Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Buda kadar dingin ve sabırlı, Zorba kadar coşkulu ve tutkulu

0

Ünal Ersözlü; Beni bu kitabı yazmaya iten ya da kışkırtan, tam hayatın kendisi. Bugüne kadar esas olarak kendimi, daha çok hep şiirle, gündelik hayatın içinde de gazete yazılarıyla ifade ettim. Ama bazen şiir dışında da, yeni yollarla buluşmak gerekiyor.

Her şey kötüye giderken insanın kendini iyiye doğru yönelmesi ne kadar zorsa büyük şehirlerin karmaşası, küçük şehirlerin insanı kendinden bile muhafaza eden hallerinin içinde insanın kendini hatırlaması oldukça zordur. Gazeteci yazar Ünal Ersözlü’nün yazdığı “Dört Gün Buda, Üç Gün Zorba” kitabı hakkında konuştuk.

KitapEki
KitapEki

Öncelikle şu anda nerede yaşıyor ve ne işle uğraşıyorsunuz?

İzmirliyim. Şu an İzmir’de yaşıyorum. Ama daha önceki yıllarda İstanbul ve Antalya’da da yaşadım. Uzun yıllar gazetecilik yaptım, iletişim sektöründe farklı görevlerde bulundum.  Köşe yazdım. Gazetelerin Ege ve Akdeniz Temsilcilikleri görevini üstlendim. Televizyon programcılığı yaptım. Ayrıca şiir alanında emek verdiğim uzun yıllara dayalı bir sürecim oldu. Türkiye’de Yunus Nadi vb. gibi, değer verilen şiir ödüllerine layik görüldüm. Sonuncusuyla birlikte yayımlanmış sekiz kitabım var. Yazı serüvenim kendi yolunda sabırla, sevgiyle ilerliyor.

Şu anda, gazeteciliğe ara vermiş durumdayım. Farklı sektörlerde konumlanan önemli bir grubun (Saya Grup) kurumsal iletişim direktörlüğü görevini yürütüyorum. Ayrıca yazıyorum. Yayımlanmayı bekleyen şiir dosyalarım var.

Kitabınız gerçek anlamda bir bilgi birikimi kitabı ama bunu insanlara çok mütevazi bir üslupla sunuyorsunuz? Bu bir tercih midir? Öğretmen olmaktan çekinmek midir?

Bu yaklaşımınız için çok teşekkür ederim. Çok bilmeyi hiçbir zaman sevmedim. Açıkcası hakikat arayışının, yazının ve şiirin mütevazı bir yolcusu olabilmek benim için hep daha sahici, daha dokunaklı bir tercih oldu. Şöyle bir bakarsanız, zaten herkesin her şeyi çok bildiği ya da bildiğini sanabildiği bir dünyada yaşıyoruz. Belki insanlar, niyet odaklı böyle olmasını istemiyorlar, ama koşullu ya da çerçevesi çizilmiş bilgiyle, o kadar şartlanmışlar ki, tuhaf bir biçimde çok bildiklerini sanıyorlar. Saf, bilgi kirliliğinden etkilenmeyen bir zihinle karşılaşmak çok zorlaştı. Ben her zaman bilmediğimi bildim, bu da belki sahici bir şekilde bilmeye başlayabilmek için, en anlamlı yol olarak görülüyor. Çünkü insanlığın binlerce yıldır biriktirdiği insanlık serüveni; o kadar derin, o kadar dolu, o kadar gizemli ki; hepimizi yeniden öğrenmeye, yeniden düşünmeye, kalıplaşmış zihnimizden uzaklaşmaya kışkırtıyor. Ama bunu yakalamak ve hissetmek gerekiyor. Belki de bilgi kadar, ruhsal aydınlanmanın, sezgilerimizin, hislerimizin peşine düşmek gerekiyor. Ayrıca hayatım boyunca hep öğrenci olmayı tercih ettim. Öğretmenlik bana göre değil. Ben ‘öğrenciliğin öğretmenliğini’ yapmaya talibim. Bu kitapta da bunu denedim. Hayatın iyi bir öğrencisiyim. Amacım öğrencilikte ustalaşmak.

Peki kitapta uzun uzun anlattığınız meseleyi ben size sorayım, sevgi neydi? Nedir? Ne oldu?

Aslında, insan sevgisi, günümüzde üzerinde çok konuşulan bir kavram olmasına rağmen; aynı oranda içi boşaltılan bir hale geldi. Oysa gerçek anlamda ‘sevgi’ sözcüğünden; öyle kolay bir şeyler ummak, insanın günümüzde sevginin tam karşılığını verdiğini düşünmek; hepimiz için yanıltıcı.  Çünkü sevgi sözcüğünün karşılığı çok daha derinlikli. Çok daha dokunaklı. Filozof John Locke’un yıllar önce dediği gibi; doğumdan sonra, insanın zihni bir “Tabula Rasa”, yani boş levha. Belki bembeyaz bir sayfa. Bu boş levhaya ya da bembeyaz sayfaya bırakılan sevgi tohumu, tamamen Tanrısal bir özellik taşıyor. Sevgi aktif bir güç. Örneğin bir insanı seviyorsunuz; aşk değil, sevgi duygusu ile sarıp sarmalamak istiyorsunuz. O insanın hayatına karşı eğer aktif bir ilginiz yoksa, sevginiz daha çok narsistik bir temelde şekillenmiş oluyor. Çünkü sevgi bir etkinlik. Sizin sevgi gücünü harekete geçirmeniz gerekiyor. O güzel duygunun sizden başkalarına geçmesi gerekiyor. Ayrıca en önemlisi ‘öteki’ni de sevebilmeniz. Öteki’ni sevmeyi bilmeden, sevgiyi geliştiremezsiniz. Hayatın sorularının, hiçbir hakiki yanıtına, sevgi kavramına yaslanmadan ulaşamayız. Sevgiden uzaklaştıkça, uzun ya da kısa vadede; hayatın yorgun, umutsuz, insansız, ıssız varlıkları haline geliriz. İnsan hayatının, yeryüzünün, inançların, kozmosun kendi içindeki akışının, evrendeki tüm yasaların özünü oluşturan, tamamen insan sevgisidir. İnsan, kendisinde bir tohum olarak bulunan; tanrısal planın parçası olan sevgiyi, çoğaltıp, büyütmediği sürece; insan olma serüvenine, kendisine yabancıdır. Yabancılaşır. İnsanın tüm karamsarlıkları karşısında, zafer sadece sevgiye sarılmakla gelir. Ama günümüzde sevgi çok ıssızlaşmış durumda. İnsanlar sevgisiz kaldıkça, yalnızlıklarını çoğaltıyorlar.

Sizce bu çağın problemi nedir? İnsanlar neden bu kadar kendilerinden  uzaklaştılar, hayattan soğudular?

Bu çağın en önemli sorunu, insanın kendi kutsallığını unutmasıdır. İnsanın, kendiliğin bilgisinden (self) uzaklaşmasıdır. Aslında derinlerde bir yerde, yaşamımızın her anında, hepimiz  ‘kendiliğin bilgisine’ (self) karşı büyük bir açlık, susuzluk hissederiz. Bundan sonrası ise farkındalıkla ilgilidir. Eğer istersek bu susuzluk, bir anda sanki bir çeşmenin başında, ağzımızı musluğa dayar gibi bir pozisyonda, bize yavaşça istediğimiz suyu getirebilir. Bu bir lütufdur. Tanrısal bir lütuf. Bunu hissedebilmek için kalbimizin temiz olması gerekir. Ya da kalplerimizi sabırla temize çekmemiz. İnsanlar bu farkındalıktan, kendiliğin bilgisinden, kendi özlerinden uzaklaştıkları  için, genelde sıkıntılılar. Çoğumuz, hayatın anlamı nedir, sorusuna doğru yanıtlar oluşturamadığımız için, hayattan soğuyabiliyoruz. Bunu aşabilmek için, kendi içimizde önce kendimize soru sormak, kendimizin bilgisine açlık duymak gerekir.  Bu açlık bizi doğru bir yerlere yönlendirir. Çünkü bulmak, kavuşmak için önce aramak gerekir. Aramadan bulunmaz. Bir zamanlar bilge kişilerin vurguladığı gibi, kapıyı çalmadan, hiçbir kapı açılmaz.

Politikanın hayatımızı bu kadar etkilemesine ne diyorsunuz?

Politikanın hayatımızı bu kadar etkilemesi çok büyük bir olumsuzluk.

Günümüz politikası, aynı coğrafyada, aynı dertleri paylaşan, aynı geleceğe yönelen güzel insanları, birbiriyle kucaklaştıracağına, tamamen ayrıştırıyor. Herkes, her çizgi, ısrarla, kendi ötekisini yaratıyor. Yani politika kendi ötekini yaratmak üzere kurgulanmaya başladı. İlişkilerimizin temeline insan sevgisini koyarak, politikayı sahici bir zemine çekmediğimiz sürece, politika bizlere zarar vermeye, insanın çıtasını daha da aşağıya çekmeye devam edecek gibi görünüyor. Durup, kendimize bakıp, hepimiz için, kendimize gelebilme zamanı.

Politikaya da insanın tüm sorunlarına yaklaşmamız gerektiği gibi, farklı, daha üst bir bilinçle yaklaşabilmeliyiz. Çünkü galiba, bugünün sorunlarını, aslında tam da o sorunları yaratan bir bilinç haliyle çözemeyiz.

Bu kitabı yazmaya sizi iten duygu neydi?

Beni bu kitabı yazmaya iten ya da kışkırtan, tam hayatın kendisi. Bugüne kadar esas olarak kendimi, daha çok hep şiirle, gündelik hayatın içinde de gazete yazılarıyla ifade ettim. Ama bazen şiir dışında da, yeni yollarla buluşmak gerekiyor. Bir de ben, kendimle çok uğraşan, kendimi sürekli sorgulayan bir insanım. Bu ruh halim beni bu kitabı yazmaya teşvik etti.

Gerçekten Buda gibi dingin, Zorba gibi neşeli yaşamak mümkün müdür?

Neden mümkün olmasın. Hayatın anlamına uygun bir yaşam tarzı ürettiğinizde, bir yanınızla Buda gibi dingin olabilirsiniz. Aynı hayat size insan olmanın gereği olarak, sevinci, neşeyi de armağan etmiş. Siz bu neşeli hayatı kendiniz üretip, Kazancakis’in roman kahramanı Zorba gibi, duygularınızı da neşeli ve çoşkulu olarak paylaşabilirsiniz. Bu hayatı güzelleştiren bir tutum. Çünkü büyük şairimiz Nazım Hikmet’in lirik romanına koyduğu ad gibi; aynı zamanda “Yaşamak güzel şey be kardeşim.”

İletişim çağında insanların bu kadar iletişimsiz olmasınız, birbirlerini dinlememelerini, anlamamalarını neye bağlıyorsunuz? 

İnsanın, kendini bilmesi, kendini tanıma serüveni, gerçek anlamda asırlar öncesine dayanıyor. Bir zamanlar dünya için anlam taşıyan ünlü Delfi Mabedi’nin girişinde, “kendini bil” diye yazıyordu. İnsanlar oraya girerken, önce o yazıyla karşılaşıyorlardı. Kendini bilmek, kavramının bir felsefi karşılığı, derinliği vardı.

Bu adına iletişim çağı, dediğimiz zamanda ise insanlar kendileri dışında herşey ile uğraşıyorlar. Kendilerinden çok başkaları hakkında konuşuyorlar. Sokrates ünlü savunmasında, “Başkaları hakkında konuşanlar, aslında önce kendileri hakkında konuşuyorlardır.” demişti. Bugünün manzarasına baktığımızda, günümüz insanının bizler de dahil, kendimiz hakkında düşünmekten çok, başkaları hakkında konuştuğunu görürsünüz. Bu da kendimizi bilme, kendimizi tanıma eyleminin, sahici olarak çok gerisinde kaldığımızı gösterir. Yani günümüz insanı kendisini derinlemesine tanımıyorken, henüz kendini bilme yolunda ciddi bir mesafe alamamışken; ‘başkalarını dinlememesi, ötekini anlamaması’ doğal kalıyor. Başkalarına dokunabilmek, başkalarını anlayabilmek için, önce kendimizi tanımamız gerekiyor. Kendimizi bilmeye başlamamız gerekiyor. “Komşunun gittiği yolu anlamak için, o yolu önce onun makosenleriyle yürümen gerekir.” diyen bir Kızılderili deyişi, bu hali çok iyi anlatıyor.

Peki her şey değişir mi? İnsanın kendine olan yolculuğunda daha çok vicdan ve sevgi tekrar olabilir mi? 

Neden değişmesin? İnsan kendisine ait olan özüne dokunursa, herşey çok kolaylıkla değişir. Ama değişim için, doğal olarak insanın yolunu tıkayan şu anki bilinç halinin değişmesi gerekir. Bir sorunu aşmak için, önce o sorunu yaratan nedenleri ortadan kaldırmamızın gerekmesi gibi. Vicdan insanın adalet terazisi, sevgisi ise varlık nedenidir. Ne teraziyi bırakabilirsiniz, ne de varlık nedeninizi ortadan kaldırabilirsiniz. Çünkü bu iki kavram da insana aittir. Bu kavramlar bize ait olduğu sürece, değişim yolculuğumuz, kendimize yaptığımız yolculuk mutlaka gerçekleşir.

Kendini kabul etmek sevmekle eş değer midir? 

Sevebilmek içir önce kendinizi kabul etmeniz gerekir, kabul etmeden, kendinizi ya da başkalarını olduğu gibi kabul etmeden sevemezsiniz. Bu da elbette önce kendinizi tanımakla gerçekleşir. Kendinizi tanımayıp, olmayan bir benliği kendinize sunarsanız, geçici zaferler elde edersiniz. Çünkü belki de; örneğin Taoculuğun kurucusu Lao Tzu’nun dediği gibi, “Başkalarını anlamak bilgelik, kendini anlamak ise aydınlanmadır.” Eğer siz kendi içinizde bu sürecin başlangıcını yaşarsanız, sevmek sanatını geliştirebilirsiniz. Kendinizi ve karşınızdaki insanları tanıyarak, onları aynı zamanda koşulsuz sevebilmeyi öğrenirsiniz.

İnsan nasıl büyür? Siz nasıl büyüdünüz? Bütün bu farkındalığa sahip olmak için hangi yollardan geçtiniz?

Hepimiz bireyler olarak onlarca farklı yoldan geçerek büyüyoruz. Bu sorunuz bana psikolog Eugene Kennedy’nin  “Beni Gerçekten Tanısaydın Yine de Sever miydin” adlı kitabının yukardaki başlığını anımsattı. İnsanların çoğunluğu kendi farkındalık yolculuklarında, başkaları kendilerini sevmeyecek diye korkarlar.  Bu korku, insanların özgürlük duygularını ve sahici duruşlarını ellerinden alır.  Ne trajik ki insanların bir bölümünü maskeli bir hayata mahkum eder. Bu tuhaf ruh hali, aslında hepimize, hepimizin ne kadar yaralı olduğunu da hatırlatıyor. İşte bu yaralarla birlikte büyüyoruz. Yetişkin olabiliyoruz, ama bazen çoğumuz çocukluğumuzda kalabiliyoruz. Hepimiz çok kolay yollardan geçmiyoruz. Hepimiz için çok sayıda sınav var. Ama karamsar ruh halini aşabiliriz. İstediğimiz de kolaylıkla aşıyoruz. İstediğimizde kendimizi gerçekleştirebiliyoruz. Kötü haber, insanlar çoğunluğu genellikle kendileri hakkında iyi şeyler değil, kötü şeyler düşünüyorlar. İyi haber, bu ruh durumu çok kolaylıkla aşılabilir.

Sadece bakış açınızı değiştirmeniz gerekir. Bir zamanlar insanlara mutluluk öğretmenliği yapmış Epiktetos’un söylediği gibi; “İnsanları mutsuz eden olaylar değil, olaylar hakkındaki görüşleridir.” Ben de doğal olarak kişisel hayatımda, sadece bana göre, çok önemli deneyimler yaşadım, büyük sancılar çektim, ama sonunda bakış açımı değiştirerek farkına varabildim. Farkındalık yolculuğunun, yolculuğumun bir ömür sürdüğünü de hiç unutmuyorum. Bu nedenle kitabımı insanlarla birlikte bir yolculuk için, kendim açısından fırsat olarak görüyorum. Ben bir hatırlatıcıyım! Ölümlü dünyada, ölmeden önce, hep birlikte hatırlama çabası gösteriyorum. Dünya yeni bir yer değil. Eski Ahit’te yazıldığı gibi; “Güneşin altında yeni bir şey yok.” İnsanlık eskiyor. Bu nedenle hatırlayalım istiyorum. Bir an önce. Hatırlayalım. Kendi özümüzü. Kendimizi. Hatırlayalım ve anlamımızla buluşalım.

  • Dört Gün Buda Üç Gün Zorba
  • Yazar: Ünal Ersözlü
  • Türü: Felsefe
  • Baskı Yılı: Aralık 2017
  • Sayfa Sayısı: 400 Sayfa
  • Yayınevi: Karakarga Yayınları
Adalet Çavdar

Adalet Çavdar

1988 yılında Iğdır'da doğdu. İlköğretimi ve liseyi Ankara'da bitirdi. Daha sonra İstanbul'a taşındı ve bir çok sektörde pek çok işte çalıştı. Şu anda çeşitli kültür sanat web sitelerine ve dergilerine kitap tanıtımları yazıyor, söyleşiler yapıyor. Tiyatro, edebiyat ve müzikle ilgileniyor. Bir de blogu var: www.muhallebicikedisi.wordpress.com
Adalet Çavdar

Tempus

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *