Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Çevirmeni ve Yayıncısı ile Finneganın Vahı üzerine

0

Finnegans Wake ya da Finneganın Vahı yayıncısı Kaya Tokmakçıoğlu ve çevirmeni Umur Çelikyay’ın Ankara Kitap Fuarı kapsamında verdikleri konferansın çözümüdür.

Kaya:

KitapEki
KitapEki

Evet, hepiniz hoş geldiniz öncelikle. Benim ismim Kaya Tokmakçıoğlu, Aylak Adam Yayınları genel yayın yönetmeniyim. Böyle, bize göre kalabalık bir toplamla karşı karşıya gelmek sevindirici, özellikle Finnegans Wake gibi bir kitap söz konusu olduğu zaman. Ben biraz hani, bu kitabı neden murad ettik, niye yayımladık, yayımlanabilir mi yayımlanamaz mı gibi tartışmalar var biliyorsunuz. Biraz buna temas edeceğim. Bir de kitabın dünya tarihi açısından önemine değineceğim. Sonra sözü Umur’a bırakacağım. O kendi çeviri deneyiminden bize bahsedecek. Biraz medyayı, sosyal medyayı son bir iki haftadır takip ettiyseniz, işte, çevrilemez, okunamaz vs. gibi, kimi sıfatlar görürsünüz Finneganın Vahı üzerine. Genel anlamda, biz çok doğru olmadığını düşünüyoruz bu tarz yargıların. Özellikle dünyada bu güne kadar sekiz dile çevrilmiş bir kitap varken, Türkçenin eksiği ne diye, kendi kendimize soruyorduk zaten, yayınevinin ta kuruluşundan beri. Ve dolayısıyla bir hedefle hep hareket ettik. Bugünlere gelebildik çok şükür. Finneganın Vahı’nı tabii ki özel kılan kimi özellikleri var. Çok klasik bir yapıt değil, klasik bir roman değil. Yayımlandığı tarih itibarıyla, roman sanatının krize girdiği bir çağda yazılmış bir roman. Özellikle 1922’den 1939’a kadarlık 17 yılda kaleme alınmış bir eser. Dolayısıyla Joyce’un üzerinde ne kadar çalışmış olabileceğini düşünüyorsunuzdur, önceki yapıtlarını da düşünecek olursanız. Benzer bir şekilde, dünyanın farklı yerlerinde de, Joyce bu romanını yazarken roman benzer kırılmalar sergiliyordu. Aslında Faulkner’ın romanları da, Musil’in yayımladıkları da, başka modernist yazarların yayımladıkları bütün eserlerde de, Joyce’un niye böyle bir şey yazdığının ayak seslerini aslında duyuluyor gibi hissediyorduk biz de. Tabii, bunu özel kılan şeylerden birisi, Joyce’un bu dile olan sevdası, dili bir baş kahraman haline getirmesi. Bunun ayak seslerini Ulysses’te de duymuştuk ama Finneganın Vahı’nda bir anlamda dilin artık iyice parçalandığı, bir tür zaten kendisi bir rüyanın dilini vermeye çalıştığını hep söyler mektuplarında. Bir rüyanın diliyle yazmaya çalıştığını söyler. Dolayısıyla bir klasik roman formundan kopuşu gerçekleştirdiğini iddia eder. Aslına bakacak olursanız, dediğim gibi 22 ve 39 yılları arası, yani iki dünya savaşı arası, entelektüellerin bir anlamda yoğun olarak arayışa girdiği bir dönem. İşte Sovyet avantgardından dadaistlere, dünyanın farklı yerlerindeki farklı sanat disiplinleri, müzikten sinemaya, tiyatroya kadar hep bir arayış içindeler. Zaman kavramından tutun işte bilimin sanata yaptığı katkılar, bunlar hep bir Finneganın Vahı’nda nüve halinde bulunuyor aslında. Dolayısıyla Joyce aslında çok beklenmedik bir şey yapmıyor. Ama yaptığı şey tabii ki, bir ilk örnek, bir prototip olduğu için ve onun üzerinde de 77 yıldan beri çok benzer bir metin kaleme alınmadığı için böyle biricik bir konumda duruyor, diyebiliriz. Bir anlamda Joyce, Ulysses’i yayımladığı 1922 tarihinde hemen Finneganın Vahı üzerinde çalışmaya başlıyor. İlk taslaklarını, 1924 yılında, tefrika halinde Paris’teki kimi dergi çevrelerine yollayıp orda yayımlatıyor. Ve bundan sonradaki süreçte de, 1930’lara 32’lere kadar kitaptan pasajlar yayın aşamasında bir yapıt diye henüz başlığını koymadan yayımlamayı sürdürüyor. Tabii ki, çok büyük eleştiri alıyor, böyle roman mı olur vs. gibi eleştirel bir bakışla eleştirmenler Joyce’u eleştiriyorlar. Ta ki, aslında ilginç bir anekdot, kuark sözcüğünü duymuşsunuzdur, bugün atom-altı pir parça için kullanılan bir kelime, Joyce’un Finneganın Vahı’nda kullandığı kelimelerden biri, hiçbir anlamı yok. Bir tür nüveyi ifade etmek için Joyce bunu kullanmış. Bir bilim insanı bir edebiyat metninden böyle bir kelimeyi bilim tarihine kazandırabiliyor. Dolayısıyla çok fazla etkilenmeye açık bir metin. Dediğim gibi, bir olay örgüsü eğer kitabı edineniniz olduysa, bakmıştır şöyle bir, klasik anlamda bir olay örgüsü yok. Bir bütün gecede geçiyor roman, 600 küsur sayfalık roman. Ve bir rüyayı anlatıyor. Rüyanın içinde, hani, bir ailenin yaşamı var, kısaca böyle bir bilgi vermem gerekirse. Bir karı koca, üç çocukları var. Koca, bir ithamda bulunulmuş kendisine. Eşi de onu aklamaya çalışıyor. Aslında çok basit bir hikaye ama Joyce bunu anlatırken fazlasıyla seslerden, coğrafyadan, mitolojiden, İrlanda kültüründen, tarihinden bahsetmeye çalışmış. Dolayısıyla, bir de üstüne üstlük klasik bir İngilizce grameri ve dili kullanmadığı için 70’e yakın yabancı dili metne yedirdiği için de nerdeyse çevrilmesi çok zor bir metin elde etmiş olduk. Bu bir roman mıdır, değil midir tartışmasına pek girmek istemiyorum ama, hani, çevrilemez tartışmasına biz kendi açımızdan en azından bir yanıt vermiş olmaya çalıştık burada. Hiçbir zaman çeviri demedik, siz de göreceksiniz metinlere baktığınız zaman. Bir versiyondan bahsettik. Dolayısıyla bu kitabın muhtelif başka versiyonları olabilir ama biz yapabildiğimizin en iyisini yapmaya çalıştık. Umur’a ben biraz sözü veriyim artık, o biraz kendi yaşadığı sancılı süreci size anlatsın. Daha ilerleyen safhalarda soru-cevapla devam edeceğiz zannediyorum.

Umur

Teşekkür ederim.

Sesim geliyor mu? Hayır mı? Neyse, elimden geldiği kadar yüksek sesle konuşmaya çalışacağım. Öncelikle hoş geldiniz. Kaya’nın da dediği gibi, biz bu kitaba kalkıştığımız zaman ortaya çıkacak olan eserin son nokta olmayacağını zaten biliyorduk. Benim açımdan kitap en başından beri, bir adaptasyondu, bir uyarlamaydı. Bunu söylediğim zaman kitabın aslından uzaklaştığımı değil kitabın olası çevirilerinden, olası uyarlamalarından, olası versiyonlarından bir tanesini kaleme aldığımızı düşündük hep. Eğer metinle biraz haşır neşirseniz veya metinle ilgili birkaç şey biliyorsanız şeyi bilirsiniz; zaman zaman kullanılan kelimeler, aynı anda üç, dört, beş, altı yere doğru gidebiliyor. Bir kelimenin altı anlamı birden olabilecekken bunu cümle içinde düşündüğünüzde, belli bir cümlenin belki otuz, kırk, elli anlamı, yine aynı şekilde bunu yapmanın otuz, kırk, elli yolu olabiliyordu. Biz buna nasıl yaklaştık? En önemlisi, ilk etapta görünen neydi? İngilizce kitabı elinize aldığınızda, İngilizce metni aldığınızda, gördüğünüzü Türkçeye yansıtmaya çalıştık. Eğer kelime oyunları varsa, onları da yansıtmaya çalıştık. Ama bizim önceliğimiz, görünen yüzeydeki metinle ilgili oldu. Aynı şekilde, kitabın altını binlerce dipnotla boğmak istemedik. O yüzden dipnot kullanmak yoluna gitmedik. Zaman zaman, dediğim gibi, ilk görüneni tercih etmiş olmamıza rağmen kelime oyunları ile birlikte gelen diğer anlamları, benzer kelime oyunlarıyla Türkçeye yedirmeye çalıştık, Türkçede yeniden yaratmaya çalıştık. Bunu yaparken de, Joyce’un kendisinin kullandığı bükmeler, yok etmeler, ezmeler, yani bir dile yaptığı muhtelif işkenceleri aynı şekilde Türkçeye de yansıtmaya çalıştık. Zaman zaman bu notlar, bizim editörlük çalışmamızda komik durumlara da yol açtı. Zaman zaman, Kaya’yla oturup, ya dedik, buradaki yazım hatası mı yoksa kasten mi yaptık bunu? O zaman metne döndük, baktık, neden o şekilde olduğunu anlamaya çalıştık. Zaman zaman, uydurduğumuz, geliştirdiğimiz, ortaya çıkan Türkçeyle ilgili benim şüphelerim oldu. Bu durumu çakıltaşı çiğnemeye benzettim. Yani, böyle sancılı bir şeydi. Elimizde metnin Fransızca ve Almanca versiyonları vardı. Onlardan faydalandık. Baktık, diğer meslektaşlarımız nasıl yaklaşmışlar. Şöyle bir şansları var; ben özellikle Fransızca metinden çalıştım. Fransızca metinde şey yapılamayan, bu çevrilmez dedik ya, okunmaz çevrilmez noktaları zaman zaman Fransız çevirmen İngilizcedekine çok benzer bir kelimeyi orda bırakıvermiş. Biz aynı şeyi Türkçede yapmadık. Biz ona bir anlam, kulp oturtmaya çalıştık. Fransızca çevirmen benden çok daha şanslı diye düşünüyorum. Çünkü öyle bir lüksü var. Çünkü neresinden bakarsanız bakın Fransızcanın daha doğrusu İngilizcenin %52,5’u aynen Fransızca kelimelerden oluştuğu için böyle bir şansı varmış. İtalyancasını bilmiyorum, Almancasında da vardır değil mi? Sonuçta biz bambaşka bir dil ailesine doğru çeviri yaptığımız için ya da benim, bizim geliştirdiğimiz kelimeyle “terscüme” yaptığımız için bu şekillerde bazı, daha, nasıl toparlasam bunu, olduğundan da zor olduğunu düşünüyorum. Sonuçta, adı okunmaz olarak bilinen bir kitabı, çevirmek zorunda kaldık, Türkçeleştirmek durumunda kaldık. Bu da başlı başına başka bir konuyu getiriyor; eğer kitap okunmazsa çevirisi nasıl yapılır. Öncelikle, Kaya’nın dediği gibi, ben kitabın okunmaz olduğunu düşünmüyorum. Nasıl ki, müzik dinlediğiniz zaman sözleri olmasa, müzik parçası size bir duygu yoğunluğu katacaktır, sizi bir yerden alıp başka bir yere götürecektir. Benzer bir ses sistemi olduğunu düşünüyorum romanda. Geleneksel anlamdaki kısımlar, karakterler, olay örgüleri, belirgin bir yapı olmasa bile aslında kendinizi kaptırırsanız bundan büyük bir şekilde keyif alabileceğinizi düşünüyorum. Kanadalı yazar Douglas Coupland okuma konusunda konuştuğu zaman, neden okursunuz sorusuna şu şekilde cevap veriyor: onun okumasının ardındaki gerekçe, kendi iç sesini, bitmez tükenmez, susmayan o iç sesini susturmak için sesini başka bir yazara ödünç verdiğinden bahsediyor. Bu durumda, siz Joyce okuyorsanız, Joyce’un sesinin sizin iç sesinizi ele geçirmesine, kaçırmasına izin verirsiniz. O zaman da Joyce’un dünyasını, Joyce’un tecrübe ettiği onun deneylediği şekilde yaşama şansınız olur. Belki bu kitapta okunması gereken de budur. Bunu söylemişken, eğer kitabın akışına kendinizi bırakırsanız, kitapta Joyce’un aktarmaya çalıştığı binlerce küçük ses duyacaksınız. Bunlar, etrafındaki insanların, aşçıların, biracıların, meyhanede içenlerin, kilisedekilerin, onların bunların sesleri, hepsi kitapta var. O küçük parçaları duyuyorsunuz. Sadece onun için bile bu kitabı okumak yeterli olabilir. Sadece onu deneyimlemek açısından bile. Kaldı ki, çok daha fazlası var. Bu okurun tecrübesi. Ben bir çevirmen olarak, çok daha zor şeylerle uğraşmak zorunda kaldığımızı düşünüyorum. Çünkü zaman zaman inanılmaz derecede tuhaf şekilde şeylerle karşılaştık. Joyce’un yazılarını bilirseniz, Joyce’un kasten oturup, sözlüklerin başına geçip, yahu burası yeteri kadar karanlık değil, ben buraya Samice bir kelime bulayım, buraya Lapça bir kelime bulayım diye uğraştığını bilirsiniz. Belki biz de öyle yaptık. Bir şekilde, metnin orijinal tuhaflığını, metnin garipliğini, metnin okunmazlığını, hadi söyleyelim, Türkçede yeniden yaratmaya çalıştık. Zaman zaman kitapla ilgili yorumlar geliyor, ya buraya yanlış yazmışlar, bunu düzeltmemişler, burda terscüme yazıyor. Onlar kastî, çünkü defalarca üzerinden geçtik. Kitapta tuhaf bir şey varsa, onu kasten yaptık. Ben şimdilik bu kadar konuşacağım.

Kaya:

Ben de çok kısa bir şey ekleyeyim; çeviri süreci gerçekten meşakkatli bir şey. Biliyorsunuz, şiir çevirmesi en zor sanat disiplinlerinden biridir. Belki bu anlamda bir epik şiir Joyce’un Finneganın Vahı. Dolayısıyla, bir anonim söz var; çeviri, sevgiliyi peçe üzerinden öpmeye benzer, diye. Bu, peçeden biraz daha fazlası, daha kalın bir kumaş düşünün, biz sevgiliyi onun üzerinden öpmeye çalıştık aslında. Dolayısıyla, Umur’un söylediği şey, metni İngilizcenin dışında, Almanca ve Fransızcasından kontrol ederek yayıma hazırlarken, aslına bakacak olursanız bir Farsça çevirisi olsaydı ya da biz Farsça biliyor olsaydık, bir anlamda, o geçişkenliği daha rahat sağlayabilirdik. Biliyorsunuz, Osmanlıcanın içinde, dolayısıyla Türkçenin de, bolca Farsça sözcük var. Farsça da Avrupa dil ailesinden bir dil olduğu için böyle bir şansımız olmadı. Ya da şuna benzetirler; geçen birkaç hafta önce Ulysses’in ikinci çevirmeni Armağan Ekici ile sohbet ediyorduk. Finneganın Vahı, özellikle bir tür katlanmış haritadır dedi o. Bir tarafını açarsınız İngilizcedir, diğer tarafını açtığınız zaman hedef dildir, tercüme edeceğiniz. Öbür kısımlar, içine yedirilmiş dillerin hepsidir. Yani 70’in üzerinde dil var gerçekten. İçinde Türkçe kelimeler var, Arnavutça kelimeler var, Lapça kelimeler var, Japonca var. Dolayısıyla biz, üç dilden yaklaşabildik, sonuç itibarıyla, Türkçenin dışında. Japonca bilen bir editörümüz olsaydı, Japonca çevirisinden birlikte okusaydık, farklı bir deneyim elde edecektik. Buna emin olabilirsiniz. Bitmez bir metin aslında. Borges’in söylediği anlamda, sonsuza kadar yazılacak, okunacak bir metin o anlamda. Ve kelimenin tam anlamıyla bir versiyon. Dolayısıyla, fonetik önem kazanıyor hali hazırda. Yani, okurken o müziği hissedebilirseniz ki, çok zor değil gerçekten. Çeviride onu vermeye çalıştık. En azından muradımızın bir bölümünü hasıl olmuş olacağız. Benzer bir şekilde, hani çoğumuz, belki klasik müzik dinleyenler, 18. yüzyıldan, biraz 19. yüzyıldan klasik müzik eserlerini daha rahat dinlersiniz, tırnak içinde, 20. yüzyıla geldiğiniz zaman, bu nasıl klasik müzik denebilir belki. Aslında Joyce’unki tam buna, bir analoji yapmak gerekirse, benziyor. Yani, klasik bir roman okuduğunuz zaman, 19. yüzyıl Rus romanı ya da İngiliz romanı diyelim, olay örgüsü vs. her şey bellidir. Karakterler bellidir. İşte, yükseliş düşüş bellidir. Aslında 20. yüzyıldaki roman sanatındaki o krizi aşmanın yolunun da Joyce bu şekilde yapılabileceğini düşündüğü için böyle bir metin var karşımızda. Biz şimdilik bu kadarlık söylemiş olalım. Sizin belki soru cevaplarınızla açmaya çalışırız daha. Sözü size bırakalım. Bir seyyar mikrofonumuz var. Sorularınızı ya da yorumlarınızı, eleştirilerinizi, düşüncelerinizi alabilirsek çok memnun oluruz. Biraz aslında bu konferansımızın amacı, tabii ki, 76 yıl sonra ilk defa Türkçede bu metin. Bunun bir duyurusunu yapmak ama aynı zamanda, okurun buna dair ne düşündüğünü, 20 yıl önce Ulysses yayımlandığı zaman neler düşünmüş olduğunu ben takip edebilmiştim az biraz. Bugün neler düşündüğünüzü merak ediyoruz. O yüzden katkılarınız bizim için değerli. Çok teşekkür ederiz.

Soru: Kitabın başlığına nasıl karar verdiniz?

Umur:

Hocam, hoş geldiniz. Başlık konusunda epey bir tartışma yaşadık. Bildiğiniz gibi “wake” kelimesini düşündüğümüz zaman bu, uyanış olabilir, uyanıklık durumu olabilir, uyanma durumu olabilir ya da geleneksel İrlanda kontekstinde, bağlamında, bir cenazenin başında yapılabilen anma anlamına da gelebilir. Nöbet diye düşündük, beğenmedik. Sonuçta kitabın ruhuna uygun olduğunu düşündüğümüz için bir taraftan da sesler benzediği için “vah” kelimesinin en azından bu ruh hallerinden bir tanesini yansıttığını düşünüyoruz. Geçen konuşmamda bahsettiğim şekilde, ben açıkçası buna daha fazla tepki geleceğini düşünüyordum. Onun için soru çok önemli. Senin ekleyeceğin bir şey var mı Kaya?

Kaya:

Yani, başlığı düşünürken aslında, dünyadaki dillerde nasıl yayımlandığına da biraz bakmak istedik. Mesela Lehçe çevirisi en uzun süren çevirilerden biridir, 10 yıla yakın sürmüş Lehçeye tercümesi. Ağıt, Finneganın Ağıdı diye bir tercihte bulunmuşlar. Almancada “wehg” diye bir kelime var “w-e-h-g” diye yazılıyor. Wake kelimesine sesle çok en yakın kelime Almanca wehg diye bir kelime yok. Wehklage diye bir kelime var, o kelimeyi bozarak hem bir ağıta hem bir yakarışa gönderme yapmaya çalışmışlar. Aynı zamanda wake’in sesini de yakalamaya çalışmışlar. Biz işte bir ölünün ardından vah vah kelimesine kafamızın bir yerinde bir ara dank etti. Biz “evreka” dedik böyle. Sonra da ses de yakındı. Onu tercih edelim dedik. Biliyorsunuz, “Finnegans”daki “s” de hep tartışma konusudur. Orda bir apostrof yok, dolayısıyla bir Finneganlar mı yoksa tek bir Finnegan mı, niye veya grameri bozulmuş bir kelime mi söz konusu, dolayısıyla birleşik yazıp bütün kelimeyi öyle muğlak bırakmayı tercih ettik. Bu da böyle kasti bir tercihimizdir.

Başka yorum, katkıda bulunmak isteyen var mı?

Kitabı okuyan oldu mu hiç? Ben öyle bir sorayım, yani böyle en azından üç sayfa, beş sayfa? Daha yeni tabii edinmişsinizdir ama, hanımefendi kitabı aldı ama! Mikrofonu verelim mi? Belki, yani şey olarak, böyle ne çağrıştırdı size? Belki o deneyimi açmaya çalışalım!

Soru: Dünyadaki çeviri süreçlerinden bahsedebilir misiniz? Japoncada örneğin iki çeviri var sanırım.

İki çeviri var; biri tamamlanmış bir çeviri, diğeri yarım bir çeviri. Dolayısıyla o yarım çeviri hala çevrilmeye devam ediyor.

Buna dair, çeviri sürecine dair size son sözü vereceğim, gördüm. Ekleyecek misiniz bir şey yoksa!

Soru: Kitap üç kitap olarak mı yayımlanacak?

Elinizdeki birinci kitap efendim. Çeviri hali hazırda devam ediyor.

Tabii tabii. Biz yani sadece bugün buradayız. Sonra Umur’la baş başa veriyoruz oturup çalışmaya devam ediyoruz yani. Buradan Ankara’dan İstanbul’a dönüp.

Yok, daha tamamlanmadı o anlamda. Beyefendi de bir şey ekleyecek galiba. İlintili değil mi söyleyeceğiniz şey? Ona göre ben sonra size söz vereyim. Nasıl yapalım?

Soru: Kitabı yayımlarken dipnot, açıklamalı bir edisyon vs. düşündünüz mü, ya da düşünüyor musunuz?

Ben yayımlanma şeyine dair, sen çeviriye dair o zaman şeyi yanıtla. Şöyle, biz biraz dünyadaki muhtelif diller, şu an Almanca edisyona bakarsanız çok akademik bir edisyon görürsünüz. Büyük boy, sol taraf İngilizce basım, sağ taraf Almanca çevirisi. Satır numaralarına kadar dipnotlu bir çeviri görürsünüz. Bu bir tercih. Şöyle ki, akademik bir tercih aslına bakacak olursanız. Tabii ki, akademisyen olmayan okurların bu şeye hakkı yok mu diye bir soru gelebilir. Hakkı var elbet. Biz, dipnot koymanın yani 300 sayfalık üçte birlik bir bölümü okuyorsunuz siz şu an. 1000 sayfaya çıkaran bir meşakkate ve kitabı alımlamanın daha zor olduğu bir yere sürükleyeceğini düşünüyorduk en başından beri. Çünkü söylediğimiz bu müzik, baştan sona akan bir müzik var. Her satırda ya da her kelimede bir dipnot, onu bozacaktır. Bundan eminiz. Ama şöyle bir şey var. Çok iyi ikinci kaynaklar var buna dair. Kitabın tamamını çevirttiğiniz zaman, bir sözlük demeyeyim ama Wake’in ruhunu açıklayan, işte temel anahtar kitaplardan, en önemlilerinden birisini çevirtmeyi düşünüyoruz, Türkçeye kazandırmayı düşünüyoruz. Böyle bir yaklaşımımız var. Dante’nin kitabı tabii çok böyle şey, kendine has bir kitaptır yani. Önemlidir. Joyce’ta bu yapılamaz mıydı? Ulysses’i hatırlıyorum ben yirmi yıl önce, tartışmalıydı tabii. Onda da dipnotsuz bir çeviri vardı. Biz Joyce’un murat ettiği şeyi yansıtmaya çalıştık aslında. Joyce dipnot koymamıştı. İçinde kullandığı Latincelere, Lehçe kelimelere, Finnegans Wake’te de Türkçe kelimelere, hiçbirine dipnot koymamıştı. Yeri geldiği zaman sadece italik kullanır kendisi. Ona sadık kalmaya çalıştık. Bu bir yaklaşım, dediğim gibi. Sizin söylediğiniz yaklaşım, evet mümkün. Biz kitabın bir an önce aslında Türk okuruyla buluşmasını istiyorduk. Bu üçe bölme hikayemiz de, Joyce’un yazdığı metne sadık bir bölme hikayesi aslında. Yani, kendisi birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü kitap diye bunu yayımlayıp işaretlemiştir. Biz üç ve dördü tek bir cilt olarak yayımlayacağız. Dolayısıyla, üçüncü kitap, cilt dediğimiz şey, üçüncü ve dördüncü kitabı barındıracak. Bu da şöyle bir çevrime tekabül ediyor. Söz açılmışken söyleyeyim. Nasıl Ulysses’in arka planında Odyssea’nın Antik Yunan metni varsa, Finnegans Wake’te de bir metin Vico’nun Yeni Bilim başlıklı kitabı söz konusu. Bir tarih felsefesi kitabı aslen. Orda bir tarihsel döngünün içe dönük kapanan bir şekilde bir fasit daire gibi olduğundan bahseder ve bu dört aşamadan oluşur. Aslında Joyce’un dört kitap yazmasının temelleri biraz mikro felsefesinde yatıyor. Dolayısıyla, kitap kitap yayımlanabilir bir metin. Biz dolayısıyla bunu gözetip yayımladık. Bir de, dediğim gibi, ilk kitabı yayımladığımız zaman tabii ki bir risk bu; hani ikinci üçüncü kitaplar açısından, o riski göze aldık açıkçası. Hani, yaptığımız işin kendimiz açısından iyi bir iş olduğunu düşünüyoruz ve hani okurlar bunu okuyup şey yaparsa ikinci ve üçüncü ciltlerde de aynı ilgiyi göstereceğini düşünüyoruz açıkçası. Çeviriye dair de Umur…

Umur:

Benim çok fazla ekleyeceğim bir şey yok aslında. Çünkü Kaya bütün konulardan bahsetti. Ben dipnotu bol olan bir metin okuduğum zaman gerçekten takılıyorum. Çünkü bunun gibi, özellikle de içine müziği için girebilecek veya kakafonisi için girebilecek metinden bahsettiğiniz zaman, bence, altyazı kitabı ya da şu elinizdeki kitap, bilmem kimde var şu aşamada, üç yüz sayfa. Altyazı aman pardon altta dipnot olsaydı, bin sayfa olur muydu o? Bilmiyorum, yani sonuçta, fiziksel olarak da bir külfet getirecek kitaba. Onu da istemedik açıkçası.

Kaya:

Başka soru var mı acaba? Yorum? Buyurun!

Soru: Kitabın yayımlanmasının sizin açınızdan, yayıncılık tarihi açısından değeri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kaya:

Yani biz, ben yayıncının gözünden anlatayım biraz. Biz iki buçuk yıllık bir yayıneviyiz. Yayınevinin kuruluş saiklerinden biri bunu yayımlamaktı diyebilirim. Tabii tek amacı değildi. Yani, sonuçta yayımlamadığımız onlarca, yüzlerce kitap var daha kafamızda olan. Ama bu hani büyük bir eser biliyorsunuz. Dünya tarihi, edebiyat tarihi açısından da çok önemli bir eser. Biz biraz, bunu yapabileceğimiz cüretini göstermek istedik açıkçası. Yani bundan sonra tabii ki söz sizlerin olacak. Geri çekileceğiz artık ama şunu düşünüyorum, Türkçenin neyi eksik, hep kafamızdaydı. Yani, Lehçeye çevrilebilen bir metin Türkçeye de kesinlikle çevrilebilir ki, biz hani Osmanlıcadan yoğun olarak beslenen bir diliz. O kendisi, Arapça, Farsça vs.’den çok beslenen bir dil, Rumcadan, başka dillerden. Dolayısıyla bunu bu şekilde uyarlayabileceğimizi başından beri düşünüyorduk. Ama Umur’la buluşması, bizim açımızdan biraz tesadüfler eseri olmuş bir şey aslında. Biz Nevzat Bey’le ta çok eskiden yani kuruluş aşamasında bir görüşmüştük. Kendisi çeviremeyeceğini, biraz denedi ama çeviremediğini söylemişti bize o zamanlar. Sonra, kimi tesadüfler eseri Umur’la buluştuk. İyi ki de buluştuk yani tabii ki.

Umur:

Benim açımdan, arkadaşlarımdan birinden, burada yok bugün, Zafer şey dedi, K2 dedi. Ben K2 mi? Şeyden bahsediyor, Everest’e çıkmaktan bahsediyor. Benim de biraz şeyim oydu, yaklaşımım oydu. Acaba yapabilir miyim? Hatta Kaya bana ilk yaklaştığında, kitapla ilgili olarak, ben şey dedim; sana hiçbir söz vermiyorum, bir sayfa yaparım dedim. Onu denemek için yaptık. Sonra bir şekilde beni kandırdılar, kendimi bu işin içinde buldum. Bana en sık sorulan sorulardan birisi, vazgeçmeyi düşündünüz mü? Bana biraz garip geldi. Çünkü vazgeçmeyi düşünseydim zaten bulaşmazdım. Ayrıca ben neyin içine girdiğimi çok iyi biliyordum. Pek çoğunuz beni tanımıyor olabilirsiniz, adım çok bilindik bir isim olmayabilir. Aslında ben gizliden gizliye otuz yıldır, aklınıza hayalinize gelebilecek her konuda çeviri yapan biriyim, şiir ve edebiyat dahil olmak üzere. O yüzden Joyce bana çok uzak değil aslında. Ve bir şekilde doğru kimyayı bulduğumuzu düşünüyorum. En azından, yayınevi, çevirmen ve ekibimiz olarak bir şekilde biz de doğru kimyayı, doğru dengeyi bulduk galiba. Teşekkür ederim.

Soru: Kitabı yayına hazırlama süreci nasıl gerçekleşti?

Kaya:

Umur evet, bir söyleşisinde, çakıl taşı çiğnemeye benzetti bu süreci. Dişlerimizi kırmadık tabii ki ama şöyle bir şey yaptık tabii ki. Biz, Umur metni çevirdikçe biz on, on beş sayfada bir metnin editöryel müdahalesine başlıyorduk. Elinizdeki birinci kitap sekiz alt bölümden oluşur. Numaralandırılmamıştır ama perde sayfa ile geçtik, göreceksiniz içini açtığınız zaman. Bunlar, Joyce’un alt bölümlendirdiği yerler. Yani tematik ve müziğin artık adagiodan başka bir yere sıçradığı yerlerdir kimi zaman.

Umur:

Yani onun seçimleri.

Kaya:

Onun seçimleri, biz böyle bir şey yapmadık tabii ki. Dolayısıyla bölüm bittiği yerde, biz işte on beşer, yirmişer sayfa o güne kadar biriktirdiğimiz şeyi okumuş ve editöryel süreçten geçirmiş oluyorduk, Almanca ve İngilizcesi dahil olmak üzere, karşılaştırmalı okuyarak. Sonra Umur çevirisine devam ederken biz bir ara masabaşı mesai ile yaptığımız editöryel süreci onunla tartışmaya başlıyorduk. Burası çok sancılı geçmedi. Çünkü, hani masa başı oturduğumuz için artık bir yerden sonra ekip işi aşinalık kazanıyor. En zor kısmı, metin evet, editöryel süreci bitti, son okumasına gelindiği yerde oldu. Kitabı dizgiye aldıktan sonra son okumayı da biz yapıyoruz. Ben Umur’un metne biraz yabancılaşması gerektiğini düşünüyordum o aşamadan sonra. Yer yer, yani metin o kadar fazla kelime oyunu ve gramerin bozulmasını barındırıyor ki, son okuma yaparken Umur, demin bahsetti, “ya biz burda yanlış bir şey mi yaptık”ı sorduk hep kendimize. Emin olamadığımız yerlerde oturduk tekrardan. Gerçekten, çok az da olsa, tek tük böyle atladığımız yerler çıktı o zaman ama en meşakkatli yeri aslında orasıydı diyebilirim. Buyurun!

Soru: Metin bunca kakafoni vs. barındırıyorsa onu bir okur olarak nasıl okuyacağız peki?

Umur:

Şimdi, orkestra dinlediğinizi varsayın; ve çok atonal, garip, 20. yüzyıla ait bir şey dinliyorsunuz. Piyanist de sarhoşmuş gibi çalıyor. Anlatabiliyor muyum? Onu kasten yapıyorum. Ona katlanmak zorundasınız. Çünkü, şeydeki, metindeki her türlü gariplik aslında orijinal metnin içinde var olan bir garipliktir ki, zaman zaman eleştirmenler, bizim metnimizin orijinal metinden daha yumuşak olduğunu bile söylediler. Yani, “bir de İngilizcesini görseniz” demem gerekiyormuş gibi – Armağan dedi değil mi bunu? Sonuçta şey, onlara katlanmak durumundayız. Metnin doğal bir parçası onlar. Ya şeyin, müzisyenin, çünkü müziğe benzetiyoruz ya, kasten bozduğu akortlar olarak düşünebilirsiniz ya da bilmiyorum, sonuçta metnin bir parçası onlar.

Kaya:

Biraz da aslında o atonal müzik meselesi ilginçtir. Kulak aşinalığı gerçekten, bozuk gramere ve şeye de alışılıyor. Biz tabii ki, Türkçeyi anadilimiz vesaire olarak öğrenirken belli bir kuralda ve sözdiziminde öğrendiğimiz için, otuzumuzdan kırkımızdan sonra böyle bir metinle karşılaştığımız zaman, o işte kulak tırmalama, hatta yer yer tamamen anlamsız bulma gerçekleşecek. Bence böylesi metinler çok az olduğu için böyle oluyor aslında. Bunun gibi onlarca metin okumuş olsak ya da okuyacak olsak, bir kulak aşinalığı ve o müziğe aşinalık sağlanabilir diye düşünüyorum ben. Bence biraz rüyanın dili olduğu için bu, Joyce’un kendi söylediği anlamda, kendinizi bir rüyadaymışçasına okuyun derim. Çünkü, o rüyayı anlamlandırıp dile dökemezsiniz uyandığınız zaman. Hani hepimiz rüya görüyoruz, uyandığımız zaman bir anlatın deseniz, anlatamazsınız aslında ne gördüğünüzü. Zaten rüyanızda da konuşan kimseyi duymazsınız. Biraz öyle yaklaşabilirsiniz bence hani tabii ki herkesin okur deneyimi farklı olacaktır ama bizim naçizane görüşümüz böyle. Başka yorum, soru, eleştiri… Buyurun!

Soru: Çevirmene sormak istiyorum: Çevirdiğiniz metinden keyif aldınız mı?

Umur:

Okur olarak mı cevaplamamı istiyorsunuz, çevirmen olarak mı? Valla size açıkça söyleyeceğim, eğer metin önüme konmuş olsa ve hadi oku deseler, okumayabilirdim. Çünkü öyle bir metin. Buna karşın, bunun gibi zor metinler okumaya çalıştık. Gertrude Stein okuduk. Bir yığın garip şiir, şiirler var dili çok tuhaf bir şekilde büken, ezen diyelim. Birazcık şeyle ilgili, neyi okumaya alışık olduğunuzla ilgili. İşte, Kaya’nın da dediği gibi, eğer bu tip metinler, daha sık göz önünde olsaydı, belki bu kadar yadırgamayacaktık onları. Bir okur olarak evet yadırgadım ama çevirmen olarak hoşuma gitti. Çünkü, zor bir şeyin üstesinden gelmenin verdiği keyif var tabii ki, her satırın altında. Onun için ben daha ziyade, hani bu kitapla yaşadığım için bir senedir, artık ikisini çok fazla ayırt edemiyorum kafamda. Çevirmen olduğumu hissediyorum burada, kafamda. Başka sorusu, yorumu olan?

Kaya:

Teşekkür ediyoruz o zaman, ayağınıza sağlık! Biz A23 no.lu stanttayız. Umur Bey’in de biraz vakti vardır herhalde. Daha öyle birebir sohbet etmek isterseniz gelebilirsiniz. Çok teşekkür ederiz ilginiz için!

  • Finneganın Vahı
  • Yazar: James Joyce
  • Çevirmen: Umur Çelikyay
  • Yayınevi: Aylak Adam
  • Sayfa Sayısı: 316
  • Baskı Yılı: Ocak 2015
Turgay Özçelik
Takip Edin

Turgay Özçelik

Kültür Mafyası editörü. Okur, yazar, izler; dünyanın sonunu bekler...
Turgay Özçelik
Takip Edin

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *