Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Bir Yürekte 12 Aşk…

0

Nüzhet’i, Piraye’si, Münevver’i, Galina’sı ve son eşi Vera’sıyla Nazım Hikmet’in yaşamına yön veren, onun sanatını besleyen, şiirlerine konu olan kadınlar…

15 Ocak 2017 Nazım Hikmet’in doğumunun 115. Yıldönümü, 3 Haziran 2017 ölümünün 54. Yıldönümü. Ülkemizde yıl boyu, şiirden müziğe, resimden fotoğraf sergilerine, sinemadan tiyatroya kadar değişik zaman dilimlerinde, Nâzım Hikmet’in yaşamı, yapıtları ve mücadelesi, çok çeşitli etkinliklerle anılacak.

KitapEki
KitapEki

Nazım Hikmet aşkları ile ilgili bazı bilgileri, bu yazımda sizlerle paylaşacağım.

Sabiha Hanım

Sabiha Hanım, Abdülhamit Devri’nin ünlü valilerinden birisinin kızıdır. Nazım’ın ise çocukluk çağındaki ilk aşkıdır. Nazım, Sabiha Hanım için “Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki” nakaratlı o ünlü aşk şiirini yazmıştır:

“Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki
Çok sevdiğim başına yemin ediyorum ben
Koyu bir çiçek gibi gözlerin kapanırken
Bir dakika göğsünün üstünde olsa yerim
Ömrümü bir yudumda ellerinden içerim
Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki.”

Azize Hanım

Yaş 17 ve Nazım ikinci kez aşık! Bu kez aşkı, ünlü bir doktorun baldızı olan Azize Hanım’dır. Nazım için elbette şiirsiz aşk düşünülemez.

“Rüyaya daldıran şarabın sun
Önümde gönlümle gelirken dize
Şu yanan alnıma bir kere dokun
Azize, gözleri nurdan Azize!”

Şükufe Nihal

Şükufe Nihal, çok erkeğin aşık olduğu gizemli bir kadındır. Öyle ki, Cenab Şahabeddin’in kardeşi şair Osman Fahri, ona olan aşkına karşılık bulamayıp canına kıydı. Şair Ahmet Kutsi Tecer, ona tutkundu. Edebiyatçı Mithat Sadullah Sander ve politikacı Ahmet Hamdi Başar ile evlendi. Yaşamı köşkte başlayıp huzurevinde biten şair, yazar, öğretmen Şükûfe Nihal’in ruhunun derinliklerinde yaralar açan aşk hikayeleri vardır.

Şükûfe Nihal’e aşık olan isimlerden biri de Nazım Hikmet’tir. 1920’lerde yaşamış olduğu aşkın uzun sürmediği söylenir.

Halide Nusret Zorlutuna’nın kız kardeşi İsmet Kür, Şükufe Nihal’i şöyle anlatır:

“Şükufe Nihal hemen her görenin aşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. Güzel denemezdi pek. Gözleri çukurdu ve ufaktı. Boyu hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki, zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da, bu dünyaya metelik vermeyen haliydi.”

Nüzhet Hanım

Nazım Hikmet ve arkadaşı Vala Nurettin, komünizm tutkusuyla 1921’de maceralı bir yolculukla Sovyetler Birliği’ne giderler. Burada, İstanbul Nişantaşı’nda komşu oldukları, Matbuat Umum Müdürü Muhittin Bey ve baldızı Nüzhet Berkin ile karşılaşırlar.

Nazım İstanbul’dan beri tanıyıp hoşlandığı Nüzhet Hanım’a aşık olmuştur.

4-5 ay birlikte yaşamışlar. Nazım’ı istekleriyle hayal kırıklığına uğratan kadın olarak bilinir.

“O mavi gözlü bir devdi,
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruli
hanımeli
açan bir ev.
mavi gözlü bir devdi,
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruli
hanımeli
açan eve.
Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
Dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruli
hanımeli
açan ev…”

Yelena Yurçenko (Lena)

Nazım Hikmet 1925 Eylül’ünde ikinci kez Sovyetler Birliği’ne gider, daha doğrusu kaçmak zorunda kalır. Bu kez diş hekimi Yelena Yurçenko’ya (Lena) aşık olur. Lena, Nazım’dan birkaç yaş büyük, çok okuyan, kültürlü, hoş bir kız. Nietzsche hayranı. Nazım ile dünya görüşleri uymasa da, bilinçli, dirençli havası onu etkiler.

1926 yılında evlenirler. Her ne kadar evlilikleri bazı kitaplarda doğrulanmasa da, Hıfzı Topuz ve Memet Fuat, yaklaşık iki yıl evli kaldıklarını yazar.

Piraye 

Nazım 1928 yılında Türkiye’ye döner. 3 ay tutuklu kalır. Bu dönemi şöyle anlatır, yıllar sonra:

“Kadınlarla bir daha ciddi bir ilişkiye girmemeye karar verdim. Her an hapse girebilirdim. Kesinlikle evlenmemeliydim.”

Ama karşısına Piraye çıkacaktır. Yıl 1930. Piraye Nazım Hikmet’in kız kardeşi Samiye’nin arkadaşıdır. kendisini bırakıp Paris’e giden kocası Vedat Örfi’den boşanmak üzere olan, Suzan ve Memet adlarında iki çocuğu bulunan 24 yaşında bir kadındır.

Evlenmeye karar verirler. Ama tutuklanır. Piraye’ye hapisten muhteşem şiirler yazar. Bizce Nazım en güzel şiirlerini o dönemde yazmıştır.

“Ben senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi, beni yaktırırsın, odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun ki içinde beni görebilesin…
Fedakârlığımı anlıyorsun: vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce kavanozuma gelirsin.
Ve orda beraber yaşarız, külümün içinde külün,
ta ki bir savruk gelin yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar…
Ama biz o zamana kadar o kadar karışacağız ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak iki çiçek açacak:
biri sen, biri de ben.”

Ankara Cezaevi’nde kol saatinin içini boşaltmış ve oraya karısıyla çocuklarının bir fotoğrafını koymuştur ve şu şiiri yazmıştır Nazım.

“Senin adını
kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.
Malum ya, bulunduğum yerde
ne sapı sedefli bir çakı var,
(bizlere âlâtlı katıa verilmez)
ne de başı bulutlarda bir çınar.
Belki avluda bir ağaç bulunur ama
gökyüzünü başımın üstünde görmek bana
yasak…”

Semiha Berksoy 

Semiha Berksoy, ilklerin kadını olarak bilinir. Çok zeki, cingöz, yetenekli. Operacı, ressam, aktris. Henüz 20’li yaşlarda iken Nazım Hikmet’in ‘Kafatası’ oyununda tango söyleyen kız Schiller rolünde. Nazım’la ilişkileri de böyle başlar. 1934 yılında Bursa Cezaevi’ne, Nazım’ı ziyarete gelir. Bu ziyaret nedeniyle, bir devlet çalışanı olduğu için uyarı cezaları alır. Kariyerinde engellemelerle karşılaşır. Bütün bunlara rağmen birbirlerine ilgi duyarlar. Ama bir yandan da Nazım’ın aklı Piraye’dedir. Nazım’a göre ise, aynı anda iki kadın sevilebilir!

Aralarında derin bir tutku oluşur. Semiha Berksoy, bu tutkudan Berlin Müzik Akademisi’ne kaçarak kurtulur. Nazım ona “ben istemezsem gidemezsin ama sana izin veriyorum. Çünkü sesin çok güzel.” der. 1940’ta, yurduna döndükten sonra Çankırı Hapishanesi’ne gider ve başka bir adama aşık olduğunu Nazım’a söyler. Nazım da “evlenme, buradan çıkınca seninle oturacağım” der. Ama Nazım’ı dinlemez ve Semiha Berksoy evlenir, Kocası da, Nazım’la çok yakın arkadaş olur. Ama Nazım’ın Semiha Berksoy’a olan aşkı, dostlukla birlikte ölene kadar sürdüğü söylenir.

Suat Derviş 

1935 yılının sonlarında gençlik arkadaşı Suat Derviş’le karşılaşır. Derviş, bu kez ona ilgi gösterir. Birlikte Çamlıca sırtlarına çıkarlar. Şubat ayında yağan karın erimesiyle oluşan çamurlara bata çıka dolaşırlar, sohbet ederler, yakınlaşırlar.

Eve dönünce ayakkabı ve pantolonun çamurlu halinden, Piraye şüphelenir, durumu anlar. Bunun üzerine, Piraye, bir kova suyu üzerine döküp, soğuk bir şubat akşamında balkona çıkar, ‘zatürree olup öleyim’ der. Nazım güç bela onu içeriye alır.

Suat Derviş’in o dönem kendisini beğenenlere yüz vermeyen, asi ve biraz da şımarık hallerini Nazım, şöyle döktürür dizelere;

“Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;
Bir kere eğemedim bu kadının başını.
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.
Cevapları öyle heyecansız ki onun,
Kaç kere iman ettim, hiçliğine ruhunun.
Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi
Güzelliğin önünde, dolup, çarpmalı kalbi
Ne mehtabın aksine yelken açan bir sandal
Ne de ayaklarında kırılan ince bir dal
Onun taştan kalbini sevdaya koşturmuyor.
Bir çiçeğin önünde bir dakika durmuyor…”

Cahit Uçuk

Nazım, Akşam gazetesinde Orhan Selim takma adıyla yazılar yazmaktadır.

22 Ocak 1955 yılında duygusal bir yazı kaleme alır. Birkaç gün sonra gelen okur mektuplarından biri, bir o kadar duygu dolu ve adeta onu etkilemek için yazılmıştır. Bu kişi öykü yazarı olan Cahit Uçuk’tur.

Henüz 24 yaşında ve oldukça güzel bir kadındır.

Cahit Uçuk “Aramızda ruhsal bir yakınlık ve minnet dolu bir beraberlik oldu” derken; Nazım, Piraye ile barışmak istediği dönemde, Memet Fuat’a yazdığı mektupta “Ben o hadiseye annenin beni sevmediği şüphesine kapılıp atılmışımdır. Annenin beni ihmal ettiği ya da bana öyle geldiği zamanlarda bu bahiste kötü şeyler yaptım” diye yazar.

Nazım aslında tüm bu yaşadıklarını dizelerinde dile getirmiştir.

“sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın”

Münevver Andaç

1948 yılının Ekim ayında yazar Peride Celal ile beraber dayısının kızı Münevver de gelir. Aslında Piraye ile evlendiği günlerde, Fransa’dan dönen Münevver ile kısa bir yakınlaşma yaşansa da, Münevver ressam Nurullah Berkle evlenmiş, bir de kızı olmuştur.

Kendisinden 15 yaş küçük kumral saçlı, yeşil gözlü kadınla yazışmalar, gidip gelmeler, derken tutkulu bir aşk başlamıştır.

Ona yazdığı ilk şiiri Sen’dir:

“sen esirliğim ve hürriyetimsin,
çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,
sen memleketimsin.
Sen ela gözlerinde yeşil hareler,
sen büyük, güzel ve muzaffer
ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin…”

1948’de Piraye’den boşanma kararı alır. “Bütün bu olup bitenlere rağmen en yakın iki insan olarak kalacağımızı biliyorum. Ömrümün en güzel senelerini, en iyi eserlerini, sana borçluyum. Onlar manen ve maddeten senindir.” der.

Eşinden boşanacağını söyleyen Münevver, karar değiştirir. Cezaevine de gelmez. Bu Nazım için büyük bir darbe olur. Nazım tekrar Piraye’ye mektuplar yazarak barışmak isteğini dile getirir. Affetmesini ister:

“Pirayem, kızıl saçlı bacım benim, seni arkadan bıçakladım. Bir damlası damarlarımdaki bütün kana bedel kanınla boyandı elim. Gel de beni bir daha yalnız bırakma. Eteklerinden öperim.”

Nazım, af yasası çıkmayınca 7 Nisan 1950’de açlık grevine başlar. Piraye hem bu durumdan, hem de yazdığı mektuplardan etkilendiği için ziyaretine gelir, aynı anda Münevver de cezaevine gelir. İşte bu Nazım ve Piraye’nin son karşılaşması olur.15 Temmuz 1950’de tahliye olur Nazım. Piraye’den 23 Mart 1951’de boşanır. 3 gün sonra Münevver bir oğlan doğurur. Nazım oğluna çok sevdiği üvey oğlu Memet’in ismini verir.

Galina Grigoryevna Kolesnikova

Nazım, 1952’de Çin’de geçirdiği ilk kalp krizinden sonra Moskova’ya döner ve hayatına doktor Galina girer. Tüm kadınlar gibi Nazım’a vurulmuştur. Nazım’ın doktoru, yardımcısı, tercümanı, arkadaşı olur. 7 yıl süren bu ilişkiye yazılmış şiirler yoktur. Ama Nazım’ın 8 milimetrelik kamerasıyla Galina’nın çektiği görüntüler vardır.

Vera Tulyakova

1955’te hazırladığı bir film için yardım istediği kendinden 30 yaş küçük sarışın genç bir kızdı Vera. İlk görüşte Nazım’ın kalbine girmişti. Ama Evliydi ve bir çocuğu vardı. Eşinden ayrıldı. 18 Kasım 1960’ta Nazım’la evlendi. Artık Nazım’ın tüm şiirleri Vera içindi.

Vera’nın Uykudan Uyanışı

“uyandın gülüm
iskemleler uyandı
köşeden köşeye koşuştular
masa da öyle
doğrulup oturdu kilim
nakışları açıldı katmer katmer
ayna seher vakti gölü gibi uyandı
açtı kocaman mavi gözlerini pencereler
uyandı balkon
toparladı bacaklarını boşluktan
tüttü karşı damda bacalar
kaldırımlar akasyalar ötüştü
bulut uyandı
attı göğsündeki yıldızı odamıza
evin içinde dışında uyandı aydınlık
doldu saçlarına senin
dolandı çıplak beline ak ayaklarına senin”

Vera’ya

“Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm”

Selma Sayar
Selma Sayar

Latest posts by Selma Sayar (see all)

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *