Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Bu Dünya Soğuyacak

0

Kesinlikle söylemek gerekiyor ki okur, Murat Saat’in zihninin berraklığına, düş dünyasının zenginliğine benim gibi imrenecek belki. Bir ömürlük tutsaklığın, tecridin yutamadığı aklına ve gönlüne hayranlık duyacak, belki değil mutlak.

Neredeyse iki yıl evvel R. bir kitap getiriyor bana. Belki vitrine (hayli başarısız bulduğum kitap kapağına) odaklanan çiğ bakışımdan, belki yazarın adını ilk kez duyduğumdan ilgimi çekmiyor pek. Şöyle bir karıştırmakla yetiniyor, arka kapaktaki “öykü” sözcüğünü de gördükten sonra kitabı alıp öykü kitaplarını sıraladığım raflardan birine sıkıştırıyorum. Bu sıkıştırma işinden sonra da neredeyse iki yıl boyunca o raflara çeşitli vesilelerle kim bilir kaç kez bakmama rağmen bir daha görmüyorum kitabı. Öyle ilgisizim ona karşı.

KitapEki
KitapEki

Derken, oturduğum yerden parmaklarımın belki de hareket denemeyecek kadar ufak hareketlerinin yardımıyla gerekli gereksiz nice bilgiye eriştiğim akşamların birinde, parmaklarımın arasından bir haber çarpıyor gözüme: “Tutsak yazar Murat Saat’i kaybettik.” (Ben parmaklarımın belki de hareket denemeyecek kadar ufak hareketlerinin yardımıyla gördüğümü, sevindiğimi, öğrendiğimi, acıdığımı yukarı kaydırarak unuta unuta yuvarlanıp giderken bir hayat yaşanmış da sonlanmış bile demek. Sahi, yaşanmış bir hayat mı Murat Saat’in ki?) İlginçtir, kitaba kayıtsızlığıma (artık “ettiğim haksızlığa” demek daha doğru) rağmen bu isim bana tanıdık değil bilindik geliyor. Kalkıp neredeyse iki yıl boyunca çeşitli vesilelerle kim bilir kaç kez baktığım rafların önüne gidiyor, kitabı çekip alıyorum sıkıştırdığım yerden. (Ne yalan söyleyeyim, kapağı hâlâ itiyor beni.)

Kitabın ikinci yaprağındaki kısacık özgeçmişten, yazarın benim ömrümden bir yıl az süredir (bir ömürlük bir süredir) hapishanede olduğunu öğreniyorum. Böylece kardeşim oluyor Murat Saat’in mahpusluğu. İçimde müthiş bir ezginlikle sayfaları çevirmeye, öyküleri okumaya başlıyorum ama dikkatim yazılandan ziyade yazanda hâlâ. Zihnimde kısacık özgeçmişteki o cümle, “1992 yılından beri siyasi hükümlü olarak hapishanelerde.” cümlesi çınlıyor. Murat Saat’i bilmek isteğiyle bir araştırmaya girişiyorum, parmaklarımın belki de hareket denemeyecek kadar ufak hareketlerinin yardımıyla. Aradığımın ne olduğunu bilmediğim için başarısız bir girişim oluyor bu. Sadece on sekiz yılı dışarıda geçmiş kırk beş yılın aranıp bulunacak neyi olabilir? Nihayet dikkatimi, zihnimde çınlayandan uzunca bir boğuşma sonucu söküp alarak kitaba yöneltmeyi beceriyorum.

İçindekiler kısmından ve editör Sedat Demir’in arka kapaktaki tanıtım yazısı sayılabilecek kısa mektubundan anlaşılacağı gibi Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım mısın? bir öykü kitabı. Fakat üçüncü öyküden sonra, alışılmış anlamda bir öykü kitabı olmadığını sezdiren bir öykü kitabı. (Öykülerden mürekkep bir roman, derim bana sorarsanız.) Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım mısın? üç bölüme ayrılmış bir kitap, her bölüm ismini, içinde barındırdığı öykülerin birinden almış. Bu öykülerde, birbiriyle ilişkisiz karakterler yok denecek kadar az. Bütüne bakıldığında, kişi kadrosundaki bağlantıların okuyucuya açık seçik gösterildiğini söylemek mümkünse de yazarın, bu bağlantıları göstermek yerine sezdirmeyi tercih ettiği öyküler de var. Kişiler arasındaki ilişkileri takip etmek okuru biraz zorlayabilir ama bir karakterle başka bir öyküde tekrar karşılaşmak son derece keyifli.  Örneğin; Ne Yapmışım ki Ben’de tanıdığımız “düz sarı saçlı, bir ayağı hafif aksak” Filiz’in, ilerleyen öykülerde kimin kolunda yürüdüğü dikkatli okurun gözünden kaçmamalı. Musa’nın Zincirleme Alçalma Eksi Bir’de anahtarla kolayca girdiği evin daha evvelki hangi öykünün de mekânı olduğunu hatırlamak da yine okurun işi. (Sahi, polis İlker’in öldürdüğü genç kız kimdi? Peki, Necmi Abi’nin bir günlük sevgilisi Şehnaz’ın nasıl öldüğünü bilebilecek tek kişinin, oturduğu güvertede sigara istediği adamı nereden tanıyoruz?)

Öyküler arasındaki bu ilişkiden sonra, kitabın üzerinde durulmaya değer bir diğer yanı ise seçilen mekânlar. Bir insanı bebeklikten çocukluğa, çocukluktan ilk gençliğe, nihayetinde yetişkinliğe taşıyacak kadar uzun yıllar boyunca hapishanelerde (daha açık ve hınçla söyleyelim: F tiplerinde) ele geçirilmeye, yok edilmeye çalışılmış dimağnın isyan bayrağı sanki bu mekânlar. Buenos Aires, Uruguay, Şili, Peru ve dünya üzerindeki varlığını bu kitapla öğrendiğim başka şehir ve ülkenin bir mahkûmun öykülerinde isim olarak geçmesi bile, bana kalırsa, tecrit politikasının insan zihnini ele geçiremeyeceğini ve Murat Saat’in özgür bir tutsak olduğunu ispat için yeterli. Mekânlar, analizi elbet ruh bilimcilere kalsın ama, hapsedilmiş yazarın uzak yerler özlemini (hasret diye değiştirmeli bunu, yirmi beş yıl boyunca duyulan özlem değil hasrettir ancak) dışa vurması açısından ayrıca önemli. (“1992 yılından beri…”)

Öykü kahramanlarından biri olan Filiz’in, çocukluğundan yadigâr bir gizi çözmek üzere, yazarın çocukluğunun geçtiği Samsun’a gitmesi de yine mekân seçimlerinin tesadüfi olmadığının ve hasretin göstergesi. Samsun’da geçen öykülerin bir diğerinde, Taş Bina’da yazar, yakında liseyi bitirecek gergin ve umutlu bir erkek çocuğunu (belki kendi gençliğini) konuştururken okurun, Murat Saat’in bir anısını dinlediği hissine kapılması muhtemel. Öykünün kahramanı olan liseli Murat ile arkadaşlarının hemen her gün geçtikleri yolda “konuşmaktan ve şaşırmaktan” bıkmadıkları iki yer var: Ofis ve Havza Cezaevi. Murat’ın (yazar olan değil, öykü kişisi olan Murat’ın veya her ikisinin de) o hapishaneden çıkarılıp duruşmaya götürülen bir mahkûmu izlediği günü anarken “O zaman anlamadığım ne varsa şimdi anlıyorum.” demesi de bu hissi perçinliyor.

Kitabın ikinci bölümünde ise, birinci ve üçüncü bölümün aksine, çoğu öyküye mekân olarak hapishane seçilmiş. İlk bölümdeki ferahlığın, ikinci bölümde yerini bunaltıya bırakması bundan. Özellikle Biri Bana Baksın her şeyiyle, öncelikle adıyla ve hele ki kasvetiyle, tam bir hapishane öyküsü: Duvar, parmaklık, duvar, masa, duvar, göz, duvar. (Hapishanede duvardan bol ne var?) Demiş ki anlatıcı: “Bir şeye yeterince bakarsan, bir gün, bir ay, bir yıl… O da sana bakar.” (Geceleri duvarda devasa bir gözün belirmesinin sebebi buymuş demek.) Demiş ki anlatıcı: “Sanki hep burada oturuyordum.” (“1992 yılından beri…”) Demiş ki anlatıcı: “Sanki hep burada oturacakmışım.” (Ağırlaştırılmış müebbet.)

Son olarak, öykülerin aynı kaynaktan doğmaları bakımından kardeşliğinden ve olayların fonuna yerleştirilen mekânlardan sonra, tek tek öykülerin değilse de bu öyküromanın üslubundan, havasından bahsetmekte yarar var. Kesinlikle söylemek gerekiyor ki okur, hapishanede yazıldığına inanılamayacak kadar canlı ve hür sayfaları çevirecek. Murat Saat’in öfkeyi, yılgınlığı, şikâyeti dilinden ve belli ki gönlünden (her şeye rağmen, diye vurgulamalı burayı) uzak tutabilmişliğine şaşıracak. Zihninin berraklığına, düş dünyasının zenginliğine benim gibi imrenecek belki. Bir ömürlük tutsaklığın, tecridin yutamadığı aklına ve gönlüne hayranlık duyacak, belki değil mutlak.

Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım mısın?‘ı elime ne yazık ki “Tutsak yazar Murat Saat’i kaybettik.” haberinden sonra alıyorum. Murat Saat’in yaşadığını, ölümüyle öğreniyorum. Benim ayakta durmayı yeni yeni becerebildiğim yılda, onun bir daha hiç uzun bir yolda yürüyememek üzere “çift katlı, yüksek güvenlikli” bir odaya atıldığını, ölümünden sonra. (Kimi kimden korudular?) Kitabı nedense yerine koyamayıp bekletiyorum birkaç gün. Sonra, neyin çağrışımıyla bilmem, bir şiir düşüyor aklıma. Bazı dizelerini yazarın o beş satırlık özgeçmişinin altına, hayatının altına yazıp kitabı öykü kitaplarının değil, romanların olduğu raflardan birine kaldırıyorum. Hüzünle gülümsüyorum.

“Diyelim ki hapisteyiz
yaşımız da elliye yakın
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârlarıyla
yani duvarın ardındaki dışarıyla
Yani nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak”

  • Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım mısın?
  • Yazar: Murat Saat
  • Türü: Öykü
  • Baskı Yılı: 2. Baskı Ocak 2018
  • Sayfa Sayısı: 259 Sayfa
  • Yayınevi: Dedalus Kitap
Sezen Eylül Doğru

Sezen Eylül Doğru

1991 Ankara doğumlu ve Ankara'da yaşıyor. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni. En çok kedisini, sonra kitap okumayı, sonra da yürüyüş yapmayı seviyor...
Sezen Eylül Doğru

Latest posts by Sezen Eylül Doğru (see all)

Tempus

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *