Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Bir Raftan Bir Sahaftan

0

NotaBene Yayınları geçen yıl yayımladığı öykü kitaplarıyla göz dolduran bir yayınevi oldu. 2016 yılında da öykünün yayınevi olmayı sürdüreceği şimdiden görülüyor.

Raftan

KitapEki
KitapEki

Notabene Yayınları Öykü Dizisi

“Öykü yayıncılığında öne çıkan bir yayınevi NotaBene Yayınları”

12804216_10207878989826367_482327943_n2015 yılında öykü yayımlayan yayınevlerinde artış olduğunu gözlemliyoruz. Sermayeli ve büyük yayınevlerinin geçtiğimiz yıllara nazaran daha fazla öykü kitabı yayınladıklarını söyleyebiliriz. Ama asıl öykü yağmurunu oluşturan daha kısıtlı olanaklarla, özveriyle kitap yayımlamaya çalışan yayınevlerinin öyküye önem vermesidir. Notos, Alakarga, Yitik Ülke, Notabene, Aylak Adam, Dedalus, Kanguru, Bence Kitap, Ayizi Kitap, İz, Şule yayınevleri öykünün yayın gündeminde olmasını sağladılar diyebiliriz. Bu yayınevlerinin, hatta benzeri diğer yayınevlerinin yayımladığı öykü kitapları gözden kaçmamalı diye düşünüyorum. Özellikle genç öykücülüğümüzün haritasında böylesi yayınevleri kendilerine önemsenmesi gereken bir alan açtılar. Bu yazıda Notabene Yayınları’nın geçen yıl yayımladığı öykü kitaplarını ele almak istiyorum.

Kollektif bir yapı olarak kendini tanımlayan NotaBene Yayınları 2010 yılında kurulmuş. “İyice dikkat et!” ya da “Buraya dikkat!” anlamına geliyor Nota Bene. Yaşanabilir daha güzel bir dünya kurmanın temellerini işaret etme düşüncesiyle siyasetten kültüre, bilimden sanata geniş bir yayın politikasına sahip. Yaşamın hemen her alanında muhalif bir kimliğin itirazlarını dillendiren kitaplara imza atıyorlar. Bu toprakların kültürünü, sanatını önemsiyorlar ve önceliği bizim yazarlarımıza veriyorlar. Yayın alanları Politika-Toplum, Hukuk – İktisat, Emek – Sınıf, Kadın, Edebiyat, Sosyoloji, Felsefe, Sanat, Çocuk dizilerinden oluşuyor. Edebiyat dizisinin bölümleri Roman, Öykü, Deneme – İnceleme, Cezaevi Edebiyatı, Anı – Gezi – Şiir olarak belirlenmiş.

Giderek gelişeceğini düşündüğüm sanat dizisinden ilgi alanım gereği tiyatro kitaplarını da izleyip okumaya çalışıyorum. Beliz Güçbilmez’in Çöl Oyunu, Zana Kılıç’ın Değirmen / Aş, Firuze Engin’in Cambazın Cenazesi adlı oyunlarını, Aslıhan Ünlü’nün Biyografi ve Biyografik Dram adlı tiyatro kuramına ilişkin yapıtını en azından anmadan geçmek istemem. Tiyatro yayıncılığı, hele tiyatro kuramına ilişkin kitaplar yayımlamak zorludur bir yayınevi için. Ekonomik beklentileri karşılamaz, ne yazık ki. Yel değirmenlerine karşı savaşan o güzelim şövalyeye dönüştürür. Tiyatro dizisinin editörü Şamil Yılmaz’ın emeğini de analım. Şövalyelik sürecekse tiyatro dizisinin artarak büyümesi ne güzel olur.

Edebiyat dizisinin içinde yer alan öykü kitaplarıyla kendine önemli bir yer açıyor NotaBene Yayınları. 2015’te iki derlemeyi saymazsak (Erkekler – Haz.: Ayşe Akaltun, Taşa Fısıldayan Öyküler – Haz.: Tekgül Arı) on üç öykü kitabı yayımladığını görüyoruz yayınevinin. Bu kitapların yedisi ilk kitap olarak yerini alıyor. Genel olarak topluma dönük, sözü olan, bugünün yakıcı sorunlarına ilişkin bakışı olan öykücülerin öykü kitapları yer alıyor dizide. Yoklukların, yoksunlukların, toplumsal yapıda ezilen, nefes almakta güçlük çeken insanların yaşamları, 12 Eylül’ün izleri, işkenceler, sıkıntılar, direnenler var öykülerde, ağırlıklı olarak ise ülkemizde her gün karşı karşıya kalınan kadınların yaşadıkları sorunlar yer alıyor. Kadının toplumuzdaki yerinin, yaşadıklarının, direncinin, şiddetin öykülerde yoğun olarak öne çıktığını görüyoruz. Ayrımı pek sevmesem de tespit etmek açısından on üç kitabın dokuzunun kadın öykücülere ait olduğunu söylemek gerek. Öykücülüğümüzün bugününe kadın öykücülerin, hiçbir dönemde olmadığı kadar yoğun biçimde imza atmakta olduklarını söylemek yanlış olmaz. Hemen şunu da belirtmeliyim, sadece kadın öykücüler ele almıyor toplumumuzda kadınların yaşadıkları sorunları, gene belirtmek açısından söyleyeyim, erkek öykücüler de kadınların yaşadıkları sorunları, dirençli, yaşama bağlı kadınları öyküleştiriyorlar.

Öykü anlayışı olarak bir çeşitlilikten söz edilebilir kitaplarda. Klasik yapıda öykülerin yanında kurguda denemelerin yer aldığı öyküleri de okuyabiliyoruz. Aynılaşma tuzağından kurtulabilmek, gerçekliğin farklı yapılarını, bakışlarını kurabilmek, dilin olanaklarını zorlayabilmek için öykü üzerine işçiliğin ağırlık kazanması gerekiyor. Anlatılanlarla, sadece anlatmakla yetinmemek gerekiyor. Sözünü edeceğim öykü kitaplarının çoğunda anlatılanın yanında ağırlıklı olarak öykü işçiliğinin de yer edindiğini görmek sevindiriciydi. Dil konusundaysa, ne yazık ki, dil işçiliğinin bazen zayıf kaldığını söylemem gerekiyor.

Göksu’nun ikinci öykü kitabı Geç Kalmış Öpüş hiç de yabancısı olmadığımız yaşamlardan izlerle traji-komik öyküler sunuyor okuyucuya. Her geçen gün en yakını erkekler tarafından öldürülen kadınlar, öldüresiye sevenler, sevgisizlik, cezaevleri, işkenceler yer alıyor öykülerde. Kitaba adını veren “Geç Kalmış Öpüş” adlı öyküde hastane odasında ilk kez baş başa kalan baba ile kızın birbiriyle olan iletişimsizliği, sevgisizliği, yabancılığı, kızın babayı sorgulaması üzerinden anlatılır. “Bedel” de güzeller güzeli Şehriban’ı ve öldürecek kadar tutkuyla ona gönlünü kaptıran Kasap Recep’i anlatır, sevgi sanılan sevgisizlikle her gün öldürülen kadınlara götürür okuyucusunu. “Anahtar” ise direnmeye çalışan ama yenik düşen genç bir kadının öyküsüdür. Vurucu sahnelerle kuruyor öykülerini, ayrıntıya yaslanan ama hareketli bir anlatımı var yazarın.

Ayşegül Kocabıçak ilk öykü kitabı Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları’nda kitabın adı gibi sesini yükseltmeden, bağırıp çağırmadan ama içimizi yakarak, acıtarak, sarsarak anlatıyor öykülerini. “Sessiz Çocuklar”, “Dilsiz Anneler”, “Ve Biz… Her Birimiz” adlı üç bölümden oluşuyor kitap. Her bölümde beş kısa öykü yer alıyor. İlk bölümdeki öyküler çocukların ağzından anlatılıyor. Soma faciasında babasını yitiren, dedesinin annesine tacizini hisseden, arkadaşının ölümüne sebep olan, annesine uygulanan şiddete tanık olan çocuklar. Hepsi de yaşadıklarına boyun eğen, sessiz çocuklar. İkinci bölümün öykülerini annelerin diliyle okuyoruz. Oğlu cezaevinde cinsel istismara uğrayan, kocasından şiddet gören, her kaçışında annesi tarafından kocasına teslim edilen, kocasının annesi tarafından ezilen anneler, yarım kalmış annelikler. Üçüncü bölümde ise çok tanıdık olan, her gün çevremizde gördüğümüz, bizden insanların yaşamlarından kısa ama yoğun, dönüştüren anları anlatıyor. Kısa cümlelerle, kıvrak diyaloglarla, boşlukları, susuşları iyi kullanarak, iz bırakan öyküler anlatıyor Ayşegül Kocabıçak. Üçüncü bölümün öykülerinde ince alayın yoğunluğu artarken dil de ilk iki bölüme göre daha hareketleniyor. Geçen yılın dikkatten kaçmayan öykü kitaplarından biri.

Hüzünlü Kadınları Seviniz, Ayşe Akaltun’un Solgun Orospu Kırmızısı adlı ilk kitabının ardından ikinci öykü toplamı. Kitabın adıyla okuyucuya işaretlerini veriyor yazar, oluşturduğu beklentiyi fazlasıyla karşılıyor öyküleriyle. Kitabın bütün öykülerinde yaşamın içinde hüzünle yol almaya çalışan kadınlar var. Erkeklerin öykü kişisi olduğu öykülerde bile kadınların izini, yaşamın bütün ağırlığına karşı çıkmaya çalıştıklarını görebiliyoruz. Kadınlığın bütün hallerini, ezilmişliklerini, tutunmaya çalışmalarını, dirençlerini okuyabiliyoruz. Yenik de düşseler umudu içlerinde barındırıyorlar. Soran, sorgulayan, cesur hareket eden ama her yönüyle kelebeklere benzeyen kadınların hüzünlerini sözcüklere, etkisi yüksek sahnelere taşıyor Ayşe Akaltun. Kısa cümlelerle yalın anlatımda, cesur sözcük seçiminde daha başarılı olduğunu söylemek isterim, salt şiirselliğe yaslanmaya çalıştığında dilin zorlandığını düşünüyorum. Öykülemenin de, yer yer şiirselliğe geçen anlatımın da izini o cesur söylemden sürdürmek yeni öyküleri daha ileri taşıyacak. “Oda ve Köpek Dişleri”, “Erik Çiçekleri”, “Ay Yanığı”, “Bir, İki, Üç… Tıp” kitabın öne çıkan öyküleri.

Şair C. Hakkı Zariç’in öykülerini bir araya getirdiği ilk kitabı Toz Kadınları. Öykü diyorum ama kitabın şiirsellikten mektuba, denemeye yol alan türler arasında bir yolculuk olduğunu söyleyebiliriz. Kitabın bütün öykülerine bir kadın adı verilmiş: Bahar Hanım, Rüya Hanım, Yaprak Hanım, Armağan, Ayla, Yağmur Hanım, Hayat Hanım… Her öykü toplumumuzda gün geçtikçe ağırlaşan koşullarda yaşam savaşımı veren kadınlara, aşka birer güzelleme. Karanfil kokulu çaylar, Hafız Burhan, Tamburi Cemil Bey dinleme isteği, masal güzelliğinde koruyucu anneler, sardunyalar, orkideler, çiçekler, tren yolculukları kimi zaman hüzünlü geçmiş özlemini çoğaltıyor içimizde. Kimi zamansa özlenmeyen adamlar, gurbet duygusu, ayrılıklar, kaçışlar, direnmeler gündelik olanın yoğun baskısını hissettiriyor. Öykülerdeki kadınların arasında göndermeler de var. Şiirsel dil elbette çok öne çıkıyor, ama oluşturulan atmosferle şiirsel dilin yoğunluğu öyküyü yormuyor. Şiirdeki dil gücünü öykülerinde de sınıyor. Öykülerin yazarı şair olunca neredeyse her öykü bir ya da birden fazla şaire, dizelere gönderiyor okuyucusunu. Öyküler arasındaki Reha Yünlüel’e ait fotoğrafları mutlaka anmalıyız.

Özlem Kiper’in Acır mı Mösyö Messier adlı ilk öykü kitabı geçen yılın gözden kaçmaması gereken kitaplarından biri. Gerek incelikli anlatımıyla, dil işçiliğiyle, atmosferiyle, sahiciliğiyle, yalınlığıyla, ayrıntılardaki kararıyla ve zenginliğiyle, gerekse geçmişten gelen seslerin arasına bugünün acılarını, hüzünlerini ustaca yerleştirmesiyle. Kimi kez Kadıköy vapurunda, sanki bir başka genç öykücünün kitabına gönderme yaparcasına, vapurlara hiç küsmediğini söyleyerek, kimi kez bir apartmandaki kokular, komşuluklar arasında, mutfakta, esnaf dükkânlarında, eski sinemalarda, mahalle yaşamında dolaştırıyor bizi Özlem Kiper. Çocuklar, belli bir yaşın üstünde görmüş geçirmiş kadınlar, erkekler, yaşamın telaşı içinde koşuşturan insanlar, zamana direnmeye çalışanlar, zamana yetişmeye çalışanlar, acılarıyla ağırlaşanlar, ölümlerin bıraktığı boşlukları yaşamak zorunda kalanlar, yorucu birliktelikler yaşayanlar yazarın insanları. Özenle kurguluyor öykülerini Özlem Kiper, içtenlikle, kişilerini severek anlatıyor.

Mehmet Hakkı Yazıcı’nın üçüncü öykü kitabı Yaşam Annemin Hatırladıklarıysa. Geniş bir zaman dilimine ve coğrafyaya, tarihsel arka yapıya oturtuyor öykülerini. Kitapla aynı adı taşıyan öyküde darbelerin içine yol alıyoruz. Darbelerin yıkıntılarıyla bellek yitimine uğrayan bir annenin trajik boyutlu öyküsünü okuyoruz. Bir başka öyküde mübadele günlerine götürüyor bizi yazar, bir başkasında 6-7 Eylül olaylarına. Yaşamın ağır yanlarını anlatıyor Mehmet Hakkı Yazıcı, acılardan, kayıplardan, ölümlerden, baskılardan söz ediyor ama aşksız, umutsuz bırakmıyor bizi, bütün sıkışmışlığımıza rağmen. Öykü dilindeki ironiden, gülümseten bakıştan mutlaka söz edilmeli. Akıcı, yalın bir anlatımı var öykülerin. Sahiciliği hiç zedelemiyor, kolay iletişim kuruyor okuyucusuyla.

Bay Prada Nasıl Öldürüldü? Tunç Kurt’un ikinci öykü kitabı. Öykülerini dergilerden de okuduğumuz bir öykücü. 2015’in gözden kaçmamasını düşündüğüm öykü kitaplarından biri. Bugün yazılan öykünün farklı noktalarında, cesaretle dolaştırıyor öykücülüğünü. Öykü dilini farklı gerçekçilik anlayışlarında, deneyselliklerde sınıyor. Arayıştan kaçmıyor. Nasıl anlatmak gerektiğine, anlatıcının kimliğine kafa yoruyor, dilini her öyküde farklı kullanmaktan çekinmiyor. Elbette, bu noktada arayışın sürekliliği de sorgulanabilir, kendi öykü dilini kurmak da önemli. Ama ben bu arayışın Tunç Kurt’un öykü dilinde, öykü dünyasında önemli olduğunu düşündüm, tam da bu noktada, sorgulamayı da barındıran arayışın içinde oluşturuyor öykücülüğünü. Dört ana bölümden oluşuyor kitap. İlk bölümde daha toplumsal konulara eğiliyor, 1 Mayıs’tan Gezi direnişine, kentsel dönüşümden işadamlarına… İkinci bölüm daha deneysel öykülerden oluşuyor. Öykü kişisinin yanına kendini, yazarı da katarak anlatımının katmanlarını arttırıyor, olayın içinde öykü kişisini de yazarı da sorgulayabiliyor. “Yitik”ten “Vakur Gri X”e bu bölümün öyküleri etkileyici birer postmodern öyküye dönüşüyor. Üçüncü bölümde daha kendine dönük, çocukluktan güç alan öyküler var. Dördüncü bölümün tek öyküsü ise diğerlerinden ayrıksı duruyor. Gerek öykülerin atmosferiyle, gerekse anlatımıyla günümüz insanının görünmeyen yüzüne dokunabiliyor. Dilin kullanımına da kafa yorduğu belli oluyor ama gene de sözcük seçiminde bazen sanki acele ettiğini düşündürdü bana. İronisinden de mutlaka söz edilmeli, acının anlatımında bile gülümseten, okuyucusuna uzak bakış açısı verebilen, yılgınlığı kaldıran, öyküye kıvraklık katan ince alayını, hatta bazen mizaha kayan anlatımını yeni öykülerinde daha da ustalıkla kullanabileceğini düşünüyorum.

Fulya Bayraktar’ın ilk öykü kitabı Yuh! geçen yılın önemsenmesi gereken öykü kitaplarının arasında. Uzun yıllardır dergicilikle uğraşıyor, Lacivert Öykü Şiir dergisini çıkaran kadronun içinde yer alıyor Fulya Bayraktar. Dergicilikte insanın ne kadar çok şey biriktirdiğini, insana ne kadar çok şey kattığını iyi biliyorum, alıp götürdüklerini de elbette. Kitaptaki yirmi iki öykü de iyi bir gözlemciliğin, yaşama öykücü kimlikle bakışın kısa öyküleri. Öykülerin tamamının ana öykü kişileri kadın. Erkek egemen bir toplumun içinde var olma savaşımı veren, direnen, kimi kez kazanan, kimi kez kaçmaya çalışan, yenik düşen kadınlar. Yazarın içten, yalın anlatımı öykülerle çok çabuk bağ kurmamızı sağlıyor. Öykü kişilerini yanınızda yörenizde hissediyorsunuz, söyleşmek için öykünün bitmesini beklemiyorsunuz. Bazı öykülerde kullandığı ince alaylı anlatımsa okuyucunun öyküyle iletişim kurarken aynı zamanda öyküye dışarıdan bakabilmesini, anlatılanları aynı zamanda gözleyebilmesini sağlıyor. İhanetler, aldatmalar, yoksulluklar, yoksunluklar, yoksulluklar, geleneksel yapının kıskacı, acılara suskunlukla katlanma var öykülerde. Dil işçiliğini, özeni de söylemek gerek; betimlemelerde durağanlaşsa da genel olarak hareketli, kıvrak bir dil. Klasik öykü yapısını fazla zorlamadan ama her öyküde anlatımını yenilemenin yollarını arayarak ilerliyor yazar.

Melike Belkıs Aydın, Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nde “Dikkate Değer” seçilen dosyasını Pembe Kızıl adıyla kitaplaştırarak geçen yılın NotaBene Öykü kitapları arasında yerini aldı. Melike Belkıs Aydın da geçen yılda gözden kaçırılmaması gereken, bundan sonra yazacaklarına da daha bir dikkatle bakılacak öykücüler arasında. Üç ana bölüme ayrılan kitabın ilk bölümünde mahalle kavramından uzak apartman bloklarının arasına götürüyor okuyucusunu. Koca koca apartman blokları insanların yalnızlıklarına çare olamıyor, aksine onları yabancılaştırıyor, uzaklaştırıyor birbirinden. İlk bölümün kişileri genellikle bu bloklarda oturan, yalnız yaşayan gençler, yetişkinler. Apartman içleri yalnızlığı arttıran, dış dünyaya kapatan beton bloklarla sarılmış. İkinci bölüm gene aynı apartman bloklarının içindeki aile yaşamına odaklanıyor. Aile içindeki yabancılık, şehrin modern yaşamının, toplumsal koşulların bireyler üzerindeki baskısı çok yerinde ayrıntılarla çiziliveriyor. Birkaç sözcük, hatta oldukça başarılı birkaç diyalog yeterli olabiliyor. Üçüncü bölümse aynı dünyanın içinde diğer insanlara, aynı sokağın ev hallerine, apartman aralarındaki yaşam koşuşturmasına götürüyor okuyucusunu. Öyküler neredeyse susan, razı gelen, itiraz etmeyen, bastırılmış öykü kişilerinin bu suskunluklarına karşı sessiz çığlıklar, sessiz karşı çıkışlar oluşturmalarının izini sürüyor. Yalın ama arayışı önemseyen, günümüz kıstırılmış dünyasını açmaya çalışan bir anlatımı var Melike Belkıs Aydın’ın. Öykü dilinde de öykülemesinde de işçiliği bir kenara bırakmadığını, arayışını sürdüreceğini, yazıya kafa yoracağını görebiliyoruz.

Belleğin Bahar Temizliği öykü dergilerinde yayımlanan öykülerinden de tanıdığımız Sevtap Ayyıldız’ın ikinci öykü kitabı. Kitapta birbirinden bağımsız, bölümlere ayrılmamış on dört öykü yer alıyor. Öykülerin tamamı kadınlık hallerini, çocukluktan yetişkinliğe kadınların yaşadıkları sorunları çarpıcı, tedirgin edici bir biçimde anlatıyor. Çocuklar, kadınlar belleklerini her zaman diri tutmaya, üzerlerine gelen baskıların, sıkıştırılmışlıkların üstesinden gelmeye çalışıyorlar. Küçük bir ayrıntı, sıradan bir olay, doğal görülmesi gereken bir hak talebi insanın içini acıtan bir duruma dönüşebiliyor. Hüzünle öfkeyi, suskunlukla isyanı, sevgiyle sevgisizliği buluşturuyor öykülerinde. Anne babası götürülen iki kardeşin savrulması, zorla evlendirilmeler, yalnızlıklarına sığınanlar, ölümler, ayrılıklar keskin bir gözlem gücüyle, yerli yerinde ayrıntılarla anlatılıyor. Bazen keskin, sert olabilen, bazen şarkılarla anlatabilen, bazense çocuksu havaya bürünebilen bir anlatımı var yazarın. Ama hepsinde de okuyucusunu öyküsüne bağlamayı, irkiltmeyi, öyküden kalıcı izler bırakmayı biliyor. Kişilerini dönüştürürken, değişimlerini öykünün kurgusu içine iyi yerleştirirken okuyucusunun da bundan pay çıkartmasını, öfkeye, sevince, umuda, hüzne ortak olmasını sağlıyor. 2015’te anılmadan geçilmeyecek bir öykü kitabıydı Belleğin bahar Temizliği.

Tuğba Gürbüz Lodos Çarpması adını verdiği öyküler toplamıyla yer alıyor NotaBene öykü dizisinde. Yazarın ilk kitabı olmasına karşın anlatımındaki sahiciliğe, atmosferi oluşturabilme yeteneğine, öykü kişilerinin iç dünyalarıyla yaşamın gündelik yanlarının ayrıntılardaki çatışmasını yansıtışına, diyaloglarına dikkat çekmek gerekiyor. Herhangi bir bölümleme yapmadan birbirinden bağımsız 17 öykü var kitapta. Paris’te bir otel odasından bir Ezidi’nin yaşamına, vapur yolculuğundan ev içi hallerine, Çanakkale Savaşı’ndan Kurtuluş Savaşı günlerine geniş bir zaman ve mekân çeşitliliği var öykülerde. Tarihsel arka plan günümüz öyküsünde çok az kullanılıyor, belki bu konuya ilgi duyduğum için daha bir değişik gözle okudum tarihle öykünün buluşmasını. Tarihsel olanı, gerek diliyle, gerek anlatımıyla, öykü kişilerinin dünyalarındaki yansımalarıyla çok iyi kullandığını düşündüm Tuğba Gürbüz’ün. Diğer öykülerde bireyin sıkışmışlığını, yaşadığı zamanla, mekânla uyuşamamasını, yabancılaşmasını, kendisiyle ve çevresiyle hesaplaşmasını okuyoruz. Bu hesaplaşmayı büyük büyük sözlerle yaptırmıyor yazar, ayrıntılarla, kısa, işlevsel diyaloglarla, yaşanan anlarla, durumlarla sağlamaya çalışıyor. Akıcı, yalın bir dili var yazarın, ritmi duraksatmıyor.

Polat Özlüoğlu’nun Günlerden Kırmızı adlı ilk öykü kitabı 2015’in sonlarına doğru yayımlandı. 12 öyküden oluşuyor kitap. Gezi olaylarından Dersim’e, işkencelerde çekilen acılara, toplumsal mücadeleye, bireyin toplumla uyuşmazlığı içinde savrulmalarından direnmeye, yaşama tutunmaya çalışmasına, şiddetten sevgiye, baskı gören kadınlardan çocuklara, düşlere, umutsuzluklara, mutsuzluklara, sokaklardaki hatta evlerimizdeki tedirginliklere uzanıyoruz öykülerde. Trajik olanı, gerçeği arıyor ama görünenin ardındaki gerçeği de unutmadan. “Sen Yoktun Daha”, “Varla Yok”, “Bir Avuç Toprak”, “On Dokuzunda Lastik Ayakkabılarla”, “Abla Uyan”, “Deniz Kızı” adlı öyküler kitapta öne çıkıyor. Çoğu öyküde okuyucusunu irkiltmeyi, sarsmayı başarıyor. Klasik kurgulama anlayışını zorlamadan, anlatımını her öyküsünde geliştirip düzenleyerek, öykünün atmosferini hep diri tutarak yazıyor Polat Özlüoğlu. Yalın, keskin bir dili var, yer yer sertleşiyor, yer yer masalsı söyleyişe uzanıyor.

Sibel Öz’ün üçüncü öykü kitabı Yokuş Yukarı İstanbul 2015’in öne çıkan kitaplarından biri olarak NotaBene öykü dizisinde yerini alıyor. Sibel Öz önceki iki kitabıyla, özellikle Serçeler Ölürse’nin güzel öyküleriyle yer açmıştı kendisine. “Yarısı Gümüş” ve “Yarısı Köpük” adlı iki bölümde topladığı 12 öyküde toplumsal yaşamımızın sorunlarını gerçekçi bir bakışla işliyor. Ara sokaklarıyla, mahalleleriyle, gecekondularıyla, Taksim’iyle, Beykoz’uyla, Fikirtepesi’yle öykülerin ana kahramanı İstanbul. Gezi direnişinden, kişisel yaşamdaki direnişlerimize, toplu kıyımlardan tekil cinayetlere, cezaevi koşullarından işkencelere, kentsel dönüşümden gecekondu sorununa, bireysel yabancılaşmalardan aile içi iletişimsizliklere kadar toplumumuzun yaşadığı sorunlarla karşılaştırıyor okurunu. Bireyin toplumsal sorunlar karşısındaki duruşunu, direncini, yenilgisini, umudunu da unutmadan elbette; mahalle esnafı, mahalle arkadaşlıkları, delikanlılar, genç kızlar, kapı önündeki kadınlar ayrıntıların zenginliğiyle yer alıyorlar öykülerde. Farklı kurgulamalara yönelmiyor ama anlatım yollarını çeşitlendiriyor; bilinçakışından, geri dönüşlere, psikolojik göndermelerden, vurucu diyaloglara… Gerçekleri, toplumsal muhalefeti, siyasi duruşu öne çıkaran keskin dil sarsıyor okuyucusunu. Bunu yaparken işlevsel ayrıntılarla ince alaya da yaslanıyor yeri geldikçe, ince alayın kullanılışı da öykülere içtenlik, sıcaklık katıyor, okuyucuyu atmosferin içine çekiveriyor.

NotaBene Yayınları geçen yıl yayımladığı öykü kitaplarıyla göz dolduran bir yayınevi oldu. 2016 yılında da öykünün yayınevi olmayı sürdüreceği şimdiden görülüyor. Bu yılın ilk aylarında Mehmet Sait Taşkıran’ın Yıldızlı Gece ve Reyhan Yıldırım’ın Boynumda Bir Dize İnci adlı öykü kitaplarını okuyucuyla buluşturdu.

Sahaftan

Yeditepe yayınları

Edebiyatımızın bugününe olduğu kadar geçmiş günlerine de ilgi duyup sahaflarda kitap arayanlar, kitap karıştıranlar mutlaka Yeditepe Yayınları’nın o insan sıcağı kapaklarına rastlayacaklardır. Gerek Yeditepe Dergisi, gerekse Yeditepe Yayınları edebiyatımızın ellili, altmışlı yıllarına damga vurmuştur.12822040_10207878988666338_1748826505_n

Yeditepe Dergisi’nin ilk sayısını 1 Nisan 1950’de çıkarır Hüsamettin Bozok. 1984 yılına, 453-454. sayıya kadar, otuz dört yıl yaşatır dergiyi. Metin Eloğlu’nun Düdüklü Tencere adlı kitabının dağıtımıyla yayıncılığa da başlar. Yeditepe Yayınları otuz yılı aşkın sürede edebiyatımıza damga vuracak olan 255 kitabı yayımlayacaktır. Ağırlıklı olarak bizim yazarlarımızın romanları, öyküleri, şiirlerinin yanı sıra dünya edebiyatından çevrilen romanlar, öyküler, şiirler, antolojiler, inceleme – araştırma, gezi, tiyatro, röportaj, sanat kitapları yer alacaktır yayınevinin listesinde. Eski Varlık Yayınları’nın boyutunda kitaplardır tamamına yakını. Kitap kapakları ise bugün bile albenisi olacak kapaklardır. Çoğu kitap kapağında Sabri Berkel imzasını görürüz.

Hüsamettin Bozok Yeditepe Yayınları’nı şöyle tanımlıyor: “Yeditepe hiçbir zaman okul olmadı ama yüzü Batı’ya dönük, yenilikçi, avangard bir sanattan yana oldu. Serbest bir kürsü gibiydi.” Gerçekten de yayımlanan kitaplara baktığımızda dönemin önde gelen yazarlarıyla, şairleriyle karşılaşırız. Toplumcu gerçekçi edebiyatımızın gelişip yaygınlaşmasında önemi olduğu kadar, elli yıllarda edebiyatımızda yaşanan dönüşümlerin de toplanma merkezi gibidir. İkinci Yeni şiirinin ilk kitapları Yeditepe yayınları arasında yayımlanacaktır. Toplumcu gerçekçi kuşağın yazarlarının öykülerine, romanlarına ev sahipliği yaparken, elli kuşağı öykücülerine de kapı açacaktır.

Hüsamettin Bozok çok özellikli bir yayıncı olarak kendinden söz ettirir. Editörlük anlayışı, yazarların dünyasına duyarlılığı, kendisi üzerine yazılan yazılarda sık sık anlatılır. İşte onlardan birine göz atalım, Ülkü Tamer 2003 yılında Radikal Gazetesi’nde şunları yazıyor: “Kocamustafapaşa’da bir turşucu dükkânı vardı Hüsamettin Bey’in. Oradan kazandığı parayı yayınevine yatırır, hep içeri girerdi. İşini severek, titizlikle, coşkuyla yapardı. Tanıdığım en büyük ‘sanatsever’lerden biriydi. Yalnız edebiyat değil, müzik, tiyatro, sinema, plastik sanatlar dallarında da sadece engin bilgi değil, kişisel görüş sahibiydi. Güzel bir oyun seyrettiği gecenin sabahında gözleri ışıl ışıl gelirdi yayınevine. Yayıncılık, amatörce sevgilerin, tutkuların çok ötesine uzandığında, Yeditepe’yi sürdüremedi artık. Sanat dünyasında kişilikli bir izleyici, bir okur olarak yerini aldı.”

Yayınevinin yazarları arasında bir döneme ve sonrasında edebiyatımıza damga vurmuş imzalar var: Halikarnas Balıkçısı, Orhan Kemal, Samim Kocagöz, Umran Nazif, İlhan Tarus, Tarık Buğra, Muzaffer Buyrukçu, Tarık Dursun K., Mehmet Seyda, Feyyaz Kayacan, Necati Tosuner, Behiç Duygulu öyküde romanda bu imzalardan bir kısmı. Şairler arasında ise Fazıl Hüsnü Dağlarca, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Necati Cumalı, Salah Birsel, Metin Eloğlu, Edip Cansever, Cemal Süreya, Kemal Özer, Gülten Akın, Ruşen Hakkı, Ercüment Behzat, Hilmi Yavuz yer almaktadır.

Bir sahafta elinize geçerse, önce kokusunu içinize çekin, sonra da alın Yeditepe Yayınları’nın kitaplarını. Edebiyatla içtenlikle ilgilenen herkesin kitaplığında birkaç tane Yeditepe kitabı mutlaka bulunmalı.

Kadir Yüksel

Kadir Yüksel

1968, İzmit doğumlu. Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. İzmit'te yaşıyor. Üniversite yıllarından bugüne tiyatroyla ve yazınla uğraşıyor. Amatör, profesyonel tiyatrolarda oyuncu, yönetmen, dramaturg olarak görev aldı. Halen Oyun İstasyonu ekibiyle birlikte çalışmalarına devam ediyor. Oyunlar yazıyor, yönetiyor. Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümünde öğretim görevlisi.
Öykü dergileri yayımladı. 1998 Mülkiyeliler Birliği Şiir Ödülü'nü kazandı. 2007 yılında Foça Belediyesi Deniz Öyküleri Yarışmasında Mansiyon kazandı.
Yazdığı Oyunlar: Yeşillensin Dünya, Sırra Kadem, Kimseler Duymasın, Kitapları: Fay Boşluğu (Yazınımızdan Deprem Öyküleri), Bağzı Şeylere Öyküler
Kadir Yüksel

Latest posts by Kadir Yüksel (see all)

Tempus

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *