Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Ben Hiç Orhan Pamuk Okumamıştım

1

Baba-oğul ilişkisine dair iki efsanenin, Sophokles’in Kral Oidipus’u ve Firdevsî’nin Şehnâme’si paralelinde bir hikâye anlatılıyor Kırmızı Saçlı Kadın’da.

Kimi zaman kendimi de içerisinde gördüğüm bir okur kitlesinden bahsederek açacağım yazıyı: Orhan Pamuk romanlarını oku(ya)mayanlar. Parantez önemli; zira kitleyi ayrıca ikiye ayıran bir durum bu. Orhan Pamuk romanlarını okumayanlar için herhangi bir fikir yürütmenin, tartışma zemini yaratmanın anlamı yok; öznel bir durum ve çoğu kez güdük bir tercih bu. Gelgelelim, Orhan Pamuk romanlarını okuyamayanlar dediğimizde, başta her birimizin zihninde Tahsin Yücel’in Kara Kitap romanı temelinde kaleme aldığı sıkı eleştiri yazısıyla* beraber dil sorunsalı canlanıyor. Ben bunun adına kekemelik diyecek ve yazarın son romanı Kırmızı Saçlı Kadın’ı, Orhan Pamuk’un kekemeliği üzerinden tartışmaya başlayacağım.

KitapEki
KitapEki

Ocak ayının son günlerinde haberdar olduğumuz ve o vakitten beri edebiyat gündemini layıkıyla meşgul eden Kırmızı Saçlı Kadın’ı ilk işittiğimde alkıma gelen, elbette, bu defa hacimli bir roman yerine, kısa bir metni okuyacak olmamızdı. Bugüne dek “okumayı denediğim” hemen her Pamuk romanı gibi adamakıllı mesai gerektiren bir kitap değildi bu; aksine, artık rahatlıkla “bugünün roman formu” diyebileceğimiz novellalar gibi, belki deliksiz bir okumaya olanak sağlayan, hepi topu iki yüz sayfalık, kısa bölümlerden bir araya gelen bir kurguydu. Tahsin Yücel’in irdelediği dil sorunsalını kafaya takmış, bu görüşün koyu bir fanatiği durumundaki bir “Orhan Pamuk romanlarını okuyamayan” olarak, içimde bir umut, hiç değilse bu defa bir dönüm noktasına yaklaşıyor olmanın hissi vardı. Az önce değindiğim kekemelik durumunu açıklayayım ilkin: Orhan Pamuk edebiyatına yönelik eleştirilerin birçoğu doğrudan anlatım dili üzerinedir, öyle ki Pamuk’un -açık açık- Türk diline hakim olmadığı, başka bir lisan yapısı üzerinden Türk dilinde romanlar yazdığı, bu yüzden de apaçık görünen kusurların bugüne değin perdelenemediği söylenir.** Herhangi bir romanı salt bu açıdan görüp alaşağı etmek ne derece doğrudur, tartışılır elbet fakat nasıl ki bir kuş kanatları olmadan uçamazsa ya da kanatları olsa bile, onları nasıl kullanacağını kestiremezse yalpalar, istediği yöne yollanamaz; yazar da, dilsizse konuşamaz, dili olsa bile onu nasıl kullanacağını hemen herkesten iyi bilmelidir. Yazının malzemesi harfler ve kelimelerdir, onlarsız var olamaz, varoluşunun tarifi ise dilde gizlidir. Böyle bakılacak olursa, dili kusurlu -biz ona kekeme diyelim- bir yazarı salt bu açıdan görmek pekala kabul edilebilir. Öte yandan, Orhan Pamuk edebiyatına dönecek olursak, dil sorunsalı üzerinden okuyabileceğimiz bir diğer mesele, yazarın daha evvel yayımlanan hacimli romanlarındaki tekrar durumu. Bahsi geçen kritikte “Bu parçaların yarısını çıkarın, hiçbir şey değişmez; bir bu kadar parça daha ekleyin, gene hiçbir şey değişmez,” denilerek acımasızca eleştirilen bu durum, yalnız Orhan Pamuk romancılığında değil, dün ve bugün elimizden geçmiş birçok metinde sırıtan bir kusur olarak duruyor. Bir çeşit geveleme, ısıtıp ısıtıp önüne koyma durumu olarak da açabiliriz bunu. Kırmızı Saçlı Kadın, böyle bir eleştiriye mahâl vermeyen belki de tek Orhan Pamuk kitabı. Kendi adıma, “bugünün roman formu” olarak nitelediğim kısa romanları, onların bu derece tercih edilir hale gelişini, bu kusurdan kurnazca bir kaçış olarak görürüm sıklıkla. Kekemelerin daha az konuşmayı tercih etmesine benzetilebilir bu durum: Hiç konuşmazsa, kekelemez insan. Durumun bir zıttı olarak, kekeme bir yazarın hacimli romanlar yazma tercihi, kekemeliği olağan karşılanan ve “öyle kabul edilen” biri gibidir. Pamuk ikinci gruba dahildi ve benim içimdeki kötücül umut, işte buradan doğuyordu. İyi bir kısa roman yazmanın öncelikli şartı, dile hakim olmaktı. Ancak böyle kotarılabilir, ancak böyle tat verebilirdi okunan. Orhan Pamuk da bir gün kısa bir roman yazacak ve Tahsin Yücel’in haklılığı böylece gün yüzüne çıkmış olacaktı. Bugün hala anlamlandıramadığım, böylesine bencilce bir iddiam vardı. Fakat öyle olmadı… Umudu beslediğim yerden vurdu Kırmızı Saçlı Kadın, utandırdı beni.

Metin üzerinden devam edelim: Baba-oğul ilişkisine dair iki efsanenin, Sophokles’in Kral Oidipus’u ve Firdevsî’nin Şehnâme’si paralelinde bir hikâye anlatılıyor Kırmızı Saçlı Kadın’da. Babasının aileyi terk etmesi üzerine “bütün hayatı değişen” ve bir eski-zaman kuyucusu olan Mahmut Usta’nın çırağı olarak kısa süreliğine Öngören’e giden Cem’in hikâyesi, o sıralar Öngören’de oynayan çadır tiyatrosundaki Gülcihan’la şans eseri tanışması ve Mahmut Usta’yla olan ilişkilerinin gelişmesiyle efsanelere benzer bir hale geliyor. Önceleyin sezemiyoruz bunu, fakat romanın ikinci kısmında Cem ve karısı Ayşe’nin dünyanın çeşitli kentlerinde bu iki metnin peşine düşmeleri, mütemadiyen -biraz da Cem’in zorlamasıyla- Oidipus ve Sührab’ın hikâyelerini mukayese etmeleri, romanın finalini pek az ıskayla tahmin etmemize olanak sağlıyor. Bu yönüyle, tıpkı bir çember gibi, başlangıcı ve bitişi denk düşen bir kurguyu izliyor Kırmızı Saçlı Kadın. Bir kısa roman olmasına karşın, evvelki Orhan Pamuk romanlarından izler taşıyor bu haliyle.

Kitapta dikkat çeken bir diğer durum, yazarın Sophokles’in Kral Oidipus’u ve Firdevsî’nin Şehnâme’sini kullanarak giriştiği doğu-batı ilişkisini alışık olunmayan bir yöntemle ele alışı. Öyle ki, doğu-batı ilişkisinin bir çatışma olarak sunulduğu ve buradan doğan tashihsiz bir zıtlığın hevesle anlatıldığı romanlara*** alışıkken (bunu daha önce Orhan Pamuk’un da yaptığını biliyoruz), bu defa iki ayrı kültüre dair efsanelerin kesişimleri üzerinden, devamlı bir hemhâllik arayışını okuyoruz. Bu arayışı besleyen ve bütünleştiren bir de zaman faktöründen bahsedebiliriz: Pamuk romanında, yüzyılları aynı hikâyenin çeperinde gezdiriyor. Günümüz dünyasında işlenen bir aile cinayetini, bin yıl öncesinin havsalası ile anlamlandırıyoruz. Bahsettiğim metinler ve zamanlar arası ilişki, Kırmızı Saçlı Kadın’da dostane ve yapıcı bir boyut oluşturuyor.

Üçüncü kısmı olarak sunulan ve Kırmızı Saçlı Kadın’ın ağzından yazılan, deyim yerindeyse bir özeti, bir “toparlamayı” işaret eden bölüm ise, romanlarda gedik kalan yerlerden hoşlanan, oralar üzerine düşünmeyi ve biricik anlamlar yüklemeyi seven okur için bir fazlalık olarak görünüyor. Az evvel kurgudan bahsederken verdiğim çember örneğine dönecek olursak, kesintisiz ve pergelle çizilmiş bir şekil var karşımızda. Salâh Birsel’in üçgenin dördüncü köşesiyle**** anlatmak istediği her neyse, Orhan Pamuk’un bundan hoşlanmadığı aşikâr. Bu yönüyle yazarın önceki romanlarını anımsatan, “tıkır tıkır” bir kurguya sahip bir kitap Kırmızı Saçlı Kadın; okuru babasız bırakmıyor. Yine de bu durumu, yazarın söyleşilerde de değindiği üzere “baba-iktidar-otorite” üçgenindeki çıkmaz üzerinden düşünecek olursak, bilinçli bir mecburiyetten söz edebiliriz.

İddia ve umuta dönelim, öznel olana… Kırmızı Saçlı Kadın hakikaten de bir dönüm noktasıydı benim için, ama umduğumdan bambaşka bir biçimde. Tahsin Yücel’in dil üzerine kurduğu eleştirilerin kalıcılığını çürütür şekilde, o dilin içinden gelen (geçen) bir anlatım ve ağzına doldurduğu çakıl taşlarıyla denize karşı konuşup kekemeliği yenen Çiçero gibi, bir anda iyileşti ve çok güzel şeyler söyledi takılmadan: “Aslında benim kimseyle ve hiçbir şey ile bir derdim yok, dedi sakinleşerek. Kendimi düşmanlarla, sağcı, solcu, dinci, modernci gibi zıtlıklarla tanımlamadan kendim olmak istediğim için insan içine çıkmadan şiir yazıyorum. Demin kapım çalındı, şiir yazıyordum, açmadım.”

Ben hiç Orhan Pamuk okumamıştım ya da Orhan Pamuk hiç böyle yazmamıştı.

NOTLAR:

* Tahsin Yücel, “Kara Kitap”, Hürriyet Gösteri: 120, Kasım 1990, s. 45-48.

** Yücel’in eleştiri yazısında bu durum, Kara Kitap’tan örnek alıntılarla doyurucu biçimde açıklanmıştır.

*** Kirkor Cezveciyan, Post Dergi’ye yazdığı eleştiride böyle romanların kurgusunu “Doğu mistisizmi (artı) Batı modernizmi (çarpı) İstanbul’un belirli bir tarih aralığı içerisinde geçirdiği kültürel dönüşüm (eşittir) yurtdışı okur hedef kitleli roman” olarak formülize ediyor. Cezveciyan, Kırmızı Saçlı Kadın’ı da böyle bir roman olarak görse bile, benim görüşüm böylesine keskin değil.

**** Salâh Birsel’in tek romanı (aynı zamanda bir kısa roman) olan Dört Köşeli Üçgen’in kurgusu, metnin içindeki boşluklarla örülüşü, Orhan Pamuk’un romancılığıyla bütün bütüne çelişiyor.

  • Kırmızı Saçlı Kadın
  • Yazan: Orhan Pamuk
  • Yayınevi: YKY
  • Sayfa Sayısı: 204
  • Baskı Yılı: 2016
Kerem Görkem

Kerem Görkem

1994'te Karabük'te doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde Şehir ve Bölge Planlama eğitimi aldı. Ekseriyetle kitaplar hakkındaki yazıları K24, BirGün, Evrensel, Cumhuriyet ve Radikal gibi basılı ve dijital mecralarda yayımlandı; yayımlanmaya devam ediyor. İlk kitabı Aile Fotoğrafı, 2016'da Sel Yayıncılık etiketiyle çıktı.
Kerem Görkem

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

1 Yorum

  1. Amaud Julepp on

    Orhan Pamuk ;aslında bize bir şeyler anlatıyor bunu da romanın son kısmında yapıyor Türkiye ne doğuya benziyor diyor ne de batıya,ikisi arasında sıkışmış ruhlar ülkesi ne babanın tahakkumunu kırıp birey olabiliyoruz ne de batı gibi tam bir baba karşıtı yetişiyoruz ama son kuşağın derdinin mutsuzluğunun arayışının kaynağını para olarak göstermesi ben burda isim vermiyorum romandan sploier vermemek için ve babanın öldürülüşü özellikle gözüne zarar verilmesi göndermesi bizleri oidupus efsanesine yaklaştırmakta,romanın sonunda belki baba da katil olabilirdi ama öyle olmuyor..Mesela Cem babasını affetmişti..Cem’in tek hatası zina yapması zaten bu durum da romanda eleştiriliyor…Pamuk artık batının içimize zerk ettiği batılılaşmanın tuttuğunu söylemekte…
    Tabi burdaki bir noktada dinci birinin katil olması veya bir şairin katil olması bu da çok yıkıcı ve doğunun yeni nesilleri yetiştiremediği vurgusu da açık..Zaten hikayenin sonunda şiirden romana bir geçiş var kahramanımız roman yazmaya karar veriyor ve doğunun en kutsal saydığı şiire sırtını dönüyor….

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *