Responsive banner image
 

Gezi Direnişi’ni Dünden Bugüne Taşıyan 11 Kitap

0

Gezi Direnişi’ni üzerine yazılmış çok fazla kitap var. KitapEki olarak isyanın bağrından çıkmış 11 kitabı takipçilerimize tekrar hatırlatıyoruz… 

Tarih sahnesinde adından söz ettirecek “olaylara” tanıklık etmek herkesin yaşayacağı bir olgu değildir. 2013 Haziran’ında, Türkiye büyük bir ayaklanmaya tanıklık etti. Toplumun hemen hemen her kesiminden insanın katıldığı ayaklanma, başladığı günden bu zamana kadar çokça konuşuldu.

Kırmızı Kedi Haziran 2

Çevre bilinciyle başlayan olaylar toplumsal taleplerin dillendirildiği bir direnişe dönüştü. Ülkeyi yerinden oynatan bu direnişte gencecik insanlar hayatını kaybetti. Hayatanı kaybedenlerin çok daha fazlası yaralandı. Gezi Direnişi’ne katılanlar kendi aralarında büyük bir dayanışma kültürünü oluşturdu.

Akıllardan hiç çıkmayacak olan Gezi Direnişi kitaplara konu oldu. Kimi kitaplar bu isyanı sosyolojik olarak inceledi. Kimi kitaplar ise siyasi bir gündem olarak ele aldı. Üzerine şiirler yazıldı… Hayatını kaybedenler, toplumun vicdanında yer aldı ve hiçbir zaman unutulmadı… Unutulmayacak…

Gezi Direnişi’ni üzerine yazılmış çok fazla kitap var. KitapEki olarak isyanın bağrından çıkmış 11 kitabı takipçilerimize tekrar hatırlatıyoruz…

Unutulmasınlar diye…

1

Çapulcunun Gezi Rehberi

Önce birkaç ağaç, sonra bir park, ardından bir şehir ve son olarak bütünüyle kocaman bir ülke… Çapulcunun Gezi Rehberi, Türkiye’nin öyküsüdür bir bakıma.

Occupygezi (direngezi), sadece birkaç ağacın öyküsü değildi aslında. Ağaçlar bu direnişin hem önderi hem de sembolü oldu. “İnsana Rağmen” hiçbir düşüncenin ve “Dayatmacı Yaşam Biçimi”nin karşılık bulamayacağını gördük hep beraber. Ve yine hepimiz şuna şahit olduk; hayal dahi edilemeyecek kadar zıt kutuplar, fikirler ve elbette insanlar, bir amaç için “tek yürek” oldu.

İşte bu kitapta yer alanlar, kendini tek bir amaç için sokağa atan yüzbinlerin hikâyesi.

Biz yüzbinlerin sesine kulak verip, bu anı ölümsüzleştirmek istedik. Bunu yaparken öyle şeylere şahit olduk ki; bu coğrafyanın insanına bir kere daha hayranlıkla şapka çıkarttık. Kırıp dökmeden sesini duyurmayı ve mizahı bir yöntem olarak seçen “Occupygezi”; Faşinismus’uyla, TOMA’nın üst modeli POMA’sıyla, Ankara Tomalı (Tunalı) Hilmi Caddesi’yle, Everyday I’m Çapuling’iyle, Gazhane’siyle (Şişhane), Pomabahçe’siyle (Dolmabahçe), Gazılay’ıyla (Kızılay), Dövenpark’ıyla (Güvenpark) tarihin en değerli sayfalarında yer alacak.

Occupygezi, “Akılla, Zekâyla, Mizahla” direnmenin öyküsü…

Özetle, insanımızın muhteşem ince zekâsının önünde saygıyla eğiliyoruz…

2

Gezi Direnişi Üzerine Düşünceler

“Gözlerimiz görmemeye başlamazdan önce bizler zaten kör olmuştuk, korku bizi kör etmişti, aynı korku yüzünden körlüğümüz sürüp gidecek” diyordu Jose Saramago; Körlük isimli kitabında. Az çok memleket meseleleriyle uğraşan herkes, sanırım bu durumdan hayıflanmıştır; ta ki Gezi Direnişi’ne kadar. “Dünyanın yoksullardan beklediğini fazlasıyla yerine getirenler” (Kafka/Dönüşüm), yani Gezi Direnişçileri, bir tarih yazdılar; yazmaya da devam ediyorlar.

