Eşekarısı Fabrikası – Ölümcül Bir Kehanet Kutusu

Yazar her ne kadar bilim-kurgu öğelerini temel alarak kahramanı ve çevreyi yarattığını söylese de aslında öykü gotik tarzın özelliklerine sahiptir.

esekarisi-fabrikasi-kapakŞiddet bizi ne zaman rahatsız eder? Sebepleri mantık çerçevesinde anlatıldığında mı, duygusuzca ifade edildiğinde mi, yoksa uygulayan kişi bir çocuk olduğunda mı? Iain Banks’in 1984’de çıkardığı ünlü romanı Eşekarısı Fabrikası ile ilgili yazıları okurken ilk dikkatimi çeken genelde yazan kişilerin aynı cümle ile metne başlamaları oldu; beni rahatsız etmedi. Bu cümle bile başlı başına bir rahatsızlık içerir, tersini belirtmek ihtiyacı hissetmeniz yeter çünkü. Peki, aslında neden rahatsız oldu kitabı okuyanlar? Çünkü bir çocuğun ne kadar vahşi olabileceği, aslında hiç de masum olmadığı temasını işlediği için olabilir mi? Ama biz bu konuyu zaten Sineklerin Tanrısı’nda en üst dozda almıştık. Bağışık olmamız gerekmez miydi? Belki de gizliden gizliye kendi çocukluğumuza dönüp hayvanlara yaptığımız masumane (!) deneyleri hatırladık, kibrit kutusuna kapatılan sinek kaç gün yaşar, arının karnına iğne sokarsak iğnesini çıkarır mı, kertenkelenin kuyruğu yeniden çıkıyormuş, kolu da çıkar mı, gibi. Aslında bal gibi biliyorduk yaptığımız bu deneylerin sonu ölüm, ama ölümle ilgili ahlaki değerlerimiz yeterince gelişmediği için içimiz rahat yapıyorduk. İşte Frank o yüzden rahatsız etti çoğumuzu, içimizdeki Frank’i hatırlattı bize, unutmaya çalıştığımız, pek de gurur duymadığımız çocukluk parçamızı. Gerçi Frank’in barbarlık sınırı oldukça geniş, dokuz yaşına kadar üç cinayet işlemiş biri, ama temelde aynı ahlaki yetersizlik söz konusu, öldürmek vicdanını sızlatmıyor ve çoğumuzun tersine büyüdüğünde de bu değişmiyor.

Kitap üç kişinin etrafında dönüyor. Garip deneyler yaptığı için üniversiteden atılan yarı bilim insanı hippi bir baba, akıl hastanesinden kaçmış eve dönmeye çalışan bir ağabey, dokuz yaşına kadar üç cinayet işlemiş, devlette kaydı olmayan 16 yaşındaki tombul ergen Frank. Olaylar İskoçya’nın kuzey-doğu kıyısında rüzgârlı ve boş bir adada geçmektedir ve Frank yalnız geçen günlerini, arada geri dönüşler yaparak geçmişini bize anlatmaktadır. Babası eski bir hippi olduğundan medeniyetten uzak bir yerleşim seçmiştir. Babasının takıntılı yapısını, annesinin sorumsuzluğunu, penisinin kazaya kurban gitmesini, kadınlara olan öfke ve nefretini, ağabey Eric’in aklını kaçırma hikâyesini ve tabi ki cinayetlerini sırayla Frank’in ağzından öğreniyoruz. Babasının takıntılarını anlatırken aslında kendi obsesif kompulsif bozukluğunun kaynağını açıklamaktadır okuyucuya. Belki de Eric ile en büyük farkı budur, Eric çılgınlıklarını içinden geldiği anda ve belli bir düzene uymadan dürtüsel yapar. Frank ise düzenli ayinlerin sonunda kehanet kutusundan çıkan infazların adamıdır. Her şeyi düzenlidir, belli bir sıraya sahiptir, işlediği cinayetler bile.

Frank kendince ilkel bir din yaratmıştır. Terk edilmiş bir sığınağı, merkezi “Yaşlı Saul” olan bir tapınak haline getirmiştir. Köpeğin kafatası (Saul’ün, üç yaşında Frank’in penisini koparan ve babası tarafından vurularak öldürülen buldog olduğunu öğreniyoruz), eşekarılarının kurban edildiği mumlarla dekore edilmiş, hayatının hediyelikleri diye adlandırdığı aile yadigârı eşyalar (aile fotoları, Eric’in dişlerinin olduğu kutu, babasının saçından bir parça) ile doldurulmuş, geçmişi tekrar yaşadığı bir yerdir burası. Ayinlerini burada yapar, bir saat kadranından yarattığı eşekarısı fabrikasını burada çalıştırır. Özel olarak hazırlanmış düzeneklere sahip bu kutu, içine konan eşekarısının hangi ölüm tuzağına yakalandığına göre kader belirleme yetisine sahiptir. Kutu sadece ölüme ayarlıdır, kurtuluş yoktur. Romandaki karakterlerin kaderi işte bu ölüm kutusunun kararına bağlıdır. Yazar Iain Banks, kitabı hakkında yaptığı bir röportajında, çocukların hiç de masum olmadıklarını, aksine şiddetle dolu olduklarını söylüyor, tıpkı Dr. Johnson gibi. Jean – Jacques Rousseau’nun, eğitimin doğal olması gerektiğini söylediği[1] kitabına karşılık olarak verdiği yanıtta Dr. Johnson[2] “Merhamet insan doğasında yoktur, çocuklar zalimdir, vahşiler zalimdir,”[3] diyerek karşı çıkmıştır. Johnson’un bu karşı tezi her halde en iyi William Golding tarafından benimsenmiş ve destansı bir metne dönüştürülmüştür[4].

Vicdan gelişmediği sürece her çocuk vahşidir. Frank, ıssız bir adada, tek başına büyümeye çalışan bir çocuktur. Tek öğretmeni doğa ve o da vahşi. Frank aslında zalimliği doğadan öğrenmiştir, martının yukarıdan bıraktığı ölü kurbağa, köpek Saul’ün hazin saldırısı, babasının köpeği vurması, annesinin babasını topal bırakması, ağabeyinin köpekleri yakması, kuzeninin tavşanları yakması… Şiddet dolu çevresi eğitmiştir onu. Cinayetlerini bile doğanın tatsız şakaları kılığına sokmuştur (yılan soktuğu için ölen kuzen, dalgaların sahile getirdiği bombanın patlaması sonucu ölen yarı-kardeş, çılgın esen rüzgârla beraber uçurtmayla birlikte havalanan diğer kuzen). Arkadaşı yoktur (kendisi gibi garip olduğuna inandığı cüce dışında), devlette kaydı yoktur, okula gitmemiştir, her günü tek başına geçmektedir, sonuç başka ne olabilir ki?

Yazar her ne kadar bilim-kurgu öğelerini temel alarak kahramanı ve çevreyi yarattığını söylese de (ıssız ada yeni bir gezegen ve kahramanımız Frank oradaki uzaylı), aslında öykü gotik tarzın özelliklerine sahiptir. Kahramanın izole bir dünyada yaşaması, engelli bir bebeğin beyninin kurtçuklar tarafından yenmesi[5] ve Eric’in aklını bu yüzden yitirmesi gibi. Yine kilitli bir kapı bize sürekli bir sırrın olduğunu hissettirir. O kapının ardında her ne varsa bizim tüm sorularımızın yanıtıdır ve kitabın sonunda mutlaka açılacaktır. Frank tüm kitap boyunca babasının kilitli laboratuarını yoklar ve gerçekten de son bölümde içeriye girmeyi başarır. Öğrendiği gerçek sadece şok edici değil aynı zamanda birçok sorunun da yanıtıdır. Bu sayede öğreniriz Frank’in bu kadar özenle herkesten saklanmasının nedenini. Bir anda farklı bir Frankeştayn[6] hikâyesinin içinde buluruz kendimizi, yarı kaçık bilim adamının yarattığı canavar. İki öyküde de canavar yaratıcıları tarafından kandırılmıştır, yanlış yönlendirilmiştir, o yüzden de sebepsiz intikam almışlardır. Tüm bu öç almalar, suni olarak yaratılmış masum canavarın yaratıcısının ihanetine tepkisidir.

Son bölümde açıklanan gerçeğe okuyucu tüm kitap boyunca gizliden gizliye hazırlanmıştır. Kadınların sürekli aşağılanması bir tür ipucudur aslında. Son cinayetini sırf ölen erkeklerle kız sayısının eşitlenmesi için işlemiştir Frank. İki erkeği ve bir kızı öldürdüğünü okuruz ama sayının nasıl eşitlendiğini o an anlamayız. Jonathan Culler[7]’a göre kadının tanımı vajinası olan kişi değil penisi olmayan kişidir. Frank farkında olmadan kendi gerçeğinden kaçmaktadır, içten içe bir kadının öldürüldüğünü hissetmekte ve sayıyı ona göre eşitlemektedir. John Mullan[8]’ın müthiş benzetmesi ile yazıyı sonlandıralım: “Sonuç olarak Eşekarısı Fabrikası eski bir Fransız deyimine yepyeni bir anlam katmıştır: Cherchez la femme![9]

[1] Émile ou de l’éducation: Emillie ya da Eğitim Üzerine – Roman (1762) : Çocuklar Robinson Crusoe ’dan başka roman okumamalı ve doğada büyümelidir. Çünkü aslında insan doğası iyidir ve medeniyet yüzünden çürür.

[2] Samuel Johnson – (1709-1784) İngiliz yazar ve sözlük bilimcisi

[3] “Pity is not natural to man. Children are always cruel. Savages are always cruel.”

[4] Sineklerin Tanrısı

[5] Yazar, bir röportajında böyle bir olayın gerçekten olduğunu ve bir doktorun kendisine anlattığını söylemiştir.

[6] Belki de en ünlü gotik öykü, insanlık ve canavarlık üstüne yazılmış bir destan.

[7] Cornell Üniversitesi, structuralism üzerine makaleleri olan ünlü profesör,

[8] Londra Üniversitesi 18.yy edebiyatı profesörü, Guardian ve London Review of Books gibi yayınlarda köşe yazarı, Man Brooker Prize 2009 sahibi,

[9] Fransızca “kadını arayın” anlamına gelip, “bir yerlerde bir şeyler ters gidiyorsa, beklenmedik olaylar vuku buluyorsa, bir adam durduk yerde sapıtıyorsa işin içinde muhakkak bir kadın vardır” anlamında kullanılan ünlü kalıp.

  • Eşekarısı Fabrikası
  • Yazar: Iain Banks
  • Çeviren: Zübeyde Abat
  • Yayınevi: Koridor Yayıncılık
  • Sayfa Sayısı: 256
  • Baskı Yılı: 2015

Zümrüt Bıyıklıoğlu

1970 İstanbul doğumludur. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Ekonomi bölümü mezunudur. Murat Gülsoy, Mario Levi ve Robert Mc Kee’nin atölyelerinden yetişmiştir. Yayınlanan kitapları; Küçük Yazarın El Kitabı (Şubat,2015-Esen Yayıncılık) ve Yeni Başlayanlar İçin Yaratıcı Yazarlık’tır (Temmuz, 2015-Esen Yayıncılık). Okullarda ve özel atölyesinde çocuklara ve yetişkinlere yaratıcı yazarlık dersleri vermektedir. Kitapeki.com sitesinde yazıları yayınlanmaktadır. Şimdi de Pulbiber’in yazarlarından biridir.
Zümrüt Bıyıklıoğlu

Latest posts by Zümrüt Bıyıklıoğlu (see all)

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Zümrüt Bıyıklıoğlu

1970 İstanbul doğumludur. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Ekonomi bölümü mezunudur. Murat Gülsoy, Mario Levi ve Robert Mc Kee’nin atölyelerinden yetişmiştir. Yayınlanan kitapları; Küçük Yazarın El Kitabı (Şubat,2015-Esen Yayıncılık) ve Yeni Başlayanlar İçin Yaratıcı Yazarlık’tır (Temmuz, 2015-Esen Yayıncılık). Okullarda ve özel atölyesinde çocuklara ve yetişkinlere yaratıcı yazarlık dersleri vermektedir. Kitapeki.com sitesinde yazıları yayınlanmaktadır. Şimdi de Pulbiber’in yazarlarından biridir.

Read Previous

Ercan Kesal: “Her şeyin bir iktidarı var, sanatın da!”

Read Next

Çocuklarınıza ders çalışmayı sevdirecek iki kitap!

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *