Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

“Bugün Işığı Yarattım Yarın Da Işık Kaynağını Yaratırım”

0

Kitabında adeta Tanrı ile muhabbete giren yazar, dünyanın “yaratılış” meselesine kendi bakış açısı ve üslubuyla dikkat çekiyor.

Yaşam öyküsü kitap isimlerinden de okunabildiği gibi yazar Mıgırdiç Margosyan aslen Diyarbakır doğumlu bir Ermeni. Orta ikiye kadar çevrenin tanımıyla “Gavur Mahallesi”nde yaşam sürerken dilini ve dinini öğrenebilmesi amacı ile ailesi tarafından kendi tabiriyle “Bileti İstanbul’a kesilmiş”. Diyarbakır’da gavur, İstanbul’da Kürt olarak tanımlanmasını “Söyle Margos Nerelisen” diye soran yazar, hem anadilinde hem de Türkçede Anadolu ve Mezopotamya Ermenilerinin ve halklar harmanı olan Diyarbakır (Diyarbekir)’ın o çok dilli, çok kültürlü yaşam biçimlerini hikayelerinde okurla buluşturmuş bir kişi.

KitapEki
KitapEki

Margosyan, bu kez yaşanmış hikayelerinden farklı olarak “Tanrı’nın Seyir Defteri”ne el atmış. Kitabında adeta Tanrı ile muhabbete giren yazar, dünyanın “yaratılış” meselesine kendi bakış açısı ve üslubuyla dikkat çekiyor.

Dünyanın nasıl yaratıldığı insanlık tarihi boyunca hem dinlerin hem de bilimin üzerinde en fazla durduğu bir konu. Margosyan kutsal kitapların yaratılış bölümlerinden ilhamla Tanrı’nın dünyayı yaratma hikayesini biraz muzip, biraz hiciv yaparak ve biraz da eğlenceli bir üslupla anlatırken, ilk satırlarda ‘kronolojik’ sapmalar ve ‘anakronik’ hatalar karşılığında Tanrı’dan af ve merhamet dilemeyi de unutmuyor.

Ol deyince olduran, öl deyince öldüren” Tanrı’nın yoktan var ettiği, yerin, göğün, yıldızların, denizlerin, tüm canlıların ve elbette insanın hikâyesini kadim Anadolu ve Mezopotamya topraklarında binlerce yıldır anlatıldığı şekliyle aktarırken günümüz olaylarından da faydalanıyor, ki mizahi dili de daha çok buradan geliyor. Yazarın, Erdal Öz’ün yazma eylemi için söylediği  “Düşünüyorum da müthiş bir şey. Tanrıyla yarışmak gibi bir şey” sözündeki keyfi aldığını okura düşündüren/hissettiren sözcükler adeta art arda geliyor.

Yazar, Kitab-ı Mukaddes üzerinden yaratılış teorisini anlatırken ‘Tanrı’nın sureti insan’ın duygu ve düşünceleri ile yakaladığı bakış açısını, yaratılış sürecindeki canlı cansız tüm varlıklara yedirerek, Tanrı olmanın zorluklarını, keyfiyetini, adaletini, bağışlayıcılığını ve cezalandırıcılığını insani bir yaklaşımla ele alıyor.

O herkesçe bilinen Kitabı Mukaddes’in ilk bölümünde;

Başlangıçta Tanrı göğü yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıkla kaplıydı. Tanrı’nın ruhu suların üzerinde hareket ediyordu. Sonra Tanrı ‘Işık olsun’ dedi ve ışık oldu. Sonra ışığın iyi olduğunu gördü karanlıktan ayırdı. Gece ve gündüz oldu. Sonra suları bir yere topladı deniz oldu. Su olmayan yerler kara oldu…” diye başlayan ve altı gün süren ‘yaratılış teorisi’ni gün be gün mizahi ve edebi bir dille anlatıyor.

Öyle ki; su ve toprağın ilelebet süren mücadelesinin başlangıcını kendi üslubuyla;
Allah’ın kendilerine bahşedip çizdiği, engin, uçsuz bucaksız sınırlarla yetinmeyip, ardından bu zavallı Yer’i, bu sessiz sakin, ‘Ağzı var dili yok’ toprak parçasını, irili ufaklı dalgalarla ha babam de babam neden dövüp duruyorlardı ki!(…) Onların hoyratça, acımasızca saldırışları, ‘Ali kıran baş kesen’ havalarındaki bu davranışları, ilk ‘muharebe’, ilk ‘sataşma’ ilk ‘dalaşma’ ilk ‘hırgür’ olarak tarih sayfalarına sabit kalemle not edilir.(…) Ancak, sulhperver yüce Allah, hiç arzu etmediği gibi, bu minvalde herhangi bir emir, direktif hatta ‘ima’  yollu da olsa en ufak bir beyanda bulunmadığı halde, önceleri ‘düşük yoğunluklu çatışma’yla başlayıp sonraları giderek amansızca bir ‘savaş’a durduk yere kapı aralayarak ortalığı velveleye veren, huysuz, şımarık, şirret, hatta sanki ‘Kraldan çok kralcı kesilmiş’ bu arsız, bu ukala denizlerin efelenmelerini bir nebze de olsa cezalandırıp, onlara hadlerini bildirmek için, Yer’i, bu azgın bu ‘kudurgan’ su birikintilerine bahşetmediği kimi zenginliklerle donatıp, böylece kendi indinde ‘sosyal adalet’i gerçekleştirdi.” diye anlatırken, duyuların doğasına varoluşsal bir bakış atar gibi geliyor insana.

Dünyayı yaratan Tanrı’nın bakış açısını; sanki bir ressamın resim yapması gibi, bir fırça darbesiyle oluşturduğu görüntüye bir adım geri gelerek bakması ve en iyi görselle duyuları en üst düzeyde yakalamak için verdiği uğraş gibi görmek mümkün bu anlatımda. İstediği yere istediği varlığı yerleştiren, istediği renklere boyayan, gördüğü olumsuzlukların üstünü çizen, her bir varlığa canının istediği görsellik ve özellik veren ressam gibi.

Tanrı, bunları yaratırken bu kadar uğraş vermesine karşılık, yarattığı varlıkların birbirlerine olan kıskançlığı, rekabeti, husumeti, alaycılığı, kırgınlığı, üzüntüsü, egosu, hoşnutsuzluğu hiç bitmez. Yer’in Gök’e, Deniz’in Kara’ya, Gündüz’ün Gece’ye, Kutup Yıldız’ının Çoban Yıldızı’na, Akbaba’nın Serçe’ye, Balina’nın Yunus’a, Erkeğin Kadına, İnsanın insana husumetiyle Tanrı daha fazla uğraşarak fazla mesai yapmak istememiş ki, altıncı ve en son günde suretinden ‘insan’ı yaratarak kendini geri çekmeyi uygun görmüştü. Yazara göre, Tanrı çok da haksız sayılmazdı hani. Hemen her varlık şikayet edecek bir şey bulabiliyordu çünkü!

Örneğin; Çoban Yıldızı;
Aslında onun adının ‘çoban’larla birlikte anılması dışında fazlaca bir derdi yoktu, ama yine de yüce Tanrı her zaman ki gibi yalnız başına karar vermeyip, lütfedip ona da bir nebze danışıp, hiç olmazsa fikrini önceden öğrenmek isteseydi, o da, en gariban en sıradan mesleğe sahip çobanların yıldızı olmaktansa, şöyle güzelinden bir ‘kral’, bir ‘şah’, bir ‘padişah’, hatta belki de ‘imparator’ yıldızı olmayı tercih ederdi.” derken, bir taraftan da;
Ancak, gökyüzünde adı sanı dahi olamayan bunca yıldız varken, onlar kuzu kuzu, sessiz sedasız kaderlerine boyun eğip, geceleri şöyle bir görünüp sonra kaybolurken, hani neredeyse varlıklarıyla yoklukları ‘mum ışığı’ misali belli bile değilken, kendisinin edepsizlik, yüzsüzlük, küstahlık ederek, Allah’ın katına destursuz çıkıp, dahası da isminin mümkünse değiştirilip, bunun yerine daha hoş, daha fiyakalı, tumturaklı bir adla onurlandırılmasını rica etmesi, hatta bunu düşünmesi bile fazlasıyla ayıp olmaz mıydı?” diyerek, insanlık alemine yaptığı bu ironiye düşünceli bir gülümseme ile eşlik ediyor insan.

Yine yıldızlar aleminde dönüp dolaşan dedikodulara göre “Tanrının en çok sevdiği kulu “olarak gösterilen Güneşin şu keyfiyetinden bahsederken, yaptığı betimleme insanlık aleminin bir aynası sanki.

Tanrının sevgili kulu olduğunu hisseden güneş, arada bir şımarıp keyfince davranıyor, miskin miskin uyuyakalıyor, tembellik edip ortalarda görünmüyor hatta bunu örtbas etmek için kapkara bulutları perde olarak kullanıyordu. Güneşin doğduğunu kendine görev edinen horozlar ne zaman ötmeleri gerektiğini şaşırıyor, bazen erken bazen geç öterek yanılgılara sebep oluyordu. Geç öten horozlar için genelde bir sorun olmuyor ama erken öten horozların bir kısmı kellelerini kör bir bıçağın altında buluyordu. Bütün bu olanlardan habersiz yatağında horlayan güneşin gül yüzünü göremeyenler, sıcaklığından yoksun kalanlar soğuktan tir tir titreyerek aralarında ‘Offf! Bu kış çok zorlu, çok faşist geçecek alimallah” diye kederleniyordu.”

Bu güzel anlatımıyla aslında gördüğümüz, duyduğumuz, bildiğimiz ve yaşadığımız hayatın, değişmez gibi görünen bir doğa kanununun gediklerini, açılımlarını gözler önüne sererken, kendilerini Tanrı yerine koyan suretlerine karşı mesajlarını da kuşlar üzerinden şöyle anlatır yazar.

Tanrının her isteği olmazsa olmaz babında bir emir, bir bakıma Kanun Hükmünde Kararname niteliğindeydi.

Kargaların fırsat buldukça fındık, ceviz, zeytin, sabun gibi yiyecekleri araklama özelliği gereği ‘hırsızlık’ mesleğinin ilk adımlarını hatta temelini atmakla kalmıyor, bu kanun dışı eylemlerinin sanki mükafatı olarak diğer kuşlara tanınan üç-beş yıllık yaşam hakkından daha uzun bir ömre sahip oluyordu.

Saksağanın kuyruğundan, bülbüllerin de sırf sesi güzel diye kafeslere konulmalarından şikayetleri var. bunun nedenini anlayamayan bülbüller Tanrı’ya topluca şikayette bulunmayı, hatta grev ilan edip gerekirse susma hakkı gerekirse sivil itaatsizlikle tepkilerini dile getirmeyi ve nihayetinde ölüm orucuna yatmayı bile düşünmüşlerdi. Hatta öyle ki, kafeslerinde can sıkıntısından anadilleri olan ‘kuş diliyle’ aralarında en güzel sesi tartışıp dururken üzerinde anlaştıkları tek şey kafeslere duyulan ortak nefretti. Bu durumu ne sosyal adalete, ne de İlahi adalet’e bağdaştırmakta zorlanıyorlardı.”

Tanrı ilk 5 günde yarattığı bu yaşamdan aslında memnun görünüyordu. Gelin görün ki, dağıttığı güç dengelerinin farklılığı adil bir yaşama izin vermiyordu. Tanrı bu tür teferruatlarla uğraşmak ve Denizlerin balıklarına, Göklerin kuşlarına, Sığırlara Yerde sürünen her şeye hakim olmayı istediği için son bir fırça darbesiyle de insanı yaratır.

Önce erkeği sonra kadını yaratarak rahat edeceğini sanan Tanrı’nın, yarattığı ilk insanın zaaflarına yenik düşüp,  buyruğuna karşı gelinmesi nedeniyle kestiği cezayı düşününce, tüm insanlığın alınyazısı o günden mi belirlendi ne? diye sormak geliyor insanın içinden. Hal böyleyse bu kez ‘suçun bireyselliği’ ilkesinin o günlerde oluşmamış olmasına hayıflansak da, dikkat çeken şu ki, Tanrı’nın cezasının suretlerinin cezasından daha naif kaldığıdır.

Kitabı Mukaddes’e göre Tanrı’nın Nuh’a kadar izlediği yaşam çok arzuladığı bir yaşam olmaması nedeniyle  kendi buyruğundan çıkmayan Nuh’un önderliğinde sil baştan bir yaşam yaratan Tanrı, bu yeni insanoğullarının Tanrının muradını karşılayıp karşılamadığı bilinmez ama sanırım yazarın söylediği gibi “Adem”in soyundan gelen bilumum insanların dillerinin karışması, birbirlerini anlamamaları ve de gelecek zamanlar ve çağlar boyunca anlamayacak olmaları, insanlık alemine Tanrı’nın verdiği en büyük cezaydı herhalde…

Yazar öyle bir üslup kullanmış ki kitabında; okur, ister Ateist, ister Deist isterse inançlı veya evrim teorisine karşı olsun kimseyi rahatsız etmiyor. Keyifli anlatımıyla okuru konunun içine çekebiliyor, güçlü anlatımıyla da insanlar bir cevap bulamasa da sorularına, cevaplara soru oluşturmayı başarıyor.

Zor bir coğrafyada, zor bir konuya “Arının deliğine çomak yerine parmağını sokan” yazar, ayrıca kitabın sonunda daha önceki kitaplarında ele aldığı Diyarbakır’a yine uğramadan edememiş ve yaşantısından bir kesit olan “Hokecaş” isimli hikayeyi, Tanrı’nın insanlığa verdiği cezanın bir parçası gibi konuya eklemleyerek biz okurlara armağan etmiştir.

  • Tanrı’nın Seyir Defteri
  • Yazar: Mıgırdiç Margosyan
  • Türü: Anlatı – Öykü
  • Baskı Yılı: 2016
  • Sayfa Sayısı: 126 Sayfa
  • Yayınevi: Aras Yayıncılık
Leyla Öztürk

Leyla Öztürk

1960 Karabük doğumlu. Gazi Üniversitesi İktisadi ve Ticari İlimler Fakültesi Mezunu. Finans sektöründen emekli. Küçük yaşlarda oluşan bilgiye erişim merakı nedeniyle kitaplarla tanıştı ve halen en sevdiği koku kitap kokusu. Bilginin gücüne inananlardan. Kitabın olduğu yerde yalnızlıktan söz etmez. Sinema sevdalısı. Doğada yürüyüş vazgeçilmezi. Okur, düşünür, düşündüğünü paylaşır.
Leyla Öztürk

Tempus

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *