Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Aysel Sağır: “Toplumsal hafızanın kör kuyularına atıldılar”

0

“Metnin ana teması bellek. Bir de, toplumsal hafıza gibi çok güçlü bir ironisi var. Yaptıkları ölüm orucu sonucu hafızalarını yitirenlerle, toplumun hafızasızlığını çakıştıran bir ironi bu. Ana tema olarak altını çizdiğim, Kırgın Çocuklar Mevsimi’nin bu sorunsal üzerine otururarak, bir dönemi görünür kıldığıdır.”

Kırgın Çocuklar Mevsimi, Aysel Sağır’ın ilk kitabı değil ama ilk romanı… Aysel Sağır ile Türkiye tarihinin kara dönemlerinden biri olan Hayata Dönüş Operasyonu ekseninde yazdığı bu ilk romanı hakkında söyleştik.

KitapEki
KitapEki

Can Ahıskra: Hayata Dönüş Operasyonu, siyasi tutuklu ve hükümlülerinin tecrite ve F tipine karşı 20 Ekim 2000’de başlattıkları açlık grevi ve ölüm orucu direnişini kırmak için, şair, iyi insan, temiz siyasetçi Bülent Ecevit’in başbakanı olduğu DSP-MHP-ANAP koalisyonunun iktidarında 19 Aralık 2000 tarihinde, 20 cezaevine birden yapılan, 2’si asker 30’u tutuklu 32 kişinin ölümüyle sonuçlanan katliamı, gazeteci Suna’nın gözünden anlatıyorsun romanında… Yaralananlar, sakat kalanlar, hastalıklar, aklını kaçıranlar arasında…  Çok acı dolu, çok sert bir eksen bu… Hatırlamanın bile zor olduğu… Buna rağmen, açıkça sorayım, Kırgın Çocuklar Mevsimi’ni neden yazdın?

Aysel Sağır: Gerçeklikle ilişkimizi –maalesef- biz belirleyemiyoruz. Bizim nasıl düşünmemiz, nasıl davranmamız konusunda bizi yönlendiren bir kültür endüstrisi var ve bu mekanizmada çok başarılı işliyor. Misal, hayatın yönünü tayin eden olaylar olup bittikten sonra, ona bir ad veriliyor ve sonrasında da paketlenerek toplumsal hafızanın raflarına yerleştiriliyor. Hele hele içinde onlarca kişinin olduğu bir vahşet yaşanmışsa bu yerleştirme işi daha kolay oluyor. Egemen düşünce sisteminin kullandığı üst dil, daha kişiler ne olup bittiğini anlamadan harekete geçerek, bir çırpıda düşünmeye, sorgulamaya neden olacak delilleri ortadan kaldırıyor. Böyle yaparak da kendi dışında olan herkesi yok sayıyor. Böylelikle herkesin hakkı olan gerçeklik bilgisi deforme ediliyor. Bu deformasyonun en belirgin özelliklerinden biri de, kötülüğün başka dünyalardan birilerine yapıldığının sanılması. Burada işleyen asıl süreç, buna maruz kalanların, bunu hak ettiği yönünde. Hayata Dönüş Operasyonu’nda da aynı şey yaşandı ve toplumsal hafızanın kör kuyularına atıldı. Tabii, daha öncekiler gibi.

Bir de, yaftalanarak genelleştirilmiş olayları unutmak daha kolay olduğundan, insan unsuru tümüyle unutuluyor. Sanki yaşananların içinde insanlar ve onların bir hikayesi yokmuş gibi… İşin tuhafı, egemen yapıya karşı olanların da bunu yapıyor olması. ‘Cezaevlerinde bir olay yaşandı, şu kadar insan öldürüldü, yaralandı, sakatlandı’ vs. İki tarafın da aynı dili kullandığını söylemeye gerek var mı (!?) Niye yazdığıma gelince: Belki yaşananlar yok sayıldığı için hayatın önünde engel oluşturduğundan yazdım. Belki de edebiyat –zaten hep- bir yaraya dokunmak zorunda olduğu için yazdım…

Kitabı kurgularken Suna ben olacaktım aslında.

Bu senin ilk kitabın değil ama ilk romanın… ilk roman hep otobiyografik olur, derler… Suna sen misin? Ya da Suna ne kadar sen?

Çok bire-bir değil ama var elbette… Biriktirdiğim izlenimler demek daha mı doğru olur, bilemedim. Kitabı kurgularken Suna ben olacaktım aslında. Sonra benden çıktı Suna, başka birisi oldu. Açıkçası ben de tanıyamadım bazen onu. Kendi kendime, “ya, bu Suna da amma şaşkolozmuş” dediğim bile oldu. Zaman zaman ipleri eline alsın istedim. Yalnız, bizim Suna, art arda yaşadığı şoklarla biraz sersemledi. Ama böylelikle de önünde –hayata dair- geniş bir alan açıldı.

Yazma sürecinde yıprandığını tahmin ediyorum. Yeniden yaşamaktan çok öte bu, içinde yaşamak zorunda kalmışsın… Nasıl hissetin yazarken? Ne hissettin?

Aksine, yazmak, yıpranmayı tamir eden bir şey. Böylelikle, öfke ve acıdan ibaret olan bir duygunun derinliklerine inip, onu tanımlar hale getiriyorsunuz. Sonra anlıyorsunuz ki, şimdiye kadar yaptığınız sadece bir seyirmiş. Yani seyirci olma halinden sıyrılıp, özne durumuna geçiyorsunuz. Duygusal tepki edilgen bir şey ve bu düzeyde kaldığı sürece de kimseye bir yarar sağlamıyor. Yazma sürecinde devreye giren akıl-sezgi, bilinç durumu ise, parçalar halinde etrafa saçılmış unsurları toplayarak sağaltıcı bir işlev görüyor ve sizin dışınızdakilere de sirayet ediyor. Tabii bu bir enerji. Yani bunu bir enerji olarak düşünmek gerekiyor. Olayın içindekilere de, dışındakilere de sirayet eden. Zira salt öfke ve acıdan ibaret algı durumu hayatın dinamiklerini dışlar.

Roman, Suna’nın daha ziyade mahkum Ali üzerinden süreci tanımasına dayanıyor, mahkumların, ölenlerin, yaralanan, sakat kalanların yanından sesleniyor… Şart değil zaten olması ama “karşı taraf” da var mı romanın içinde, onlar ne hissettiler bunları yaparken ya da bugün ne düşünüyorlar? Zindandaki insanları öldürmek, yakmak nasıl birşey?

Öncelikle korkuyorlar… Onlardan birinin hastane odasında, Ali’ye, “beni tanıdığını unutacaksın” dediğini duyuyoruz. Tabii, bunu iki yönlü ziyan olma süreci olarak görmek gerekiyor. Belki de en büyük kaybı, iyileştirilmesi artık çok zor olan sakatlanan benlikleri ve ruhlarıyla onlar yaşıyorlardır. Ama diğer yandan da, onlar nasıl bir vicdan muhasebesi yapıyorlar ya da yapıyorlar mı? Doğrusu sadece bunun üzerine bir metin kurgulamak çok iyi olur(du) diye düşünüyorum. Ama olaylar sıcağı sıcağına yaşanırken, onların sadece robotik davranışları ön plana çıkıyor. Şiddetin görevlendirilmiş uygulayıcıları olarak bir duygu belirtisi göstermiyorlar. Bunu ancak zamana yayılan hayatlarında gözlemleme olanağımız olur ki, bu da metnin kurgusunda yok. Ama böyle bir soruyu dayatmadığı anlamına gelmiyor. Tıpkı, senin de şimdi sorduğun gibi.

Toplumun hafızasızlığını çakıştıran bir ironi bu.

Eklemek istediğin?

Son olarak şunu söylemek isterim; bu metin konusu itibarıyla hassas bir yerde duruyor. Yani edebi bir metin olduğu gerçeğinden uzaklaşılıyor bazen. Her ne kadar metinde yakın tarihte yaşanmış (siyasi) bir olaydan, daha doğrusu bir vahşetten yola çıksam da, bu olayın arkasında, ayrıntılarında neler yattığı, bu ayrıntılarda siyasi yapıların rolleri, devlet aygıtının ilgili kadrolarında görevlendirilenlerlerin tutumlarının ne olduğu eserin konusu değil.

Metnin ana teması bellek. Bir de, toplumsal hafıza gibi çok güçlü bir ironisi var. Yaptıkları ölüm orucu sonucu hafızalarını yitirenlerle, toplumun hafızasızlığını çakıştıran bir ironi bu. Ana tema olarak altını çizdiğim, Kırgın Çocuklar Mevsimi’nin bu sorunsal üzerine otururarak, bir dönemi görünür kıldığıdır.

  • Kırgın Çocuklar Mevsimi
  • Yazar: Aysel Sağır
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: Mart 2018
  • Sayfa Sayısı: 216 Sayfa
  • Yayınevi: İthaki Yayınları

Tempus

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *