Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Galip Dursun ve Korku Edebiyatı

0

Pusova’yı okuduğumda gerçekten etkilendiğimi söylemeliyim. Birbirinden tuhaf; hem distopik, hem bilim-kurgu, hem fantastik hem de Anadolu motifleriyle bezeli öykülerden oluşan bu tekinsiz kitabın yazarı, türünün meraklılarının yakından tanıdığı Galip Dursun.

Kendisiyle korku edebiyatı ve kitabı Pusova üzerine sohbet ettik. 

KitapEki
KitapEki

Galip Dursun’u bilen bilir, ama bilmeyenler için sormak istiyorum kimdir Galip Dursun? Neler yapar, neleri sever, neleri sevmez?

İstanbullu, korku edebiyatına gönül vermiş bir yazarım. Bugüne kadar Anadolu Korku Öyküleri, Kan Güncesi ve Gerisi Hikaye gibi çevrimiçi ya da basılı birçok projede yer aldım. Yerli korku edebiyatının oluşması ve belli bir seviyeye gelmesi için çalışmalarıma devam ediyorum. Doksanlı yılların sonundan itibaren bu türle ilgileniyor ve üretim yapmaya gayret ediyorum.

Korku, edebiyatta başlangıç noktam. Ancak başta fantastik ve bilim kurgu yazını olmak üzere başka alt türlerde de kalem oynatmayı seviyorum. Yazdıklarım genel olarak karanlık mizaçlı hikâyeler oluyor.

Aynı tür eserler ortaya koyan sanatçı arkadaşlarımla 2011 yılı sonunda kurduğumuz Fabisad (Fantazya Bilim Kurgu Sanatları Derneği) ile daha çok insana ulaşmayı ve ülkemizde bu türleri bilinir kılmayı hedefliyoruz.

Korku edebiyatına merak nereden geliyor?

Korku edebiyatını sanatın en olgun formlarından biri olarak görüyorum. Küçük yaşlardan beri korku filmlerine olan ilgim ve sevgimin yanı sıra korku kültürünü araştırdıkça karşıma çıkan derinlik, bu sanatın insan ruhunda bırakmış olduğu iz beni korkuya çeken şey.

Korku aynı zamanda çok yaygın, modern roman ya da korku edebiyatı öncesinde de söylencelerin, anlatıların, mesel ve masalların bel kemiği sayılabilecek bir anlatı yöntemidir. Gerilimle birlikte içine katıldığı her hikâyeyi muazzam bir tat ile taçlandırır.

Korku çok cesur, sade, kurgu türleri arasında yetişkinlere en fazla hitap eden türdür. Sansürlemez, gerçekleri perdelemeden, insana dair ve insanın başına geleni gizlemeksizin sunar.

Öte yandan korku çoğu zaman bir kıvılcım kadar kolayca ortaya çıkarılabilecek (bazen farkında bile olmadan) bir his. Ancak bir kıvılcımı uzun soluklu bir maceraya, bir ateşe dönüştürmek, onu yaşatmak ciddi bir birikim ve beceri gerektiriyor. Bu denli basit görünen bir anlatı tipinin içerdiği kapsamlı, karmaşık yapı beni cezbediyor. Ben korku yazmayı bir ömür boyu çalışmak, geliştirmek gereken bir yeti olarak görüyorum.

Sizce insanlar korkmaktan haz alıyor mu? 

Howard Phillips Lovecraft, en temel ve ilk korkunun bilinmeyene, etrafımızı saran dünyanın henüz bilmediğimiz sırlarına (ki çoğu zaman bunlar doğa üstü korku olarak sınıflandırılabilir) karşı duyulan korku olduğunu söylüyor. Bu bağlamda ele alırsak korkunun yarattığı efsane ve anlatıların hem gerçek hem de hayal dünyamızı biçimlendirdiğini görebiliriz.

Kaçınılmaz olarak, korkmak hayatımızın bir parçası, yaşantımızın içinde bulunan bir duygu. Fazladan, sadece kendi korkularımızı değil başkalarının korkularını da görmek, hissetmek istiyoruz. Nasıl ki başkalarının aşklarını, maceralarını, yaşantılarını merak ediyorsak korkularını da merak ediyor ve okumak için can atıyoruz. Belki okuduğumuz, izlediğimiz korkular ruhumuza bir çizik atıyor ve bizi üzüyor. Ama çoğu insan, korkuyu biraz da ön yargıyla reddedenler hariç, iyi bir korku romanının, hikâyesinin, oyununun verdiği hissi seviyor.

Son olarak yerli korkunun önemini de belirtmek istiyorum. Korku, sizin dilinizi konuşmaya başladığı anda değişim geçirip başka bir haz veriyor, iz bırakıyor. Arkadaşlarımla birlikte on beş yıla yakındır ülkemizde yerli bir korku anlatısı, dili yarattığımızı, en azından bilinir kıldığımızı düşünüyorum.

Peki, Galip Dursun en çok neden korkar?

Birçok insan neden, nelerden korkarsa ben de onlardan korkuyorum. Ruhsal ve fiziksel anlamda çok çok uçlarda bir fobim yok. İstanbul’un getirdiği ek birkaç korkum varsa da pek önemli değiller aslında. 

Aynı zamanda FABİSAD’ın kurucularındansınız. Böyle bir oluşumu gerçekleştirme fikri nasıl ortaya çıktı? 

Fabisad, uzun zamandır birbiriyle görüşen, tanışan genç bir yazar topluluğunun hayali olarak, Yiğit Değer Bengi öncülüğünde kurulmuş bir dernek. 2011 ortalarından beri faaliyetlerimizi sürdürüyor, 2012 yılından bu yana da adını geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz ustamız Giovanni Scognamillo’dan alan, çeşitli dallarda Fabisad’ın ifade ettiği sanatları destekleyen bir de ödül veriyoruz.

İlgilenenlere fabisad.com web sitesini incelemelerini öneririm.

Fantastik edebiyat meraklılarının yakından tanıdığı ve kısa süre önce kaybettiğimiz yazar Giovanni Scognamillo’nun ekolünden geldiğinizi söylemek yanlış bir tabir olmaz sanırım. Giovanni’nin yazarlık sürecinize katkısı nasıl oldu?

Büyük ustamız Giovanni, birçok yazar/yönetmen arkadaşım gibi benim için de çölün ortasındaki bir vaha gibiydi. Hem bir sığınak hem de bir kaynak, dipsiz bir kuyu. Kendisiyle her görüşmemizde yeni şeyler öğrendiğimi, çalışmalarım üstüne görüşlerini sorarak kendimi geliştirdiğimi, yazarken hissettiğim çekince ve kaygılarımdan arındığımı söyleyebilirim. Giovanni Scognamillo, Türkiye’de sinemacılar başta olmak üzere fantastik ve bilim kurgu yazarlarının bir başvuru noktası, hocası olmakla birlikte aslen muazzam bir korkusever ve araştırmacıdır. Bu nedenle korku yazan herkes inanılmaz saygı duyar ve düşüncelerine, eserlerine değer verir.

Giovanni Scognamillo’nun yazın hayatıma kattığı şeyler arasında en kıymetli bulduğum şey bakış açısı, sanırım. Gio, bizimki gibi sınırları belli coğrafyalarda, özellikle de internet öncesi dönemde müthiş bir kaynaktı. Korkuya bakışımı biçimlendiren, ilk tohumları atan kişi olması dışında aklımda yer etmeye başlayan yersiz kalıpları tanıyarak onlardan uzaklaşmamı sağlayan kişi de odur. Gio’dan önce Türkiye’de korku ve gerilim yazımı, eser üretimi konusuna kafa yormuş başka kimse de pek yoktur.

Gio’dan öğrendiğim ve henüz kendi yazarlığıma ekleyemediğim bir diğer şey de çalışkanlıktır. Giovanni Scognamillo, çoğu telifli olmak üzere altmışın üzerinde kitap yazmış, onlarca köşe yazısı kaleme almış bir yazardır. İlgi duyduğu konularda araştırma yapan, bilimsel gözle yorumlayan, karşılaştıran ve akıcı bir dille karşısındakine aktarmayı beceren nadir kişilerdendir.

Yaşadığımız toprakların kültürünün korku edebiyatına müthiş yön verdiği Pusova’yla bir kez daha karşımıza çıkıyor. Sizin bunu nasıl keşfettiğinizi ve Anadolu’da anlatılan ürkütücü efsaneleri modern kurguyla yansıtma fikrinin nasıl oluştuğunu bize anlatır mısınız?

Neredeyse yazmaya başladığımdan beri yerli korku edebiyatı üzerine çalışıyorum. Bu temayla hikâyeler yazmanın önemli, edebiyatımız açısından kıymetli bir çaba olduğunu düşünüyorum. Çünkü, ilk zamanlarda buralı korku hikâyesi gibi bir şey olmadığı gibi masallarımızın, yaşantımızın, kültür zenginliğimizin korku edebiyatında bir temsili de yoktu. Bu durumun bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Yerli üretimin bulunmadığı yerde talep yok iddiasını boşa çıkaran bir yabancı/çeviri korku kitabı bolluğu olduğunu görüyoruz. Kendime korku yazımı üzerine bir yol belirlememin sebeplerinden biri budur.

Yerli korku hikâyesinin hamasi bir dille yazılmış, yani bize anlatmak için bizim tarafımızdan yazılmış bir hâlini kıymetli bulmuyorum. Bu nedenle masalları, dini dehşet hikâyelerini, meselleri, hikmet-ahlak öğreten öyküleri olduğu gibi alıp anlatmanın korku edebiyatı olduğuna da inanmıyorum. Çağdaş edebiyat normlarına göre yazılmış, çok boyutlu ve derinlikli hikâyelerin (ister bir durumu ister bir fikri ele alsın) kıymetli olduğunu düşünüyorum. Bence dikkate alınması gereken eserler bu türde. 

Pusova’yı okurken; şehir fantazyasından distopik geleceğe uzanan ve Anadolu’nun tekinsiz ovalarında gezinen birden fazla türde öykü içerdiğini görüyoruz. Oldukça zengin bir içeriğe sahip bu kitabı bir de yazarından dinlemek isteriz. Pusova nasıl bir kitap?  

Çeviri dille düşünülen, yazılan, sadece karakterlerin adını değiştirerek yerelleştirme yapılan hikâyeleri pek tutmuyorum. Aynı zamanda TRT spikeri gibi konuşan köylülerin olduğu hikâyeleri de beğenmiyorum. Öyküler beni ikna edemiyor; yıllardır bu gibi şeyleri işaret edip duruyoruz. Bu gibi eserler edebiyatımızın yerinde saymasına neden oluyor. Yazarlar kendi dillerini bulamıyor, asıl hikâyelerini anlatamıyor, üsluplarını geliştiremiyorlar. Üstüne üstlük çoğu kez çeviri eserlerdeki dili taklitten öteye gidemeyen, bazen de dilin güzelliğine atıf sosuna bulandırılmış bolca aforizmalı ve lirik eserler ortaya çıkıyor. Bence özgünlüğü tartışmalı bu gibi öyküler belli bir anlayışa şirin görünmek için yazılıyor.

Benim en başından beri şirin görünmekle, yaranmakla ilgili sıkıntılarım var. Zamanın ruhunu kabul edebilirim ama katılaşmış kalıplara tapmayı anlamıyorum. Yenilikler, edebi deneyler burada yapılamıyor; yapanlar yok sayılıyor.

Pusova’da birbirinden -neredeyse- bağımsız dokuz öykü var. Tür olarak öykülerin ayrı ayrı olması sizin de gözünüze çarpmıştır. Bu kitaptaki amacım farklı, tercihen karanlık bir üslup ile sadece korku, gerilim değil bilim kurgu ve fantastik edebiyat türlerinde de öyküler yazılabileceğini göstermekti. Öykülerimi hazırlarken sadece karanlık bir üslup değil neredeyse katıksız buralı olan, Anadolu’dan, İstanbul’dan, Türkiye’den çıkmış bir ruh ile yazmaya özellikle dikkat ettim. Sonuçta ortaya kıyamet sonrası ile şehir fantazyasının, korku ile siberpunk hikâyesinin, çarpık/tuhaf kurgu ile Anadolu korku öyküsünün içiçe geçtiği bir kitap çıktı.  

İlk kitabınız Pusova ama öykülerinizin yayımlandığı başka projeler de var. Sizi bu tür projelerde görmeye devam edecek miyiz?

Ben kolektif projelere, özellikle de antolojilere güvenen biriyim. Bu tarz öykü derlemelerini okumaya da bayılıyorum. Fırsat buldukça başkalarıyla birlikte çalışmaya özen gösteriyorum.

İlkini 2006 yılında çıkardığımız Anadolu Korku Öyküleri öykü derlemesi serisi (iki cilt) benim için çok önemli. Daha önceden denenmemiş, en azından üzerinde yoğunlaşılmamış bir alt tür olması nedeniyle beni heyecanlandıran bir proje. Önümüzdeki dönemde üçüncü bir cilt ile yola devam edebiliriz.

2017 içinde Yabani Dergisi için yazdığım çizgi roman ve öyküleri yayımlamaya devam edeceğim.

Biri karanlık hikâyeler biri de bilim kurgu hikâyeleri olmak üzere iki adet antolojiye daha dahil olmak niyetindeyim. Sanıyorum onlar da 2017 ortasında yayımlanmış olacak.

En sevdiğiniz öykünüz hangisi?

Bütün öykülerimi seviyorum. Pusova’ya dahil etmediklerim arasında da favorim olan öyküler var aslında. Ben her bir öykümün ayrı bir rengi, soluğu, ruhu olduğunu düşünüyorum. Ama ille de bir üçlü çıkarmam gerekirse aralarından sıyrılanlar belki de “Gavur ve Piç”, “Pusova” ve “Şehre Küsen Çocuk” olabilir. Bu soruyu başka bir zaman sorsaydın başka bir üçlü söyleyebilirdim ama.  Zaman zaman birbirlerinin önüne geçiyorlar.

Bazı öykülerinizde karşımıza çıkan Mehmet Emin Yalı adında tekinsiz bir karakteriniz var. Yakın zamanda kendisini daha iyi tanıyacağımız bir projeyle karşılaşacak mıyız?

Mehmet Emin Yalı, üzerinde uzun zamandır çalıştığım bir Gotik-Punk hikâye serisinin kahramanlarından biri. Asıl kahramanım, hikâye anlatıcım o olmasa da ileride zaman bulup tamamlayabilirsem başka maceralarını da okuyabileceksiniz, diyebilirim. 

Galip Dursun kimleri okur?

Elime geçen hemen her şeyi okurum; en azından okurdum. Artık biraz daha özenle hazırlanmış eserleri okumaya dikkat ediyorum. Benim için hikâye yazar kadar, bazen daha da fazla önem arz ediyor.

Ama bazı öyküleri tekrar tekrar okumaya bayılıyorum. Aşağıdaki listedeki yazarları birkaç yılda bir yeniden okurum.

En sevdiğim yazar sanırım Clive Barker. Korku okumanın ve yazmanın getirisi olarak korku yazarlarını sıralayacağım. Edgar Allan Poe, Howar Phillips Lovecraft, Robert Bloch, Stephen King, H. G. Wells, aralarda Salinger, Steven Pressfield, Bram Stoker.

Bir de tabii ki Spencer Holst var. O başlı başına bir muamma. Bana yazmayı öğreten kişilerdendir Spencer Holst.

Son olarak, hazır yakalamışken bir bilene sormak istiyorum; vampirle savaşmak için sarmısak ve tahta kazık yeterli midir? Ayrıca gümüş kurşun benim için hâlâ muamma hem kurt adamı, hem vampiri öldürdüğü doğru mu? Bir de vampirler aynada gerçekten görünmezler mi? Bu konuda bizleri aydınlatın lütfen =)

Bölgeden bölgeye değişiyor. Ukrayna civarında vampiri defetmek için yüzlerce düğüm atılmış bir sicim mezara bırakılıyor, mesela. Vampir onu çözene kadar mezarından çıkıp emeline ulaşamıyor. Aynısı Anadolu’da gerdek gecesi damada yapılıyor 🙂

Vampirle savaşmak için öncelikle vampirin modern bir şey değil bir halk anlatısı olduğunu bilmek, anlamak lazım. Ardından neredeyseniz ve hangi tür (ki çok fazla türü var) vampir ile karşı karşıyaysanız ona göre önlemler almanız lazım. Sarmısak, kazık, haç, gümüş bazı vampirlerde işe yaramıyor 🙂

Aslında bu çok geniş bir konu ve tek bir cevabı yok.

Bizim 2014 yılından bu yana devam ettirdiğimiz bir korku radyo yayınımız var, Gerisi Hikaye, internetten dinleyebilirsiniz. Anadolu Korku Öyküleri’nden suç ortaklarım, on iki yıldır birlikte çalıştığım Işın Beril Tetik ve Demokan Atasoy’la beraber her hafta bir başka korku unsurunu anlatıyor ve üzerine konuşuyoruz.

Vampirlerle ilgili yayınladığımız dört bölümümüz var. Vampirler, kurtadamlar, zombieler, hortlaklar, cinler, büyücülerin yanı sıra korku sineması ve edebiyatı hakkında da epey bilgi mevcut. Oradan dinleyip kendiniz karar verin derim.  >> http://www.gerisihikayekorku.com/

Bu keyifli sohbet için teşekkür ederiz.

Bizi korkutmaya, ürkütmeye ve hayalinizdeki puslu ovalarda gezdirmeye devam etmeniz dileğiyle….

Asıl ben teşekkür ederim.

  • Pusova
  • Yazar: Galip Dursun
  • Türü: Öykü
  • Sayfa Sayısı: 168 Sayfa
  • Basım Tarihi: 2016
  • Yayınevi: İthaki Yayınları

Pusova’nın Yazarı Galip Dursun’la Öyküleri Üzerine

Çiğdem Bakırcıoğlu Arslan

Çiğdem Bakırcıoğlu Arslan

Okul Öncesi Öğretmenliği, Grafik-Tasarım ve Edebiyat eğitimleri aldı. Anaokullarında öğretmenlik, tiyatro gruplarında ve televizyon kanallarında oyunculuk yaptı. Kendi yazıp yönettiği “En Kötü Cadı Bizim Cadı” adlı çocuk oyununu sahneledi. Yayınevlerinde ve reklam ajanslarında Tasarımcı Grafiker ve Görsel Yönetmen olarak görev aldı. İstanbul’un gece hayatı sitesi geceleyin.com’un içerik editörlüğünü ve köşe yazarlığını yaptı. İstanbul Kültür Başkenti 2010 için hazırlanan “İstanbul’un Yeşilliği” projesinde Sanat Yönetmeni olarak görev aldı. 2014 yılında ilk kitabı Bebeler ve Püreler’i yayımladı. Oğlu Arsen’e kitap okumayı, çocuk kitapları üzerine yazmayı, yazar röportajları yapmayı ve Oğlak Yayınları’nın editörü olmayı seviyor.
Çiğdem Bakırcıoğlu Arslan

Latest posts by Çiğdem Bakırcıoğlu Arslan (see all)

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *