Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

çakıl taşları sadece bir metafor

0

çok acaip keyifli bir grup kurduk biz. hâlden hâle geçen kadınların grubu… adımıza “çakıl taşları” dedik ki çoğalalım, taş gibi donup kalmayalım, su gibi akalım içimizdeki suda.

çok acaip keyifli bir grup kurduk biz. hâlden hâle geçen kadınların grubu… adımıza “çakıl taşları” dedik ki çoğalalım, taş gibi donup kalmayalım, su gibi akalım içimizdeki suda. Ama bunun insanı harekete geçirici bir metafor olduğunu da yolun en başında söylemek gerekir ki kendimizi taş olduk filan da sanmayalım. Çoğalmaya müsait bünyesi olduğu kadar taşın yarattığı imgelemler de hoşumuza gitti. Öyle ki her duyan içini kendisi doldurabilir. ve bir kadın grubu olmasıan rağmen çakıl taşları adı cinsiyetsiz bir çağrışııma da sahip..

biraz da gruptan söz edeyim size.. çakıl taşları grubunda nisan’dan bu yana hummalı bir hareket var, diyerek başlayım söze isterseniz.. her en kadar bu süreçte paylaşmamaya özen göstersek de ara ara sosyal medya sayfalarımıza sızdı yaptıklarımız . bir baktılar hummalı bir taş boyama, yapıştırma gayreti var. bir baktılar kıyafetler dikiyoruz, yüzlerimizi boyuyoruz renkten renge girerek. tüylü tüslü küpeler kulaklarımızda . elbette her birisinin bir anlamı var. dans mı ediyoruz, söz mü söylüyoruz belli değil prova kareleri düşüyor ara ara ekrana; soranlar oluyor neler oluyor orda. bir şeyler yansıyor evet, sızıyor doğru; ama pek konuşmadık. biz bu oyunu neden yapıyor olabiliriz, anlatmadık ki bu anlam, bu keşfediş çabası niye?

KitapEki
KitapEki

ben severim bilirsiniz içimize dokunan kitapları, kitaplardan en özel şeyleri damıtıp bünyeme katmayı ayrı severim. bir kitap geçti elime geçenlerde. baktım öyle güzel anlatmış ki Iouann brizendine “kadın beyni” isimli kitabında bilhassa derdim olanları. merakımı kabartanları. Kitabın kapağında yazan tüm kadınların ve onları seven tüm erkeklerin mutlaka okuması gereken bir kitap olduğu fikrine katılıyorum. oradan bir sayfa paylaşayım sizinle önce. diyor ki yazarımız:

“Kadınlarla erkekler arasında fark olmamasını dileyenler var. 1970’lerde Berkeley’deki genç kadınların sloganı “zorunlu uniseks”ti. Bu, cinsiyet farklarından dahi söz etmenin politik olarak yanlış olduğu anlamına geliyordu. Hala kadınların eşit olabilmeleri için uniseksin standart olması gerektiğini düşünenler var. Oysa biyolojik gerçekler uniseks beyin diye bir şeyin olmadığını gösteriyor.

Derinlerde farklılıklara dayanan ayrımcılık korkusu yattığından yıllar boyunca cinsiyet kökenli farklılıklarla ilgili araştırmalar, bu araştırmaların sonuçları kadınların eşitlik iddialarını zorlaştırabileceğinden yapılmadı. Ne var ki kadınlar ve erkekler aynıymış gibi davranmak kadınların da erkeklerin de işine yaramadığı gibi kadınlara zarar veriyor. Erkek standartlarının yarattığı bu efsaneyi kabul etmek kadınların gerçek biyolojik farklılıklarını reddetmek ve bu farklılıkların yaratabileceği sorunları çözme şansını kaçırmak demektir. Ayrıca zihinlerin farklı işleme ve buna bağlı olarak farklı algılama biçimlerini de inkâr etmektir. Erkekler tarafından belirlenmiş olan bu tür kriterlerin kabulü aynı zamanda kadın beyninin güçlü, kendi cinsiyetine özgü yeteneklerinin de görmezden gelinmesi anlamına gelir. ”

hayranlıkla okudum kitabı. aslında bu şekil bir yaşam biçiminin erkeklerin de işine gelmediğini gayet güzel açıklıyor. siz bence bu kitabı mutlaka bulun okuyun derim, bu dar yerde bu noktayı biraz açmak istiyorum ben şimdi. uyanmamız gereken belki de ilk hareket noktası şudur: ilk bakışta erkeklerin standartlarını dayatması gibi görülen durumda onlar da aslında oyuna geliyorlar. hem de uyanması kadınlarınkinden de zor bir oyuna… kendileri önde gibi görüldüğü için hayli zor hem de. kazanan taraf sanabilecekleri için kendilerini ve öyle sanılabilecekleri için kolayca.

şöyle bir bakın çevrenize; sistemlerin kadınlara ve erkeklere dayatması olan bu rollerde erkekler de mutsuz kadınlar da. çocuklar nasıl mutlu olsun korkunç bir çürümenin içinde büyürlerken. o ayrı bir yazının konusu olsun biz çekirdeğe dönelim. kadınla erkek sadece cinsel açıdan değil yaşamın her alanında birbirini tamamlamak üzere dizayn edilmiş harika sanat eserleri gibiler… kadın kendi olamadığında erkek de olamıyor. var olan düzen erkeklerin kendi yapısını yaşamasını da engelleyen bir yan barındırıyor çünkü. üstelik de kadına gardiyan kılınmışken… ne içiçe bir tuzak var burda düşünsenize erkeğin durumunu: içinden geçtiği gibi yapısını yaşayamadığı halde bir de üstüne üstlük kendi mutsuzluğuna giden yolun bekçisi pozisyonunda olmak…

erkeklerin kadın sorunlarına duyarlı olucam dediğinde de kendi yapısından uzaklaşıp nerdeyse efemineleştiğini görüyoruz sıklıkla. kadınlar ya sınırlar koyup bu sınırlara bekçi olan, ya da soruna duyarlı olucam derken kendi yapısından uzaklaşan erkeklerle bir yaşam kurmak seçeneği arasında kalıyorlar. erkeğin kendi güzel özelliklerini bihakkın yaşayamadığı yerde kadın nasıl kendi cins özelliklerinin hevesinde olsun, keşfinde olsun. erkek nasıl kendisi olsun.

kadınlar tarafından bakıldığında ise yaşanan şu: canı acıdıkça, görmezden gelindiği duygusu ile karşılaşıp durdukça, yaptıkları kısıtlandıkça, geçerli kabul edilmedikçe aslında oyuna gelen partnerine kızıp durmak, kızgınlığını ona göstermek. onda yaşamak ve yaşatmak tekrar ve tekrar… ondan alacaklı olmak hep… duyarlı yaklaşıcam diyenlerce de kadınlar anlaşılmaz şeylerdir gibi bir gizeme mahkum olup hepten anlaşılmaz kılınmak… hayır efendim kadını da erkeği de anlamak pek kolaydır. bu bakış açısının çekirdekten başlayıp tüm yaşama yayılan toplumsal ve sosyolojik yansımalarını anlamaya da buradan başlamak gerekir; olayın kökünden yani. bozulmaya başladığı ana kaynaktan. varlığımızı oluşturan en temel yapı taşından.

neden kimse bunu görmek ve göstermek istemez. acı çekmeye hatta acıdan haz almaya bağımlı mı kılınmışız ki aynı yerde dönüp durmaya devam ediyoruz. kadının da erkeğin de mağdur olmadığı bir yerde emek mağdurlukları ortaya çıkar. nasıl bir kaptırmışız ki acıyla beslenmeye bunu görmüyoruz. büyük adaletsizlikleri görmüyor, göremiyoruz birbirimizle didişmekten. istenir mi sizce bu. görmemiz istenir mi. buna uyanılsın istenir mi burda çırpınıp durmamız varken… kadınla erkeğin arası gül gibi olursa görmezler mi kendilerini gözleyen büyük gözleri. bu istenir mi sizce hiç…

yükleri tartışıp, kıyaslayıp yarıştırmak yerine aynı gemide batıyoruz; bunu görmek gerekli artık. ama asıl bizi diri tutacak kıvılcım nedir biliyor musunuz. gerekliliklerin sorumluluğu filan değil. biz ne güzel sevişirdik, ne güzel oynaşır koklaşırdık, ne güzel bir hayatımız olabilirdi… nasıl öpe seve büyütürdük çocuklarımızı, birbirimizi böyle güzel öperken… bunu derinden hissetmek gerekli ki heves edelim. hevesimiz olmalı ki güzeli kurmaya niyet edelim. niyetimizde yürümeye gücümüz olsun. haydi herkes bir kendine dönsün çağrısı işte bu oyun… hepimiz bir kendimizi keşfedelim çağrısı, aman deyim oyunlara gelmeden…

fotoğraflar: mihriban çumralı- şengül çifçi

Aynur Uluç

Aynur Uluç

şair, yazar, ressam, anlatıcı, eczacı... ancak kendisi bu kimliklerin ifade ettiği anlamların sıkıştırılmış kalıplarının ötesinde bir biçimle ilişkileniyor tüm bu alanlarla. “eğer dünya daha yaşanılır bir yer olsun diye uğraşacaksak sanat bir yol, bir araç olmak zorunda. sanat, araya mesafeler girmediğinde hayatın içinde kalır, o yüzden etkin bir yoldur” diyerek anlatıyor sanata bakış açısını. ve ekliyor “sanatçı olmak gerekmiyor üretmek için...”niyet hayatı usulsakin yakalamak ve aynı şekilde doğallıkla çıktığı yerden ifade etmek olunca her yer üretim yerine, ele geçen her malzeme ayrı bir üretime dönüşüyor."


aynur uluç’un 2003’ten bu yana edebiyat dergilerinde ve gazetelerde yazı ve şiirleri; 2013’te ‘gezi‐anı‐deneme‐öykü ve şiir’ türlerinden tatlar içeren ‘az gittim çok döndüm’ isimli melez kitabı, 2015'te beden-mekân-zaman ilişkisinin kadın dili ile ifadesinin yolculuğu olarak tanımladığı“yer yatağı” isimli şiir kitabı yayımlandı. kitapeki sitesinde düzenli olarak kitaplar ve sanat ile ilgili yazıları yayımlanmakta.

kitaplarını imzalarken her okur için ayrı bir resim çizmesiyle başlayan çizme yolculuğu, yolda izde, vapurda, otobüste çizdiği resimlerle devam ediyor. ilk kitabında her okur için ayrı bir resim yapması sonrasında yayımlanan "yer yatağı" isimli kitabında da her okur için ayrı bir mektup yazıyor. bu mektuplar hem o okura yönelik oluyorlar; hem de tema olarak ayrı ve uzun bir mektubun farklı kişilere düşen parçaları gibiler.

temas ettiği her şeyin birbiri ile harmanlandığı bu üretimlerde şehir ve doğa sesleri üzerine bıraktığı doğaçlamalar da ayrı bir arşiv olarak birikiyor. zaman zaman farklı şehirlerde müzik ve şiirin iç içe geçtiği etkinlikler düzenliyor. sanatına da yansıyan şifalandırma isteği mesleğinin de temelini oluşturuyor denilebilir. kişiye özel yapma ilaçlar hazırladığı eczanesinde eczacılık mesleğini halen aktif olarak sürdürmekte.
Aynur Uluç

Latest posts by Aynur Uluç (see all)

Tempus

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *