Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Cide’ye aşık, Cide’ye hasret: Rıfat Ilgaz

0

Bu sayımızda, Cide’ye aşık bir yazar; ancak bütün tanımlamalardan önce bir öğretmen, eğitimcinin evini ziyaret ettik. Cide’ye aşık, ancak Cide’ye hep hasret kalmış bir ustanın: Rıfat Ilgaz

KitapEki
KitapEki

“Hep bırakacak, durmadan bırakacaktım geride, bana yakın ne varsa… Canlı, cansız, yararlı yararsız, kendi gelmiş, emekle kazanılmış ne varsa isteyerek, istemeyerek, boyuna bırakacaktım.

Yazı masamı, radyomu, yurtdışından aldığım, getirttiğim plaklarımı, kitaplarımı, başlanıp bitirilmemiş yazılarımı, içtiğim lokantaları hep bırakacaktım. Okuduğum, okuttuğum okulları, değişen öğrencilerimi ya bırakacak ya da bıraktırılacaktım. En acıklısı çok sevdiklerimi, kardeşlerimi, çocuklarımı, torunlarımı, onların da yakınlarını…”

(Rıfat Ilgaz, Sarı Yazma)

Tekrar tekrar okuduğum kitapları yazan ustaların, ruhum daraldıkça raftan kitaplarını indirip şiirleriyle hayal kurduğum şairlerin; nerede, ne zaman, ne hissederek yazı yazdıklarını ve en önemlisi, nerede doğup büyüyüp, hangi evlerde nefes alıp verip, yıllar öncesinde yazılsa da hala güncelliğin koruyan ve dahası yarına dahi ışık tutan satırları bize miras bıraktıklarını hep merak etmişimdir.

“Aslan yattığı yerden belli olur” denir ya… Evinde penceresinin önüne oturup, dışarıyı seyrederek mi yazardı, çatı katında mı -yoksa hapiste mi-, kitaplığında hangi kitaplar vardı, acaba benim ufkumu açan yazarlar kimleri dönüp dönüp okurdu? Bunları o yazarın biyografisinden de öğrenmek mümkün olabilir. Ancak bu bana, arada birinin varlığını hissettirir. Kafamdaki yazarımla benim arama mesafe koyar. O yüzden bir yazarın evini ziyaret etmek, onun kullandığı yazı masasına, kitaplarına, daktilosuna, kıyafetlerine, temize çekilmemiş el yazmalarına, sevdiklerine yolladığı mektuplara bakmak, o yazarın biyografisini okumaktan çok daha ötede bir yerdedir benim için. Çünkü o zaman, yani o kişinin evinde vakit geçirirken, bir zamanlar onun nefes alıp verdiği evde siz soluklanırken; doğup büyüdüğü coğrafyayı, o coğrafyanın iklimini, evini, yaşadığı dönemi, mütevazılığını, karşılaştığı zorlukları, imkanlarını ya da imkansızlıklarını, hayata nasıl baktığını size anlatan birinin varlığına artık ihtiyaç duymazsınız. Eve sindiği kadarıyla bir yaşamın parçasına dokunabilirsiniz. Yalnız siz ve o zamana kadar aklınızda kurduğunuz yazara ilişkin bir buluşma gibidir bu ziyaretler. En azından benim için.

Bu sayımızda, Cide’ye aşık bir yazar; ancak bütün tanımlamalardan önce bir öğretmen, eğitimcinin evini ziyaret ettik. Cide’ye aşık, ancak Cide’ye hep hasret kalmış bir ustanın: Rıfat Ilgaz.

Yola çıkmadan, yazar, eğitmen, bir baba olarak Rıfat Ilgaz’ı ve Cide’deki evin hikayesini dinlemek üzere Rıfat Ilgaz’ın oğlu Koca Çınar Aydın Ilgaz’ı ziyaret ettik.

Bilmeyenler için belirtelim, İstanbul Esenkent’te Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi bulunuyor. Dahası, kültür merkezine çok yakın oturan Çınar’la, yani Aydın Ilgaz’la da orada karşılaşmanız mümkün. Özlemini duyduğumuz, unuttuğumuz sohbetleri hatırlatan büyük insanları görmek isterseniz… Bizden söylemesi…

Bir yazar ve öğretmenden öte, baba olarak Rıfat Ilgaz’la ilişkiniz nasıldı? Sürgünler, hapisler, babanızın hastalığı ve kaçışlarla dolu bir yaşamda birbirinize ne kadar yakın olabildiniz?

Aydın Ilgaz: Ben babamın hayranı olacak kadar onunla beraber olamadım. Babamı 4.5 yaşında hapishanede gördüm. Onunla aramda ya tel örgü vardı ya da verem mikrobu. Dokunamazdım. Yani alışılagelmiş bir baba-oğul ilişkimiz olamadı, evde bulunamadığı için. Çünkü, hep kaçmak zorundaydı. 1949 yılında, ben 9 yaşındayken annemle babam ayrılmak zorunda kaldı. Gerçek bir ayrılık değildi bu. Mecburiyetti. Babam işsizdi o sıralar, annem öğretmenlik yapıyordu, para kazanıyordu ve “komünistin karısı” diye işten atılma riski vardı. Bu yüzden böyle ayrılmışlardı.

Hababam Sınıfı, sinema haliyle; Rıfat Ilgaz’ın içine sinen bir eser miydi?

Aydın Ilgaz: İki tarafı var o işin. Hababam Sınıfı romanı var. Üzülerek söylüyorum, şimdi Türkiye’de Orhan Kemal’in başına gelen durum. Orhan Kemal televizyonlara dizi senaryosu yazmış gibi oldu. Babamın “Hababam Sınıfı” hikayesi bambaşka bir olaydı. O roman Türkiye’deki Parasız Yatılı Devlet Okulları’nı anlatan bir eser. 16 senelik öğretmen olan babam -ki köylerden başlayarak en ilkel yerlerden öğretmenliğe başlamış- edebiyatçı yönüyle bu konuyu çok iyi irdelemiş. Hatta ondan çok evvel “Sınıf” adlı şiir kitabında; 2. Dünya Savaşı sırasındaki öğrencilerin yokluk içinde oluşunu,  Aksaray-Fatih bölgesindeki orta sınıf veya altındaki insanların yaşam savaşlarını, eğitim çağındaki çocukların o ekonomi içinde neler yaptığını anlatır.

Babanız, toplumcu bir bakış açısıyla, eğitmen kimliğiyle yazmıştı çoğu eserlerini, gerçekçiydi. Böyle diyebilir miyiz?

Aydın Ilgaz: Genelde baktığınızda, biz hep sırıtırız, Kemal Sunal’ı anımsayarak, Hababam Sınıfı vs diye.. .O tarafı biraz babamı rahatsız ederdi. Çünkü babam İnek Şaban’ı öyle yazmamıştı. “Benim İnek Şaban’ım, sınıfın en çalışkanı olup inekleyenidir” derdi. Parasız yatılı okulda okuyan çocuğun geldiği ekonomik altyapı var. O çocuğun neden içine kapanık olduğu, alamadığı gıdalardan dolayı birçok algılamasının geç olduğu vurgulanıyordu o romanda. Ve açığını ders çalışarak kapıyordu o çocuk. O sırada Türkiye’deki eğitim sektörümüzde özel okul yoktu. Çocuğun, okul müdürünün gıdasından çalarak beslendiğini yazmıştır o. Ki ben de bunu bilirim, mesela bir gün okula üst düzey bir misafir gelir. Et yemeği vardır. Aşçıya söylenir, et pişirilir, yerler içerler, ama biz etten çıkan kemikle yapılan yemeği yerdik. Ve derdik “Geldi yine bizim üst kata birileri. Müdürün misafirleri yüzünden biz aç kaldık.”, kestirirdik meseleyi. Babam o günkü eğitim sistemini, bu şekliyle anlattı. Toplumcu, gerçekçi kuşağın başta gelen bir şairiydi. Sarı Yazma’da Cide’nin kadınlarını anlatmıştı. Yaşamın bizzat içinden hikayelerdi babamınki. Edebiyat, başka dilden kelimeleri alıp, Türkçeleştirmek değildir.

Cide’deki evin hikayesinden bahsedersek, nasıl bir süreçle bugünkü halini aldı?

Aydın Ilgaz: “Babam büyük adammış” dersem yanlış olmaz. Sağlığında hep teklif ettiler bir vakıf kuralım diye. İstemedi.  “Kuracaksa Aydın kursun” dedi. Çünkü aileden biri olunca iş değişiyor. Bugünkü yazar evlerinin durumları ortada. Vakfa devredilmesi bir şeyi değiştirmiyor. O ev için ben de çok uğraştım. Hiç kolay olmadı. Eşyaların bir kısmı babamın İstanbul’da da kullandığı eşyalar. Benim Cide’de hiçbir şeyim yok aslına bakarsanız. Babamın anısına, babamın doğduğu evi korumaya çalıştım.

Aydın Ilgaz’la sohbetimiz sırasında, kendisi Cide’de bize göz kulak olması için, Süleyman Ağabey’e emanet edeceğini söyledi bizi. Onun deyimiyle Süleyman Ağabey ile Rıfat Ilgaz öyle bir dostluk kurmuşlardı ki, bugün Cide bir yana Süleyman Ağabey bir yanaydı. “İstihbarat şefim benim o” diye tanıttı bize kendisini.

Cide ve Rıfat Ilgaz

Cide’deki Rıfat Ilgaz Kültür ve Sanat Evi, 1911’de Rıfat Ilgaz’ın doğduğu ve orjinaline sadık kalınarak restorasyon görmüş bir ev. Dışardan baktığınızda, pencerelerden sarkan ufak sarı yazmaları görüyorsunuz. Rıfat Ilgaz’ın büyük eseri Sarı Yazma adlı eserinde de yer verdiği, Cide’nin kadınlarına çok da yakıştığını düşündüğü sarı yazmalar.

Duvarlarda eski fotoğrafları yer alıyor ve hayatına ilişkin kısa kısa notlar. 2. katta yatağı, kıyafetleri ve yazı masasının bulunduğu bir oda var. Hemen bitişiğindeki odada, yazdığı romanları, çocuk kitapları.. Odalardan başka birinin kapısında sarı yazmalı bir cansız manken karşılıyor sizi.

Süleyman Ağabey, -soyadını öğrenmekte zorlandık, çünkü kendisine minibüsçü Süleyman diye tanıtıyordu hep-  ( Süleyman Salcı)) ile evin bahçesinde sohbet ettik. Dostluklarını dinledik.

Cide’ye gideceğimizi söylediğimizde, Aydın Ilgaz bizi size emanet etti. Dostluğunuza ait çok şey anlattı. Nasıl tanıştınız?

Süleyman Salcı: 1979 yılında tanıştım onunla. O zamanlar bankada bir sınav yapılacaktı. Şoförlük sınavı. O sınava girdik yedi arkadaş. İçlerinden birine “Rıfat Ilgaz torpil yapacak” dediler. Öyle bir dedikodu dolaşıyordu. Bir gün arabasını gördüm Rıfat Ilgaz’ın. Evine gittim. Kapısı zaten açıktı.

“Buyurun”, dedi. “Hocam bir konuda söylemek istediklerim var. Bu şoförlük sınavında sizin arkadaşlardan birine torpil yapacağınız söyleniyor” dedim. İçeri davet etti.

“Sizin eşitlikten yana olduğunuz söyleniyor”, buna benzer şeyler söyledim işte. “Ben muavinlikten itibaren şoförlüğü seçmiş bir insanım. Birine torpil yapacağınız söyleniyor sınavda.” “Biz” dedim, “farklı sınıflardan değiliz. Bırakın eşit koşullarda yarışalım.” Dedi ki; “Söz veriyorum tarafsız kalacağım.” İstese “çık git” de diyebilirdi, sonuçta ben bir dedikoduya inanıp gittim oraya. Ve tarafsız kaldı orada da, “her zaman gel, kapım açık” dedi. Öyle işte,  gel git derken hocadan ayrılamadım.

Alışverişini yapardım, gazetesini getirirdim, kitaplarını taşırdım bazen. Cumhuriyet gazetesi okurdu hep, bazen balkondan elinin işaretiyle anlardım, gazeteyi getirirdim. Hasta olduğunda yanında nabzını ölçerdim. Farklı bir dostluğumuz oldu. Cide’yi çok severdi. Ama rahat vermediler tabii adama. Onun kitaplarını okuduğumuz için mimlerlerdi bizi de. Rıfat Ilgaz’ın siyasi görüşü belli. Yapılan yanlışları görürdü, sözünü esirgemezdi. Beraber sorguya çekildik kaç defa. Ona yakın olmak, korkutuyordu bazı insanları. Rıfat Hoca’yı gözleri bağlı, sorgudayken gördüm, benim de sorguya çekildiğim gün.

*

Adına temmuz ayında, Kastamonu/Cide’de “Sarı Yazma” şenlikleri düzenlenen, Cide halkına sağlığında ve ölümünden sonra bile ışık tutmuş bir yazar o. Çünkü bu şenliklerde, birçok sanatçı, yazar, akademisyen Cide’ye gelerek Rıfat Ilgaz anısıyla bilgilerini paylaşıyor. Rıfat Ilgaz’ın da sağlığında daima yaptığı gibi.  “Şairin bugünkü görevi, çağına yakışır bir şekilde yazarak halkın önünde yol gösterici olmaktır” diyen ustanın evinden ayrılma vakti.

Yağmurlu, fırtınalı, -Rıfat Ilgaz bugün hayatta olsaydı ve görse muhtemelen, “Benim kitaplarımda anlattığım Cide’ye n’olmuş?” diyeceği, kıyılarına binalar dolmuş Kastamonu/ Cide’den sevgilerle..

Son şiiri:

Elim birine değsin,

Isıtayım üşüdüyse

Boşa gitmesin son sıcaklığım. (1991)

 

*Bu yazı Ekim 2012 tarihinde Kültür Mafyası dergisinde yayımlanmıştır.

Tempus

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *