Responsive banner image
 

Bu topraklardan bir Ahmed Arif geçti…

0

Belki de aşk böyle bir şeydi onur, gurur dinlemezdi, çekip gitmesine izin vermezdi, zaten tutarlı olmaya hiç gelmezdi.

Ahmed Arif’i, Leylim Leylim: Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar kitabıyla anmış olacağım. Ama kitaba geçmeden önce Ahmed Arif’in bendeki yerini anlatmam gerek. İçinde yaşadığım coğrafi bölge ve yetişme koşullarım her daim batıyı örnek almamda önemli rol oynamıştır. Sanatın, edebiyatın, müziğin, şiirin modernleşme çabasında batıda asil ve güzel durduğunu, doğunun ise buna ket vurduğunu düşündüğümden olsa herhalde gerek türkülerimize gerekse Köy Enstitülü ya da Anadolu yazarlarına ve şairlerine uzak ve ön yargılı durmuşumdur. Sadece ülkemizde değil dünya edebiyatına bakış açımda böyleydi. Okumada hep batıdan gittim çok değil bir iki seneye kadar yettiğini düşündüm. Düşünemediğim şey kök ilişkisiydi. Bugün hâlâ anlamamakta ve kabullenmemekte direttiğimiz doğu ve batı birleşmedikçe bir bütün olmayacağımız, eksik kalacağımız, aslında toprak olgusunu bizi ileriye götürecek hafızanın temelinin Anadolu olduğunu, okumalarımla beraber açılan algımdan öğrendim. Evet eksiktim. Yapmaya çalıştığım şey ön yargılarım yüzünden amacını aşıyordu. Nitelikli okumak bunun için önemli, bir yerden sonra amacın ne olduğunu anladım. Doğu yanım, hâlâ eksik olmasına rağmen o dönem bir dostum sayesinde eksik olan yanımı türkülerle ve şiirlerle tamamlamaya çalıştım. Ahmed Arif’i o zaman tanıdım. Şiirlerini kendi sesinden güzel okumayı başaran usta şairlerden biri…

KirmiziKedi_5

Ahmed Arif’in Nâzım Hikmet, Cemal Süreya, Orhan Veli ve Cahit Külebi başta olmak üzere birçok şaire hayran olduğu, onlardan beslendiği bilinir. Kendisi, şiirlerinin lisedeyken bir dergide Neyzen Tevfik’le aynı yerde ve değerde yayımlandığını, “maviye maviye çalar gözlerin yangın mavisine…” de olduğu gibi şiirlerini eksik kaldığı, tamamlanmadığı gerekçesiyle yirmi yıla yakın beklettiğini anlatıyor. Tarihe, “Muğlalı Olayı veya 33 Kurşun Katliamı” olarak geçen ve olaya istinaden yazdığı Otuz üç Kurşun ya da Adiloş Bebenin Ninnisi gibi yaşanmışlıkları, acılarla bezenmiş, sarmalanmış ve birçok müzisyen tarafından bestelenip söylenmiş şiirleri olduğunu da biz biliyoruz. Şu an günümüzde halen düşünce suçu nedeniyle tutuklanan aydın-yazar-şair tayfasında o da nasibini alanlardan. Gençliğinin en güzel zamanları hapiste geçti ve çıktıktan sonrada kimsenin iş vermemesi nedeniyle de açlıkla sınandığı zamanlar geçirdi. Okumaya doyamadığı yazarlar Dostoyevski, Tolstoy, Emile Zola… En sevdiği roman ise Andre Malraux’nun İnsanlık Durumu. Müzik zevki ise ilginç, Beethoven’ın 9. Senfonisi ve Schubert’in “Dünyayı Dolaşan Şarkı”sı. Bunların yanında halk müziği ve Ruhi Su’ya olan hayranlığı da cabası… Yılmaz Güney’i hapishanede ziyaret edecek kadar sever, Yılmaz Güney de Ahmed Arif’i “Arkadaş” filminde şiirini okuyacak kadar benimser. Son elli yılın kitabını yazdı diyenlere de “Nâzım Hikmet’in memleketinde böyle laflar edilir mi?” diyecek kadarda mütevazı.

Kitaba gelecek olursak; malumunuz Ahmed Arif’in delice tutkun olduğu Leylâ Erbil’e gönderdiği 1954-1959 dönemi ve en sonda 1977 yılı mektuplarını içeriyor. Mektuplardan Ahmed Arif’in sürgün günlerini, ülkenin içinde bulunduğu siyasi ortamı, içsel dünyasını, en çoklukla onurun, gururun hak getirdiği bitmek tükenmek bilmeyen “saplantılı” aşkına şahit oluyoruz. Yazarlığına şairliğine söyleyecek sözüm yok ama âşık Ahmed Arif ne çok yordu beni. Bu ne tutarsızlık bu ne zavallılık… Dün aşkından ölüyorum dediğin kadına, bugün başkasıyla evlendiği için etrafında kıyısında köşesinde bulunmak adına kardeşim demeler, düğün hediyesi olarak “kaburgamın altın parçası ruhum mısra çekiyorum haberin olsun” sözlerini içeren Suskun şiirini göndermeler falan… Annesinin kendisine kız bakmasına müsaade etmesi, onlardan biriyle evlenmesi çocuk yapması vs. neresinden bakarsan bak ahmakça…

Tüm bunlar yaşanırken kitapta şöyle bir bölüm var:
Sevgide ‘vermek’ vardır Leylâ. Vermek. Ve bunu anlamak… Yoksa senin sorduğun gibi ne yalnızlık, ne merhamet, ne iki acısının itisi… Herhangi bir kadından şu veya bu yolla alabileceğim şeyler için senin ne merhametini ne de nefretini tahrik etmek eşekliğine yahut zavallılığına düşmem. Bana karşı alakan yalnız dostça bile olsa bu bir merhametten doğmasın. En nihayet iki arkadaş olalım ama bana acımanı istemiyorum” diye yazmış fakat durum içler acısı acınası… Mektuplar sevgilim-dostum-kardeşim çıkmazında ruhumu kanırttı. Belki de aşk böyle bir şeydi onur, gurur dinlemezdi, çekip gitmesine izin vermezdi, zaten tutarlı olmaya hiç gelmezdi. Belki de aşk Ümit Besen gibi “nikâhına beni çağır sevgilim” diyebilmekti. Eğer bunun adı aşksa, bana rağmen sevdiğim adamın başka kadınlara dokunduğunu düşüneceğim ve bunu da kabulleneceğim kadar âşık olmadım diyebilirim. O yüzden Ahmed Arif’i dolayısıyla mektupları anlayamıyorum. Esasen bu mektuplardan oluşan kitapları okuma işini Kafka’nın Milena’ya Mektuplar’ında bırakmalıydım. O zamanda belirtmiştim, başkasının aşkını ya da rutinini okumak ona değer verenler için önemlidir. Değer verdim okudum, lakin kafamdaki Ahmed Arif duruşu değişti. Buna mektupların karşılıklı yazışmalar halinde olmayışı da etken olabilir. Leylâ Erbil’in mektupları yok mesela. Belki Ahmed Arif’i böyle tutarsız davranmaya iten Leylâ Erbil’di. Dost tavrından taviz vermeyen bir kadın olarak lanse edilmiş olsa da ben olayın iç yüzünün bu kadar masum olduğunu düşünmüyorum. Böylesi mektuplara dost gözüyle bakan bir kadın, tepki göstermeli kesip atmalıydı ya da aşkına karşılık vermeliydi diye düşünüyorum. O ikisini de yapmamış, çünkü Leylâ Erbil’i yazmaya yüreklendiren ve dergilerde yazılarının yayınlanması için mücadele eden Ahmed Arif’ti. Zaten Ahmed Arif’in beş mektubuna karşılık (bir zahmet) bir mektupla geri dönüş yapmasını, ateşi sürekli körüklemesini sönmesine izin vermemesini, çıkar ilişkisine bağlıyorum ve kendisini Ahmet Arif’in deyimiyle zalim Leylâ olarak tanımlıyorum. Yahu her şey bir yana muhafazakâr ilerici, sadece batıya ve onun dayattığı yaşam tarzına göre fikirlerini şekillendirip yazılarında toplum için kaygılanıyormuş gibi görünürken, esasen bireysel kaygılar taşıyan Leylâ Erbil’in, Ahmed Arif gibi Anadolu âşığı ve köyü kente tercih eden, sosyalist; yaşam kaygısı değil, varoluş kaygısı taşıyan birey değil, toplum için düşünen biriyle aşk dışında bir araya gelmesi mümkün değildi. Aşk yoktuysa ikisini bir arada tutan neden neydi öyleyse? Sonuç olarak mektupların bize yansıtıldığı şekli değil, kaleme alındığı anın gerçekliği ve iki kişi arasında yaşanan şeyin gizemi çıkıyor ortaya. On yıl kadar önce tanıdığım birisi “iki kişi arasında ne yaşandığını yalnızca o iki kişi bilebilir” demişti. Gerçekten de öyleydi.

Kitabın dili ve üslubu doğal olarak Ahmed Arif’in üslubu. Biraz hatta fazlasıyla ağzı bozuk bir anlatım. Sevmedim. Can Yücel’de de bu ağzı bozukluk vardır fakat yakıştırıyorum ben Can babaya. Çünkü otobüs duraklarında, düğünlerde patlayan bombaları, beş yaşında tecavüzden ölen çocukları, kadın cinayetlerini dahası toplumsal olayları onunda deyimiyle bu kadar orospu çocuğunu küfürsüz nasıl anlatabilirsin! Orası kabul. Ya Ahmed Arif? Belki de aşk mektuplarında küfür içeren kelimeler romantizmin doğasına ters geliyor ondan sevmedim. Yani mektubun bir yerinde “ben cehennem çarklarından kurtuldum üşüyorum kapama gözlerini” diyeceksin diğer yerinde “seni bana getirmeyen Ahmed Arif’in geçmişini…” diyeceksin. Belki benim küfür ve argo anlayışıma ters bilemiyorum. Ama genel olarak Ahmed Arif’i şiirlerinde saatlerce anlatamayacağınız bir duyguyu tek kelime ile ifade edebilmeyi başaran, dizelerindeki sadelikle içtenliği bir arada yansıtarak kendisine hayran bıraktıran şair olarak tanımlarım. Bu topraklardan bir Ahmed Arif geçti. Kendisinin de deyimiyle “bir daha hiç bir ana doğurmaz seni. Bir daha hiçbir cihan bulamaz seni”… Sessiz bir gecede gökyüzüne bakarken Le Trio Joubran- Masar fon müziğinde kendi sesinden “hani kurşun sıksan geçmez geceden” şiirini dinlemenizi tavsiye ederim. Kendinizi birden “acı geçiyor, acı geçiyor elbette de acı çekmiş olmak geçmiyor” diye tekrarlarken buluyorsunuz.

Kitaptan Altını Çizdiklerim:

-Şunu da bir iyi belle: Benim için çok mühim olan, sana âşık olmak veya âşık olmadığımı bağırıp yırtınmak değildir. Aslonan, seni kırmamak, üzmemek, kaybetmemektir. Anladın mı canım?

-Benim her şiirimde varsın ve olacaksın. Ama dünyanın en dehşet şiiri bile “sen” olamaz. Bunu yaşamak gerek. En asıl gerçek bu işte.

-Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade baş dönmesini bulurum.

-Öpüyorum ama doyamıyorum. Mutluluk ya da cehennem bu galiba. Sana doymak, korkunç ahmaklık olur. Hadi gel…

  • Leylim Leylim
  • Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar
  • Yazar: Ahmed Arif
  • Türü: Mektup
  • Basım Tarihi: 2016
  • Sayfa Sayısı: 240 Sayfa
  • Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Gül Ulucan Ekmen

Gül Ulucan Ekmen

1980 Ankara doğumlu. Üniversite eğitimi için geldiği İzmir’de yaşamaya devam etti. Uzun seneler Taekwan-do sporu ile uğraştıktan sonra hakemliğe geçiş yaptı. Ayrıca pilates eğitmeni ve vücut geliştirme antrenörü olarak çalıştı. Artık kendisi için spor yapıyor.
Gül Ulucan Ekmen kitapla ilişkisini şöyle anlatıyor; "Kitap insanı kendine çağırır. Kahve-kitap-huzur ve bolca hayal… Okudum okudum derken okuduklarım yetmemeye başladı. Sonra yazarın yaşantısından, ruh haline, bu kitabı yazma nedenlerinden, kitabın elime geçen evrelerine kadar analizler yapmaya başladım."
Gül Ulucan Ekmen

Paylaş

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *