekmesi… ‘Ya, gerçekten annem her seferinde yaptığım yaramazlıkları nasıl anlardı?’ Sorduğum zaman da, “Anneler bilir. Kuşlar söyledi,” derdi. Çocukken ne çekmiştim, Annemin Kuşları’ndan. Öykünün kahramanı adaşım da kuşlardan yana dertli. Kuşlar tüm yalanlarını annesinin kulağına fısıldıyor. Fırat, ilk başta bu işe çok bozuluyor ama kuşların yetiştireceğini bildiğinden annesine yalan söylemekten yavaş yavaş vazgeçiyor. Doğruları anlattığı zaman annesi onu cezalandırmadığı gibi anlayışla karşılıyor. Gene de Fırat içten içe yalanı özlüyor ama annesinin doğum günü hediyesi olarak aldığı iki muhabbet kuşunu görünce, bir daha yalan söylememeye söz veriyor. Son öykü de bitirince, yüzümde bir tebessümle kitabı kapattım. ‘Ya,’ diye içimden geçirdim, ‘tamam artık büyüdüğüm için annemin kuşları olmadığını biliyorum ama annem yaptığım tüm yaramazlıkları nasıl olup da anlardı?’

Yazar Tunç Kurt, Türkçe öğretmeni olması sebebiyle edebiyatı iyi biliyor, öğretmen olması sebebiyle de çocukları yakından tanıyor; bunlardan dolayı ortaya çok iyi bir çocuk edebiyatı eseri çıkıyor.  Bu kitapla çocuklar; bir yandan kendi yaşlarındaki kahramanlarla birlikte maceraya atılırken bir yandan da kardeş sevgisini, güçlüklerden yılmamayı, doğayı korumamız gerektiğini, bir amaç için mücadele etmeyi, doğruları söylemenin güzelliğini öğrenecekler. İyi kitaplar böyledir; size parmağını sallayarak bir şeyler öğretmez, siz farkında olmadan ondan bir şeyler kaparsınız. Bu kitaptan çok şey öğrendim ama annemin yaramazlıklarımı nasıl olup da bildiğini hâlâ aklım almıyor, iyisi mi annemi arayayım da şu kuş mevzuuna artık bir açıklık getirteyim.

  • Annemin Kuşları
  • Yazar: Tunç Kurt
  • Türü: Çocuk Öyküleri
  • Baskı Yılı: 2016
  • Sayfa Sayısı: 80 Sayfa
  • Yayınevi: Hayal Yayınları

* Bu yazı daha önce kısaltılmış olarak Evrensel gazetesinin 05/12/2014 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Mehmet Fırat Pürselim

Mehmet Fırat Pürselim

1975 yılında Antalya'da doğdu. Üsküdar Anadolu Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Halen serbest avukatlık yapmaktadır.

İlk kitabı Hayat Apartımanı, 2012 Naim Tirali Öykü Ödülü’ne layık görüldü. Çocuklar için hazırladığı Doğa Öyküleri serisinin ilk kitabı Flamingo Çocuk 2013 Mayıs ayında çocuklarla buluştu. İlk romanı Emanetimdeki Hayatlar 2014 yılı Haziran ayında yayınlandı.

BirGün Kitap, Sol Kitap, Evrensel Gazetesi, BirGün Gazetesi, Yeşil Gazete ve çeşitli dergilerde kitap incelemelerine ve edebiyata ilişkin yazıları yayınlandı. Uzman Tv’de kitap tanıtımı programları yaptı.

Fotoğraf: Bora Elber
Mehmet Fırat Pürselim

Latest posts by Mehmet Fırat Pürselim (see all)

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *