Aylak Köpek; Bütün sorunların içerisinde en büyüğü insanlarla uğraşmak!

0

Bu kitaptaki tüm öykülerde göze çarpan en önemli kelime; “ölüm” kelimesidir. Dikkatli okuyan her okur bu yedi öyküde ölümün ayak seslerini duyabilir.

Kafka’nın şu meşhur sözünü hemen hemen hepimiz biliriz; “Edebiyat içimizdeki donmuş denizin buzullarını kıracak bir baltadır.” Bu söz, bu sıkıntılı zamanlarda edebiyatın insanın yaşamındaki yerini -ya da olması gereken yerini demem daha doğru olacak- bir kere daha bizlere hatırlatıyor. Hengameler, stresler, sıkıntılar, kaygılar, ölümler, acılar hayatımız boyunca bizlere eşlik edeceğini biliyoruz. Bütün bunlar, kısa hayatımızı elle geçirecek zehirlerdir, bu zehrin panzehiri ise şüphesiz; kelimelerdir, cümlelerdir, kitaptır, edebiyattır. Her gün okuyan bir insan için çok kısa bir süreliğine de olsa edebiyattan, kitaptan uzaklaşmak demek; tüm zamanının sıkıntıyla geçmesi demek, yaptığı hiçbir işte memnun olmamak, yediğinden içtiğinden tat alamamak demek… Özellikle bu eksikliği çok severek okuduğunuz bir yazarın uzun süre eserlerinden uzak durdurduğunuz zaman daha çok hissedersiniz. Eline herhangi bir eserini alıp okuduğunuzda vücudunuzdaki zehirden, günlük hengamelerden, sıkıntılardan kurtulmuş olursunuz. Bu tüm okurlar için geçerli değil elbette, çünkü tüm okurlardan aynı kalitede kitap okumasını ve aynı lezzeti almasını bekleyemeyiz. Joseph Conrad’in şu sözü aslında kitapların ve edebiyatın hayatımızdaki önemini en güzel şekilde açıklıyor; “ Emin olun kitap okumayı bırakmak, eski ve sağlam bir dostluğun sığınağından ayrılmak gibidir”.

Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek

Bu sıkıntılı zamanda benim sığınağım yine Sadık Hidayet oldu. İranlı yazarı çoğumuz “Kör Baykuş” kitabından biliriz. Yeri gelmişken ufak bir konuya da değinip geçelim. Konu şu ki; bir yazarı sadece bir eseriyle tanımak bir yazara yapılacak en büyük kötülüktür. Hem yazar için hem de diğer yapıtları için. Örneğin Marquez’i “Yüzyıllık Yalnızlık “, James Joyce’i “ Dublinler”, İhsan Oktay Anar’ı “Puslu Kıtalar Atlası”, Sabahattin Ali’yi “Kürk Mantolu Madonna” kitapları ile sınırlandırmak gibi. Buna binlerce örnek verilebilir. Sadık Hidayet’in bugüne kadar sadece “ Kör Baykuş” kitabını okuyanlar, diğer kitaplarına bakmayanlar bir gün eline farklı bir eserini alıp okuduğunda ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır. Bu eserlerden biri de bu yazının ana konusu olan; yazarın öykü kitabı “Aylak Köpek”tir. İçinde toplam yedi adet öykü mevcut. Kitap, isim olarak konulan “Aylak Köpek” hikayesi ile başlar.

Sadık Hidayet’in öykülerinde olağan dışı şeyler beklemek okuyucuyu şaşırtmayabilir. Sadık okurlar, yazarın tarzına, düşüncesine ve bu düşünceyle şekillenen yapıtlarında neyle karşılaşacağını az çok biliyor. Ruhsal bunalımlar, melankolik ruh içerisinde dille getirilen fikirler, varoluşsal sıkıntılar ve kültlük yazarın romanlarının ana omurgasını oluşturuyor. Bunların üstüne fantastik öyküler kaleme alması, okurlardan hem özümsemek ister hem de cesaret, yazar içinde aynı durum geçerli… Yazar bu kitabında bu cesareti gösterebilmiş. Örneğin; “Kerec Don Juanı” hikayesinde, kadının iktidarlığını, erkeğin kurnazlığını buna ek saflığını, “Çıkmaz” da arkadaşlık kavramını, ruhsal sıkıntıların bireyin üzerindeki etkisini ve kaderin tesadüflere gebeliğini, “Katya” da aşkı ve hislerin ihtirasını, “Karanlık Oda” da sorgunun altında gerçekleri, insanlara açıkça mesaj iletme kaygısı ve müthiş bir diyalogla iletişiminin gücünü sıradan konular ve anlatılar olarak karşılansa da “Taht-ı Ebu Nasr” öyküsünde sürrealizmi ve fantastikliği işlemek kitabın içinde mükemmel bir cesaret örneğidir. Ve bugüne kadar belki de yazılan en güzel öykülerden biridir. Bu öyküyü okuduktan sonra aklınıza gelecek ilk isim Edgar Allan Poe  olacaktır.

Burada özellikle iki öykü üzerinde durmak istiyorum. İlki, ilk öykü olan “Aylak Köpek”, ikincisi ise “Taht-ı Ebu Nasr”… Yukarıda da belirttiğim gibi “Taht-ı Ebu Nasr” bir fantastik öykü olmakla beraber içinden somut imgeler ve reel kavramlardan beslenerek, diğerlerine nazaran daha aksiyonlu ve daha derinlikli bir niteliğe sahip. Bunu hem somut kavramlar üzerinde reel olarak hem de işlediği konu itibariyle sürrealist fikirlerin devamı olarak görebiliriz.

Arkeoloji ve ölü diller uzmanı Doktor Warner ve iki arkadaşı; Gorest ve Freeman Taht-ı Ebu Nasr tepesinde kazı çalışmalarını yaparlar. İlk başlarda her şey normal gibi görünse de sonrada aslında normal olan her şeyde bir anormallik başlar. Bunun başlangıcı da Simuye’nin lahdinin bulunmasıdır. Simuye mumyalanmış şekilde lahitte duruyor. Kazı ekibi daha önce yapılan kazılarda rastlanan tünelde bir varağın içinde Pehlev dilliyle yazılmış bir vasiyetname buluyorlar. Bu vasiyetnamede Simuye’nin neden mumyalaştırıldığı ayrıntısıyla anlatılır. Temel neden Simuye’nin çocuğunun olmadığı için eski eşini terk edip Horşid diye çok güzel bir kadına aşık olmasıdır. Eski eşi bir büyücüden yardım alarak kocasını yalancı ölümle cezalandırır ve onu geri diriltecek tılsımı da vasiyetnameye yazar. Doktor Warner tüm bu sırları çözerken Gorest akşam eğlencesi için üç kadın ayarlar ve bunların içinde Simuye’inin aşık olduğu Horşid’e çok benzeyen bir kadında bulunuyor -hikayenin burasına kadar soluksuz okuyabileceğiniz diyaloglar ve ayrıntılar olduğunu da eklemekte fayda var- öykü Warner’in tılsımı çözüp Simuye’nin dirilmesi ve Gorest’in getirdiği üç kadından Horşid’e- kadının gerçek ismi de Horşid olduğunu belirtelim- benzeyenin yakasına yapışıp orada küller haline dönmesiyle sonların. Tabi bu sonlama biraz trajik bir şekilde bitmesi okuyucuyu sarsabiliyor. Öykü kitabının içindeki tüm tılsımlar bu sonda saklı olduğunu ve tüm öykülere egemen olduğu da muhakkak. Yazarın en uzun öyküsü olmakla beraber yazarın daha önceki yazdığı tüm öykülerinden daha canlı ve tempolu olduğunu söyleyebilirim.

“Aylak Köpek” hikayesinde ise; Pat adında bir köpeğin sahibinin elinden kaçıp bir dişi köpeğin peşine takılması ve sonrada yaşadıklarını, insanların Pat’a karşı davranışlarını ve Pat’ın acı dolu sonunu, sade bir dille ve ağır bir tempo içerisinde anlatmaktadır. Belki de ilk defa bir köpekle empati yapacaksınız. İhanetti, şehvetti, sadakati bir köpeğin yaşadıklarıyla, bu derece ustalıkla işlemek Sadık Hidayet gibi usta kalemlerin işi olsa gerek. Bir daha belirtmekte fayda var; yazarın tüm metinlerinde olduğu gibi varoluşçuluktan kaynaklanan bulanımlar ve sorgulamalar bu hikayelerde de kendini gösteriyor. Özelikle “Çıkmaz” ve “Karanlık Oda” öykülerinde bunu açıkça görebiliyoruz. Tüm öykülerinde insanları taşlamaktan ve yermekten uzak durmasa da sonlarının kötü bitmesini tercihlere bağlamaması bir nebze de olsa insanlardan bağımsızlaştırıyor kitabı. Tabi arkasında soru işaretleri bırakarak.

Bu kitaptaki tüm öykülerde göze çarpan en önemli kelime; “ölüm” kelimesidir. Dikkatli okuyan her okur bu yedi öyküde ölümün ayak seslerini duyabilir. Ve açıkçası ürpermiyor da değil. Bunu ister yazarın ölüme bakışına bağlayın ister sadece bir kurgu diyin ama ben daha çok yazarın ölüme bakışına bağlıyorum, şu cümle de kanıtlar nitelikte; “Yaşam denilen şey aldatıcı bir aldatmadan başka bir şey değildi”. Aslında Sadık Hidayet tüm kitaplarında işlediği menhus kelimelerden biri… Yazıyı çokta uzatmadan ve son zamanlarda okuduğum en güzel öykü kitabı olduğunu belirterek, birkaç alıntıyla bittirelim.

“Allah rızası için dövüyorlardı. Mezhebin lanetlediği, yedi canlı, pis bir köpeğe eziyet etmek çok doğal geliyordu onlara.”

“Yaşam denilen şey aldatıcı bir aldatmadan başka bir şey değildi”

“Herkesin bildiği şeyler bir yerde yenilgiye uğruyorsa, bunların şüphe ve tebessümle karşılanması doğaldır”

“…Çünkü bugün insanoğlu kendini beğenmişliğiyle doğaya inanmaz olmuştur”

“Mağrur insan kendi bilgilerini belde sayıyor ve doğa olaylarının kendi formüllerine göre gerçekleşmesini istiyor”

“Ben hiçbir zaman başkasının zevkine ortak olmadım. Ya katı bir duygu, ya mutsuzluk duygusu engel oldu bana. Yaşam derdi, yaşam güçlüğü. Bütün sorunların içerisinde en büyüğü insanlarla uğraşmak. Kokuşmuş toplumun şeri, yiyecek giyecek belası, bunların hepsi, durmadan gerçek varlığımızın uyanmasına engel oluyorlar.”

  • Aylak Köpek
  • Yazar: Sadık Hidayet
  • Türü: Öykü
  • Basım Tarihi: 8. Baskı Şubat 2016
  • Sayfa sayısı: 84 Sayfa
  • Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları

 

Doğan Yalçın

Doğan Yalçın

1994 yılında Muş’ta doğdu. Iğdır Haydar Aliyev Fen lisesinden mezun oldu. Halen Afyon Kocatepe Üniversitesinde Biyomedikal üçüncü sınıf öğrencisi.
Doğan Yalçın kendisini şöyle anlatıyor; En büyük zaafım çok hayal kurmamdır diye düşünüyorum. Hem de imkansız türlerden.
Bazen; ”oğlum bir mühendis için bu hayaller biraz saçma değil mi?” diye sorduğum oluyor. Bazen de ‘’Edebiyata ve kitaba bu kadar önem ve zaman verdiğinden okulu bittiremeyeceksin’’ der durur şeytani tarafım. Nerden bilsin hayallerle yaşadığımı, hayallerimin de edebiyat ve kitapla yaşadığını.
En sancılı, sıkıntılı, yokluk zamanlarımda en büyük kahramanım hayallerimden kendime biçtiğim rollerdi.
Belki de bu da hayal kurmanın zaaf olduğunu sanmamın zaaflığıdır. Kim bilir…
Doğan Yalçın

Paylaş
Share On Facebook
Share On Twitter
Share On Google Plus
Share On Linkedin
Share On Pinterest
Share On Youtube
Contact us
Sapiens

Cevap Yazın