Responsive banner image
DeliDolu
 

“Başkaldırıyorum Öyleyse Varız” Diyor Onur Behramoğlu

0

Başkaldırıyorum Öyleyse Varız, çeşitli dergi ve gazetelerde bugüne kadar yayınladığı elli bir adet, değişik türdeki yazılarının bir derlemesinden oluşuyor.

Onur Behramoğlu’nun yazarlığının ve şairliğinin ardındaki en büyük güç ısrarıdır sanırım. Yazmak ve yazdıklarını paylaşmak gündelik mesaisinin yarısını kaplıyor gibi görünüyor. Bugüne kadar Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkarttığı Asit ya da İksir ve Senden Öğrendiğim Şarkılar adlı iki şiir kitabının yanında 2016 içinde Tekin Yayınları’ndan çıkan Yehuda Amihay’ın Tanrı Belki Esirger Aşkı adlı şiir kitabını dilimize kazandırdı. Dedim ya yazmakta ısrarlı diye, yine aynı yayın evi bünyesinde şiirleri dışında bir de amcaları Ataol ve Nihat’la yazıştığı mektupları derledi ve aynı yıl bir de Zaten Herkes Bir Denizdir Doğuştan isimli, deneme türündeki kitabını yayınladı.

KirmiziKedi_3

Son zamanlarda kendisini yerli yabancı bir çok etkinlikte görmekle birlikte çeşitli süreli yayınlarda ve yazın dünyasının dışında yürüttüğü işlerde de görüyoruz. Tiyatro ve sinema alanındaki danışmanlıkları ve kimi eğitim kurumlarında verdiği dersler Behramoğlu’nun üretkenliğinin ve ısrarının birer göstergesi.

Nitekim Tekin Yayınevi’nden bu yıl üçüncü kitabını çıkardı. Başkaldırıyorum Öyleyse Varız. Kitap çeşitli dergi ve gazetelerde bugüne kadar yayınladığı elli bir adet, değişik türdeki yazılarının bir derlemesinden oluşuyor. Konuyu daha iyi anlamak ve Onur Behramoğlu’nun bu kitapla amaçladığı şeyi tartışmak üzere kendisine bu son kitabıyla ilgili bazı sorular yönelttim.

Sevgili Onur, her şeyden önce bu yılki kitap ve yayıncılık performansını kıskandığımı belirtmek isterim. Dolayısıyla yazılarını bir kitapta toplama fikrinin nasıl geliştiğini sorarak başlayabiliriz. Neden böyle bir kitap yayınlamak istedin?

Özgürcüğüm, çok teşekkür ederim. İlk iki şiir kitabım arasında altı buçuk yıl var. Nisan 2015’ten bu yana ise bir mektup, bir çeviri şiir, iki de deneme türünde olmak üzere dört kitap birden yayımladım. Yılda iki kitap, sıkı çalışılırsa, bence makul bir verimlilik. 2017’de de iki kitap yayımlamayı planlıyorum. Yazıyla hayatımı kazanabilsem çok daha üretken olabileceğimi biliyorum lakin ülkemiz şartlarında bu benim için mümkün görünmüyor. Gecenin ilerleyen saatlerine dek çalışarak, az dinlenip çok emek sarf ederek yazıyorum.

Başkaldırı, yaşamımın anahtar kavramı olarak adımla, onurla yan yanadır kalbimde. Adıma ve başkaldırı ruhuna layık olmak, benim için bütün bir ömrün nihai amacıdır. Başarı saydığım da budur, kariyer-ün-servet değil. Bugüne dek yazdığım birçok politik makalenin ana duygusu da başkaldıranların safında yer almak, onların sesine ses vermek, başkaldırı düşüncesini tüm boyutlarıyla irdelemek, derinleştirmek, sahiplenmektir. Türkiye’nin karanlığa sürüklendiği, milyonlarca insanın oylarıyla seçilmiş vekillerin bile hapislere atıldığı, toplumun ilerici kesimlerinin acımasız saldırılara karşı mücadele verdiği dönemde, “Başkaldırıyorum” haykırışıyla meydan okumayı tarihsel sorumluluk saydığım için bu kitabı yayımladım. Söylediklerimi yaşamımla doğrulama çabasında olduğumu beni tanıyanlar bilirler. Sistemin kalesi sayılabilecek bankalarda, şirketlerde çalışıp her birinde sınırları zorladığım, “aklım yeni bir akıldır çiçeklerden” dediğim, “Deli bu çocuk… ama doğru söylüyor” dedirttiğim  için bu haliyle – benimle aynı dönemde kapitalizmle sınanmaya başlayan arkadaşlarımınkinden çok farklı biçimde- süregiden maceralı, heyecanlı, bence şiirli bir hayatım var.

Eklemem gerekir: Deneme türüne özel değer atfediyorum. Düşünce gerekli bize, derin düşünce, tefekkür; her haksızlığa karşı uyanık, gergin, isyan halinde bir şuur. Cemil Meriç’i analım: “Çağımız insanı vakitsizdir ama tecessüsü vardır. Tecessüsü daha az ise roman okur, daha çok ise deneme okur.” Deneme sözcüğüyle derdim var, deniyor değilim aslında, “Efendimiz acemilik” olsa da. Başka, denenmemiş bir şey yapmak, tanımlanmamış bir alan açabilmek, kodlanmamış-adlandırılmamış bir yerde dilin ötesine geçip anlama bir anlığına bile olsa değebilmek istiyorum.

Biliyoruz ki kitapta yer alan yazılarından daha fazlası da var. Bu kitaba girecek olanları nasıl seçtin? Onları bir araya getirirken nelere dikkat ettin?

Ergenekon-Balyoz kumpas davaları görülmekteyken Silivri’ye gider, yalanı-alçaklığı-hukukun ayaklar altına alınışını öfkeyle, yumruklarımı sıkarak, kendimi güçlükle zaptederek izlerdim. Kitaptaki ilk yazım, makamından zorla çıkarılan dönemin cumhuriyet savcısı İlhan Cihaner’e ithaf edilmiştir, 2010 yılındandır. İkinci yazı, Ergenekon’u çete davası zannedenlere yazılmıştır, o dönem her yerde onların sesi duyuluyordu! Ardından gelen, ‘Fareler Evi İşgal Etti Ahmet Altan’ başlıklı yazı 2011 yılındandır. Bugün hapiste olan Ahmet Altan o gün Akp’yi açıktan desteklemekte, vesayet rejimini yıkacak demokrasi kahramanı olarak sunmaktaydı. Dördüncü yazı, o gün hapiste olan Soner Yalçın, beşinci ve altıncı yazılar o gün tecritte tutulup yemeğine konulan radyoaktif maddelerle zehirlenen bugünün İzmir milletvekili Tuncay Özkan, yedinci yazı Balyoz sanığı askerler için yazılmıştır.

O dönemde yayımladığım yazılarıma ‘Faşist, ergenekoncu, darbeci, Kemalist’ diyerek sataşanları unutmadım. Hatta bir Kıbrıs gazetesinde, “Behramoğlu ailesinden bir de faşist çıktı” buyurmuştu muhterem bir köşe yazarı! Entelektüel ortamı ele geçirmiş görünenlerin ezici çoğunluğu Akp’den demokratik açılımlar bekliyor, Taraf gazetesinde kalem oynatıyor, Zaman gazetesinin kitap ekinde kitapları tanıtılsın diye ilişkiler kuruyor, liberal yalanlar pazarlıyorlardı. Bugün onların yüzüne bu yazıları çarpma vaktidir.

24 Mayıs 2015’te Birgün gazetesinde yazmaya başladım. İlk makalemin başlığı, ‘Fidel’in Omzundaki Kuş’tur. Kitabımın adı öyle de olabilirdi, ne de güzel olurdu ama ben Camus’nün ‘Başkaldıran İnsan’ kitabının önsözündeki cümlesini tercih ettim: Başkaldırıyorum Öyleyse Varız.

Birgün’de yazmaya başlamamla, politik makalelerimin sayısı arttı, etki alanı genişledi. ‘Halkların Demokratik Taşı’,’Kan Var Bütün Devlet Madalyalarında’, ‘Kobaneli Peter Pan’a Ağıt’, ‘İyi İnsanlar, Güzel Atlar, Beyaz Toroslar’, ‘Siktir Çekilmişim Kendi Öz Yurdumda’ gibi yazılardan sonra, eskiden nasıl ‘Darbeci, Kemalist, faşist’ dedilerse, bugün de ‘Bölücü, vatan haini, Kürtçü’ dediler. Onlar siyasi yelpazenin iki ayrı kutbunda gibi görünseler, birbirlerini bir kaşık suda boğmak isteseler de aslında aynı soydan insanlar. Düşünmüyor, sorgulamıyor, sadece inanıyorlar. Bir kamp ateşinin başında ısınmak, ait oldukları grupların onayını almak, kalabalıklar içinde güvende olmayı seçmek ortak özellikleri. Bense Tevfik Fikret soyundanım, hem İttihat ve Terakki hükümetine hem de padişaha karşı şiirler yazmış şair soyu.

Bugünkü iktidara karşı her gün onlarca yazı yazılıp unutuluyor. Derinde yatan dürtüleri, karanlığı doğuran sebepleri, kanayan yarayı görüp göstermek istiyorum ben. ‘İçimizdeki Şeytan: Faşizm’, ‘No Pasaran’, ‘Gericiliğin Homurtusu’ bu düşüncelerle yazıldı. ‘Ya Barbarlık Ya Sosyalizm’ denilir, komünizmden korkulur gibidir, buna başkaldırarak ‘Ya Barbarlık, Ya Komünizm’i; türban neredeyse özgürlük simgesi sayılır hale geldiğinden ‘Nil’i Kuruttunuz mu, Piramitleri Yıktınız mı?’yı, tek adama boyun eğilmesine tahammül edemediğim için de ‘Selamünaleyküm Diktatör’ü yazdım.

En büyük başkaldırı aşk, en büyük dilsel başkaldırı şiirdir. Aşka ve şiire dair yazıların kitapta yer alma sebebi de budur.

Yazılarında tarihsel konuları da ele alıyorsun ve kimi zaman anılardan yararlanıyorsun. Bugünkü bir mevzuyu geçmişten alıntılarla anlatmaya çalışıyorsun. Sanırım ülkemizde aşamadığımız kimi tarihi anlar, olaylar var bir türlü geçmişte kalmayan. Ne dersin?

‘Türkiye Tekerrürden İbarettir’ dedim kitapta, bir anlamda öyledir, evet. Tarih, anı, yaşam öyküsü okumayı hep çok sevdim. Okudukça, ne çok şeyin tekrar ettiğini, bugün çok özgün-benzersiz-biricik saydığımız bir olayın geçmişte neredeyse birebir yaşandığını görüp kederleniyor insan. Bir yanıyla da iyileştirici etkisi var bu bilginin zira geçmişin yıkılmaz sanılan muktedirleri yok olup giderken direnenlerin adları tarihe kazınmış; bunu hatırlayıp bileniyorsunuz. Direniş derken de sadece barikatlar, yürüyüşler, grevler gelmesin akla; kendi içindeki varlığa, varolmak için öne atılan canlılığa sahip çıkanlar gelsin isterim.

Senin de yazılarındaki sol iskelet nedeniyle mücadele edebiyanın bir parçası olduğun söylenebilir. Bazı yazıların birer açık çağrı niteliğindeler. Ama çağrı niteliğindeki bu yazılarında bile edebiyat çıkışlı bir yol, seyir var. Edebiyatın olmadığı bir başkaldırı hakkında ne düşünüyorsun? Mümkün mü senin için böyle bir şey?

“Ölmekte olan bir düşmanın görünüşünden daha korkuncu yoktur; tek başına bunun bile nasıl olup da dünyadaki bütün düşmanlıkları ortadan kaldıramadığını hiçbir zaman anlayamayacağım” der Canetti. Ya da bizi tersten düşünmeye sevk ederek şöyle söyler: “Diyelim ki Tanrı yaratıcı değil, dev bir direniş, dünyayı bizden korumakta, ağır ağır geri çekilmekte. Biz insanlar da güçlenmekteyiz, ta ki dünyayı, kendimizi ve onu yıkacak güce erişene kadar.”

Edebiyat bizdeki tanrısal yana seslenir. Onsuz bir başkaldırı, onsuz hiçbir güzel şey düşünemiyorum. “Her şeye öyle bir ayar vermeli ki ramak kalsın patlamaya”, edebiyat derken kastettiğim de budur, güzel söz sanatı değil!

Ülkecek içinden geçtiğimiz sürecin seni beslediğini düşünüyor musun?

İçinden geçtiğimiz sürecin, her süreç gibi diyalektik olduğunu, dipte doruğun bilincine vardığımızı unutmayalım. Sadece olumsuzluklar mı, Haziran Direnişi de besledi beni, birdenbireliğiyle, şiir gibi ansızın zuhur edişiyle, hayatı tatlı yerinden yakalamasını bilen inceliğiyle.Tutsak olsam hapishane, ağır hasta olsam hastane, dünya seyahatine çıksam yollar beslesin isterim beni, buna çalışırım. Son nefesi verirken neler hisseder insan, deneyimlenen nedir, bunu anlatamayacağım için üzgünüm; elimde olsa ondan da bir şeyler öğrenip paylaşabilmek isterdim… Çok bireysel gibi görünen ama aynı zamanda çok da ortak yazgımıza dair bir şeylerin son bir çırpınışla başkalarına iletilmesi, şiire yaklaşabileceğim son bir an…

Umut kuşkusuz vaz geçemediğimiz ve önemsediğimiz bir kavram. Senin hiçbir yazında umutsuzluk sezilmiyor. Yahut belirsizlik, karamsarlık ifadeleri yok. Fakat bir yandan da umudun; fakirin ekmeği, ya da Pandora’nın kutusunda kalan en büyük kötülük olduğu da söylenir. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?

İnsan doğasındaki karanlık yanlara ilişkin epey karamsarım ama yedi yaşında oğlum var, onu dünyaya getirme sorumluluğunu üstlendikten sonra umutsuzluğun kırıntısını bile ayıp sayarım. Çok kederli, melankolik anlarım olur, bundan sonra da olacaktır; yine de hayatımın hiçbir döneminde umutsuz olmadım. Denizin sesi bastırılabilir mi? Ben de ‘Zaten Herkes Bir Denizdir Doğuştan’ diyerek denizin-hayatın-kalbimizin uçsuz bucaksız sesinin bastırılamayacağını söylemek istedim. Yoksa, umutsuz olmak istedikten sonra, alın size yakın zamanda açıklanan TÜİK verisi: Türk insanı günde ortalama altı saatini televizyona, üç saatini bilgisayara, bir dakikasını kitaba ayırıyormuş!

Bin kere tekrarlandı, bin birinci olsun: Kuş ölür, sen uçuşu hatırla!

Bu başkaldırı meselesi ile ilgili yeni ve daha uzun bir metin, çalışma düşünüyor musun?

Tersine, boşluğa çalışıyorum şimdi; ne yapsak, ne kadar isyan etsek-ileri gitsek-sınırları aşsak da kapanmayana. Boşluk kavramına, gerçek dünyayla bilincimiz arasındaki uçuruma, evrenin genişlediği o bilinmezliğe dair bir deneme kitabı yayımlayacağım 2017 sonlarında. Bendeki diyalektik böyle işliyor, med cezirli.

Şairlik mesaisi de aynı hızda devam ediyor bildiğim kadarıyla. Yeni bir şiir kitabı düşünüyor musun?

Masa başında çalışarak şiir yazabilen ya da yapabilenlerden değilim. Şiir bende epileptik hal içerisinde oluşur, çok okumam-çok düşünmem-derinlemesine duymam gereken uzun günler, geceler sonunda infilak eder, patlar.

Aramız iyi olur, aşkımız alevlenirse, 2017’de üçüncü şiir kitabımı ilk ikisiyle bir arada yayımlayarak 41 yılın hesabını vermek istiyorum.

Kitap okuma oranı ne yazık ki entelektüel çevrelerde dahi tatmin edici bir seyir izlemiyor. Bu tabloda hala kitap çıkartmak konusunda ısrarlı olmanı nasıl yorumlamalıyız? Ya da başka yollar da denenmeli mi?

İstanbul Kitap Fuarında bir saat boyunca kitap imzaladım. Ekran ünlüsü olmayan, kitle gazetesinde yazmayan, siması tanınmayan bir şair için bu yeterince umut verici değil mi? İşçiler, liseli öğrenciler, Fikir Kulüpleri Federasyonu üyesi üniversiteliler, laik cumhuriyetçiler, türbanlı genç kadınlar, Aleviler, Kürtler, devrimciler… Farklı ama dikkatle bakıldığında mayası bir, namuslu-haysiyetli-aydınlık insanlar okuyorlar kitaplarımı; her biriyle konuşuyor, her birini tanımaya çalışıyorum.

Kendimi bildim bileli şiirle yaşasam da, şiirden çok daha yoğun biçimde felsefe, tarih, deneme, anı, yaşam öyküsü, bilim -özellikle fizik ve gökbilim- okuduğumu söylemeliyim. Tutkunu olduğum romancılar, öykücüler var ve resmi, müziği, sinemayı çok seviyorum, ilk yazdığım yazılar da sinema yazıları idi. Dolayısıyla, kendimizi ifade etmede başka yollar elbette mümkün, çağın gerektirdikleri neyse düşünüp belki ilk anda yadırganma pahasına yeni yollar da denemeliyiz. Ayrıca, yeni sandıklarımız bazen en eskilerdir. Örneğin Federico Garcia Lorca, hem piyano çalar, hem konuşma yapıp şiirlerini okur, hem tiyatro oyunu-kimi zaman da kukla gösterisi sahnelerdi. Yeteneklerimizi ne denli çeşitlendirirsek insanlara ulaşma şansımız da o denli artacaktır. Kendi payıma, ‘Türk ve Dünya Edebiyatı’, ‘Şiirin Müziği’, ‘Che’nin Çantasındaki Şiirler’ gibi dörder haftalık atölyeler düzenleyerek, bu atölyelerde şiiri-edebiyatı sinemayla, müzikle, resimle birleştirerek anlatıyorum. Bir kolejde yıl boyunca ‘Yaratıcı Düşünce’ dersleri vererek ilköğretim 1’den 8’inci sınıfa kadar öğrencilerle birebir çalıştım, yakın gelecekte çocuklar için de kitaplar yazmayı hayal ediyorum.

Şu günlerde zihnimi odakladığım konu, bilimle sanatı birleştiren buluşmalar düzenlemek. Gazi ve Akdeniz Üniversitesinde düzenli olarak yazıştığım bilim insanları var. Tüm bu çalışmalarımı bir üniversite bünyesinde de yapabilmek isterim lakin bizde her şey akademik kalıplara sıkıştığından bu çabaları idrak edebilecek çapta yöneticiler bulmakta zorlanacağımı düşünüyorum.

Rönesans insanını yetiştirebilmeliyiz, bilimle sanatı bir arada düşünüp uygulayabilecek insanları…

Günümüzde yazarla okur arasında gerek sosyal medya gerekse de çeşitli etkinlikler aracılığıyla yoğun bir ilişki kuruluyor. Sen bu durumu nasıl değerlendiriyorsun?

İnsanlar duvara bakıyorlarsa duvara yazmamız gerektiğini söyler Lenin. Sosyal medyayı ölçülü kullanarak Leninci bir tavrı sahiplendiğim kanaatindeyim. Mecranın gerektirdiği sıklıkta ve yapısına uygun biçimde kullanmadıkları için paylaşımlarıyla hiçbir yankı yaratamayan arkadaşlarımızı da, oranın akışına kapılıp vaktini heba edenleri de görüyorum. Her işte olduğu gibi orada da denge esas. Ulaşılabilir olmanın olumlu-olumsuz yanları var. Olumlu yanları iyi yönde değerlendirilip olumsuz yanları kimseyi kırıp incitmeden bertaraf edilebilir.

Uluslararası bilinirliğin de son zamanlarda arttı. Bu konudaki trafikten bahseder misin biraz?

Şiirle İsrail’den Bulgaristan’a, Almanya’dan Çin’e, Rusya’dan Danimarka’ya kadar ulaşabilmek, Türk şiirini dünyanın farklı ülkelerinde temsil edebilmek beni mutlu ediyor, gururlandırıyor. Tutarlı kültür sanat politikalarıyla, dünyanın en büyük şiir dillerinden biri olan Türkçenin değerli şairlerinin yabancı dillere çevrilmesi sağlansa, bireysel çabalarımız çok daha kalıcı etkiler yaratacak, bizden sonraki şair kardeşlerimiz de inşa edilecek o yapıya kendi pırıl pırıl taşlarını ekleyecekler. Politikacılarımız siyaset esnafı düzeysizliğini aşıp da dediklerimi anlayacak devlet adamı düzeyine çıkabilseler, beş yıl içerisinde dünyadaki yerimiz bambaşka olacaktır.

Zaman ayırdığın için teşekkür ederim. Çalışmalarının ve başarılarının artarak sürmesini diliyorum ve hatta talep ediyorum.

Ben de sana ve KitapEki ailesine çok teşekkür ederim sevgili kardeşim.

  • Başkaldırıyorum Öyleyse Varız
  • Yazar: Onur Behramoğlu
  • Türü: Politika
  • Baskı Yılı: Kasım 2016
  • Sayfa Sayısı: 192 Sayfa
  • Yayınevi: Tekin Yayınevi
Özgür Atak

Özgür Atak

1981'de İstanbul'da doğdu. YTÜ Makine Mühendisliği bölümünden lisans derecisiyle mezun oldu. Aynı okul ve bölümde yüksek lisans derecesi almasının ardından halen doktora çalışmalarını sürdürüyor. Aynı süreçte Gazi Üniversitesi'nde İşletme Yönetimi eğitimini tamamladı.
Çok Uluslu ve yabancı şirketlerde iş geliştirme alanında ve yöneticilik konumlarında çalıştı. 2014 yılından bu yana, kurucu ortağı olduğu Doğu Akdeniz Akademik Araştırmalar Merkezi, DAKAM'ınAkademik Direktörlüğünü yürütmektedir.
2013 yılından bu yana AVTECH, ENTECH, METECH, MECHATECH gibi uluslar arası akademik konferansların düzenleme kurulunda ve ilgili konferanslara ait kitapların yayın kurulunda yer almaktadır.
Başta; Cumhuriyet, Radikal, BirGün, soL, Milliyet Sanat, Yeni Harman, Sanat Cephesi, OdaTv olmak üzere daha bir çok basılı ve sayısal dergi ve haber mecralarında yazıları yayınlanmıştır.
Değişik dönemlerde Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde yöneticilik yapmış ve aynı kurumda beş yıla yakın süre fotoğraf çalışmalarının yürütücülüğünü üstlenmiştir.
Özgür Atak

Kolektif Kitap
Paylaş

Cevap Yazın