Bu direnişin, temel olarak üç bağlamlı bir hareket olarak şekillendiğini söylemek mümkün: Kent hakkının savunulması, sekülerizmin korunması ve polis terörüne/devletine tepki. Ne yazık ki hâlâ bazı çevrelerde dile getirildiği gibi sorun, “üç-beş ağaç” değildir. Dolayısıyla birçok yönüyle Türkiye tarihinin en kapsamlı “olay”ı olan bu hareketin, hak ettiği ölçüde kapsamlı bir analizinin de yapılması şarttır. Çünkü Gezi Direnişi üzerine birçok kitap yazılmasına rağmen, genellikle bu çalışmaların ağırlık merkezini ya sürece damgasını vuran renkler (zengin eylem çeşitlilikleri, duvar yazılar, twiter paylaşımları, sloganlar…vb.) oluşturdu ya da bireysel çalışmalar üzerinden şekillendi. Elbette bunların hepsinin katkıları çok büyüktür. Ancak bu çapta bir “olay”ın analizi, daha geniş bir çerçeveye ve farklı bakış açılarına dayanmak, “olay”ı tüm boyutlarıyla tartışmak zorundadır. İşte bu kitap, böyle bir gerekliliğin sonucu doğdu ve üç bölüm üzerine kuruldu.

“Sınıf, Rejim, Sol ve Mücadele Üzerine Tartışmalar”dan oluşan birinci bölümde, Korkut Boratav, E.Ahmet Tonak, Yalçın Bürkev, Metin Özuğurlu, Ergin Yıldızoğlu, Ertuğrul Kürkçü, Mustafa Sönmez, Fuat Ercan ve Yasemin Özdek; Gezi Direnişi’ni sınıfsal karakter, kentsel rant, kapitalizmin krizleri, yeni işçi sınıfı, sermaye birikim süreci, doğrudan demokrasi ve rejim eksenlerinde kuramsal ve olgusal boyutarıyla analiz ediyor.

“Dünya Gözüyle Gezi Direnişi” başlığını taşıyan ikinci bölüm, hem bazı Ortadoğu ve Latin Amerika ülkeleriyle Türkiye’yi kıyaslamaya hem de dışarıdan gözlerle Gezi Direnişi’ne bakmaya çalışıyor. Çoğunlukla söyleşilerden oluşan bu bölümde Adam Hanieh, James Petras, Prabhat Patnaik ve Michael Löwy ile özellikle ılımlı İslam projesi, özne sorunu, “orta sınıf”, “ilkel birikim”, Kürt ulusal hareketi üzerine sorulara/sorunlara yanıt aranıyor. Benan Eres ile Kansu Yıldırım ve Ebubekir Aykut ise Türkiye’yi Brezilya ve Mısır ile karşılaştırmalı olarak analiz ediyorlar.

“Toplumsal Hareketler ve Çeşitli Boyutlarıyla Gezi Direnişi” adını taşıyan üçüncü bölümde ise Sırrı Süreyya Önder, İhsan Eliaçık, Handan Koç, Cihan Hüroğlu, Beşiktaş Çarşı, isyanın bileşenleri olan toplumsal hareketlere (Kürt hareketi, anti-kapitalist Müslümanlar, kadın hareketi, LGBT hareketi , çarşı…) ve Timur Oğuz, Önder Özdemir, D.Emrah Zıraman, Barış Yıldırım ve Ayhan Erdoğan belli temalara (psikoloji, sol basın, sosyal medya, sanat, hukuk, şiddet…) odaklanıyor.

“İktidar sizi nerenizden yaralarsa orası sizin kimliğiniz olur” der Milan Kundera. Biz de bu çalışmada, iktidarın yaraladığı her kesime mümkün olduğunca yer vermeye çalıştık. Ancak katkı sağlamasını istediğimiz, umduğumuz ve talep ettiğimiz kimi dostlarımız, ne yazık ki yoğun gündemlerinden dolayı yer alamadılar. İlerleyen zamanlarda bu eksiklikleri de giderebilmek umuduyla.

3

Devrimci Bir Pusula – Gezi

Devrim olmasa da tahayyülde bir devrime yol açan Gezi, Türkiye’de 12 Eylül darbesinden sonraki süreçte yeniden kurulmaya başlanan ve 2000’li yıllardan bu yana baskıcı, kapsayıcı ve kıstırıcı niteliğinden dolayı gittikçe kapanan toplumsal tahayyülde bir yarık açtı. Muhaliflere ortak birlikteliğe dayalı bir topluluk ruhunu bahşeden, bir “masum mevcudiyetin” görünür olduğu Gezi’nin öte yandan bir mağlubiyet olduğunu söyleyebilir miyiz? Totaliter bir yapının kapımızı çaldığı bugünlerde kendimizi içerisinde bulduğumuz melankolik ruh hali ile nasıl başa çıkacağız? Gezi ile bir yas ve anma ilişkisi içerisine mi gireceğiz? Gezi gibi, akışı yıkıma uğratan ancak nihayetinde bir biçimde bastırılan olayların, bir süre sonra yerini hüzne bırakan “şimşek çakmalarının” ardından nasıl yürüyebiliriz? Solun yenilgileri ve kayıpları üzerinden yapacağı bir politika, yeni bir anlayış için çıkış noktası, üretken bir kaynak olabilir mi?

Gezi’den hareketle geçmişe, şimdinin olanaklarına ve geleceğe yönelen mütevazı bir çaba olarak bu derleme, tam da bu sorulara odaklanıyor ve henüz hiçbir şeyin sona ermediği, her şeyin hâlâ olabileceği duygusuna sahip mağlupların melankolisinin etkinleştirilmesini önerirken aynı zamanda hayaletlerden de söz ediyor. Bastırılan ayaklanma, bir keşif isyanının ardından elimizde kalan devrimci pusula, şimdinin karanlığı ve geleceğin belirsizliğinin üzerimize çöktüğü günlerde bizi söze sevk eden, eylemeye çağıran, yön bulmamızı sağlayan, hakikatini büyük bir azimle tahrif etmeye çalışanlara rağmen hâlâ işleyen bir pusula. Gezi koluna taktığı hayalet dostlarıyla, mutfağı, kütüphanesi, kreşi, reviri, bağımsız televizyonu, radyosu, atölyeleri, bostanı, sahnesi, alternatif enerji kaynaklarıyla yeni ve kadim bir “ortak mevcudiyet” olarak, kendini yeniden ifşa eden sırrın, metamorfoza uğramış bir şimdinin ve gelecek ufkunun, yaşamayı yeni(den) öğrenmenin peşini kovalıyor…

4

Gezi’den Sonra Sınıf

Önce siyasallaşmadan uzak bir “haysiyet ayaklanması” olarak tanımlandı Gezi. Ardından “beyaz yaka”ları saymaya başladılar, köfteciler ve çaycılar kimine göre “prekarya,” kimine göre “orta sınıf”tandı, veganlar dahil. En Marksist olanlar bile Gezi’nin sınıfsal faili olarak sosyolojik bir “orta”lamaya sığındılar: Halk ve ayaklanması.

Anketler havalarda uçuştu, istatistikler tutuldu: Onlar hem “plazacılar” hem de “çapulcular”dı; mezun oldukları okula, kullandıkları otomobile, cep telefonu şarjlarına göre tasnif edildiler; katmanlara, tabakalara, segmentlere, fraktallara, dilimlere ayrıldılar… Ne var ki işçi sınıfına eser miktarda olsun rastlanılmamıştı.

Gezi’nin sınıf karakteri üzerine sıcağı sıcağına yapılan yorumlarda genelde Max Weber’den Anthony Giddens’a, Pierre Bourdieu’dan Guy Standing’e, Erik Olin Wright’tan Antonio Negri ve Michael Hardt’a pek çok teorisyenin savları temel alındı. Ardından teorileri, Gezi bağlamında, toplumsal sınıfların çözümlenmesi ve sınıfsal aidiyetlerin belirlenmesinde ikinci elden, yerli takipçileri tarafından pek çok makalede işlendi. Tümünün ortak yanı, tıpkı üstatları gibi, Marksist sınıf anlayışının 21. yüzyılın sorunlarını kavramaya yeterli olmadığını, çözümler üretemediğini kanıtlamaktı.

Selim Ergunalp tüm bu neoliberal sınıf teorilerini mercek altına alıyor, savlarını inceliyor, Marksizme yönelttikleri eleştirilerin bazen yanlış çevirilere ama genelde birinci elden kaynaklara başvurulmamasına dayandığını gösteriyor; ardından bakış açıları ve iddialarının temelsizliğini sergiliyor.

Bunu yaparken Levent Göker’den Sarphan Uzunoğlu’na, Ayşe Buğra’dan Can Özatalay’a, Levent Ünsaldı ve Güney Çeğin’den Utku Balaban’a ve daha pek çok yerli yorumcunun tezlerinin neden sınıfa yaklaşamadığını ve sınıfı geçemediğini de izah ediyor.

5

Gezi, İsyan, Özgürlük

Taksim Gezi Parkı’ndaki bir grup kentlinin ekolojik duyarlılığa dikkat çekerek ateşlediği işaret fişeğiyle harekete geçen milyonlarca insanın kısa bir süre içinde AKP hükümetinin neoliberal ve muhafazakar politikalarını eleştirmeye ve değiştirmeye dayalı eylemleri hiç kuşkusuz Türkiye ve dünya demokrasi tarihinde yeni bir sayfa açmıştır. “Komün”, “paylaşma”, “dayanışma”, “kolektif davranış” gibi bir süredir, en azından kamuoyu nezdinde, sözü edilmeyen değerlerin bir daha bizden ayrılmamak üzere geri dönüşü, tek kelimeyle muhteşem! Toplumun farklı kesimlerinden gelen bir yığın insanın, bilhassa gençlerin, günlerce polisin her türlü baskısına, hükümetin her boydan ve renkten otoriter açıklamalarına, medyanın yanlı, yanlış ve yalan yayınına ve sokaktaki iktidar yanlısı sivillerin linç girişimlerine karşı durarak ceplerinden çıkarttıkları “kırmızı kart”, demokrasi oyunundaki kural-dışı, baskıcı ve hak-hukuk tanımayan AKP takımına karşı önemli bir uyarıydı.

Gezi, kısa sürede, sosyal mücadeleler tarihinde bir milat, radikal bir kırılma noktası ve tarihe parlak harflerle geçen yeni türden bir mücadele geleneğine dönüştü. Kendine muhalifim diyen herkesin Gezi sürecine dair bir hikâyesinin olması, demokratik mücadele adına çok sevindirici bir gelişmedir aynı zamanda. Demokrasi, Gezi’yle birlikte, soyut bir tartışma konusu olmaktan çıkıp direnişin bulunduğu her yerde ete kemiğe büründü. Direniş, 3. tekil şahıs anlatısı olmaktan çıkıp 1. tekil ve çoğul şahısların bakış açısıyla zenginleşti ve ayakları yere basan bir diyalektiğe evrildi.

Elinizdeki kitap, Gezi’nin politik, sınıfsal, kültürel, psikolojik, cinsel vb. olmak üzere çok farklı boyutlarına dikkat çekiyor. Türkiye’nin, 1960’ların sonundan bu yana, demokrasi mücadelesi içinde adları ön plana çıkmış yazarlarıyla yeni kuşaktan yazarları bir araya getiren bu kitap, demokrasi mücadelesinin artık başka türlü bir muhalefet, dil, örgütlenme ve eyleme biçimiyle birlikte ele alınması gerektiğinin altını çiziyor. Bu kitabın en önemli özelliklerinden biri, bu yeni dili kavramaya çalışmakla kalmayıp bu dili bir yeniden doğuşla anadili olarak kullanmaya yönelmesidir. Enternasyonel dayanışma adına, İngiltere, Amerika, Malta ve Yunanistan’dan gelen katkılarla zenginleşen bu çalışma, artık, Türkiye’nin, yurtdışındaki modellerin uygulandığı yalnız ve uzak bir ülke olmadığını, demokrasi mücadelesinin dünya çapında ilgiyle izlendiği bir direnişler arenasına dönüştüğünü de gösteriyor.

6

Gezi’nin Güzel İnsanları

“Görülmemiş güzellikte bir yazdı.
Daha önce görmediğimiz, göreceğimizi hiç
düşünmediğimiz şeyler gördük.
Yaşayabileceğimizi hiç düşünmediğimiz şeyler yaşadık.
Beklemiyorduk, şaşırdık.
Öyle zengin, öyle çok, öyle komik bir mizahla karşı karşıya kaldık ki, kahkahalarla güldük.
Ve ağladık, katılıncaya kadar ağladık…
Ölenler için…
Ruhları sonsuza kadar gökyüzünde gezecekler için…
Plastik mermiyi yiyip gözlerini kaybedenler için…
Günlerce komada kalıp beyin sarsıntısı geçirenler için…”
-Ayşe Arman-

Ayşe Arman, Gezi olayları sırasında ve sonrasında gençlerden sanatçılara, polislerden sosyologlara kadar konuyla ilgili olan her kesimden kişiyle yaptığı röportajlarını Gezinin Güzel İnsanları’nda topladı. Unutulmayacak bir yazın
unutulmayacak bir kitabı olsun diye…

7

Direnişten Komüne Gezi

Siyasal İslam ve onun ortaya çıkardığı son liderin insanların yaşamlarının her alanına karışması, tüm doğal alanları yok edecek bir betonlaşma mantığıyla kapitalistlerin kullanımına açması ve kendisine oy vermeyen herkesi düşman gören tutumları toplumsal anlamda bir yarılma yarattı. Bu yarılma 31 Mayıs’ta Gezi Parkı’ndaki ağaçları korumaya çalışan bir avuç çevrecinin acımasızca polis saldırısına uğramasıyla bir isyana dönüştü. Önce İstanbul sonra neredeyse tüm Türkiye günlerce sokaklarda bir direniş destanı yarattı. Bu direniş adını Taksim’deki bir parktan aldı; ‘Gezi Direnişi’. Polis, Taksim’den çekildikten  sonra Gezi’de çadırlar kuruldu ve bir yaşam başladı, kimilerinin ‘Şirinler Köyü’ne benzettiği bir yaşam. Yani Gezi Komünü kuruldu devrimcilerin ideolojik öncülüğünde ve onlarca yıl sonra Paris Komünü’nden…Gezi Komünü’nü, Paris Komünü deneyiminin de ışığında değerlendirirsek bu topraklar Şeyh Bedreddin’in direnişinden bu yana ilk defa tüm halkların, tüm inanışların birlikte hareket ettiği bir başkaldırıya ve ardından gelen ‘yarin yanağından gayrı’ her şeyin paylaşıldığı bir yaşama sahne olmuştur. Başka bir yaşamın, başka bir dünyanın mümkün olduğunu Türkiye’ye ve tüm dünyaya göstermiştir. Bu kitap direniş ve komüne yapılan bir güzellemedir.

8

Gezi ve Sosyoloji

Son yıllarda çok sık duyar olduğumuz “sosyolojik gerçeklik” lafzında, mesele sadece “sosyal” ile “sosyolojik” terimlerinin birbirine karıştırılmasından kaynaklanan basit bir terminoloji hatası olsaydı, kuşkusuz her şey çok daha kolay olurdu. Sosyoloji mesleğinin bilimsel itibarının yerlerde süründüğü, önemli sayıda sosyoloğun TV yorumcusu veya gazete yazarı olma talebine arz sunduğu bir ahvalde, gerçeklerin “sosyolojik” olduğu üzerinde de medya alanı tekel kurmuş görünüyor. Daha kötüsü, bu değirmene sosyal bilimciler de su taşıyor. Berisine “sosyolojik” sıfatı iliştirilen “gerçekler” hakkında kanaat üretirken, bu bilimsel uğraşın bahsedilen konu hakkındaki olguların inşa edilmesine ve nedenlerin açıklanmasına katkısı tartışma dışında bırakılıyor. “Sosyolojik gerçek” Haziran 2013 eylemlerinin iyi veya kötü siyaset oluşu, “aslında” hangi failler tarafından hangi asil veya soysuz nedenlerle gerçekleştirildiği hakkındaki hızla üretilmesi icap eden kanaatleri meşrulaştırmak için söyleme giydirilen süslü bir elbise olarak iş görüyor.

9

Gezi Parkı Olayları

Büyük toplumsal olaylar meydana gelip, toplumun tüm kesimlerinde derin etkiler yarattıktan sonra kendilerini bir anlamda “tarihin kollarına” bırakır. Ünlü bir düşünürün dediği gibi normal dönemlerde “yirmi yılda” gerçekleşecek olaylar, adeta “yirmi günde” toplumu sarsarak yaşanırken, sonuçları da değişik biçim ve yöntemlerle tartışılmaya başlanır. Bununla birlikte, bu sürecin hemen başlarında; yaşayanlar, yaşamış olduklarının heyecanı ile kimi “öznel” yorum ve tanıklıklarda bulunup, gerçeğin sadece bir yüzünü yansıtacak, bundan sonradır ki, yaşananlar tarihin nesnel, eleştirel labirentlerinden geçerek, gerçek anlamda “tarihsel olgu” şekline bürünecektir.

Geçen yaz başında tüm Türkiye’yi sarsan Gezi Parkı Olayları için de artık böyle bir süreç başlamış bulunmaktadır. Şüphesiz olayları yaşayanlarla, dışarıdan değerlendirenler, aydınlar, siyasetçiler ve diğerleri.. süreç içinde çok farklı değerlendirmelerde bulundu. Kimi destekçinin yorumu sağlıklı bir nesnelliği yakalarken kimisi de yüceltmenin uç noktalarına ulaşarak ütopik yorumlar yaptı. Ne ki, toplumun gelişim yasalarından bihaber birçok siyasetçi ise muhalefetini belirsiz ve yüzeysel bir komplo yumağının ardına sığınarak yaparken, ayaklarının bu yumağın iplerine dolanmasından kaçamadı.

Peki, gerçek neydi? Bu gerçeğe ulaşmak için atılacak ilk adımlar nelerdi? İşte sizlere sunduğumuz bu “ilk” sayılabilecek rapor, Gezi Parkı gerçeğini insan hakları hukuku ve siyasilerin bu süreç içindeki söylemlerini esas alarak “Ne?” sorusunu değil, “Nasıl?” sorusunu sorarak, cevaplarını da tartışmayı hedefliyor.

10

Orta Sınıf Efsanesi

Haluk Yurtsever, Gezi Direnişi’nden bu yana solda tartışılan bir konu olan “orta sınıf” meselesini irdeliyor: Orta Sınıf Efsanesi.

Elinizdeki kitabın amacı, “orta sınıf” konusunu bir efsane, bir mit olmaktan çıkarmaktır.

“Sınıf”, ideolojik mücadelenin en önemli kavramlarından biridir. Orta sınıf ideolojisi, sınıfsızlık ideolojisidir. Bu nedenle yalnızca “sınıf” terimi üzerine yapılacak bir mücadele bile özel bir değer taşımaktadır. Bu kitap, bu mücadeleye güç katmak için yazılmıştır.

Bu kitapta orta sınıf küçük burjuvazi yalnız teorik değil, aynı zamanda tarihsel bir bağlama yerleştiriliyor. Birinci bölümde, kitabın teorik temeli atılırken, bir yandan da burjuva toplumunun kapitalist topluma, burjuvazinin kapitalist sınıfa evrilişinin, bu sürecin sonunda küçük burjuvazinin “orta sınıf” konumunu alışının öyküsü anlatılıyor.

Kitabın omurgasını, güncel kapitalizmde sınıfları, özellikle proletarya ile orta sınıf küçük burjuvazi arasındaki tartışmalı sınır bölgesinin sorunlarını inceleyen “Güncel Kapitalizmde Eğilimler ve Sınıflar” bölümü oluşturuyor.

Son bölümde ise gelenekseli ve yenisiyle küçük burjuvazi orta sınıf, üretim ilişkilerindeki yeri, “yeni” orta sınıf teorileri, orta sınıfın ideolojik oluşumu ve etkisi bağlamında ele alınıyor. Aynı bölümde orta sınıf küçük burjuvaziye karşı alınması gereken ideolojik siyasal tutuma ilişkin öneriler geliştiriliyor.

11

Polis Destan Yazdı

“Gezi Parkı eylemlerine katılanların neredeyse yarısı, evden çıkmalarına gerekçe olarak ‘Polis şiddetinin artmasını’ anmıştı. Polis cebri, öngörülenin tersi etki yapmış, iktidarların anlamlandırmaya yanaşmayacağı biçimde, bizatihi toplumsal kalkışmanın yükseltici nedenlerinden biri olmuştu. Olaylar yaygınlaştıkça, Türkiye’de siyasi iktidarlar değişse de sabit kalan polis ‘müdanasızlığında’ da yeni bir evreye geçildi. Doğrudan dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dan gelen ‘Emri ben verdim’ güvencesi, tüm Türkiye’nin ‘Gezi’ye açılan sokaklarında devletin vatandaşına açtığı savaş izlenimi veren sistematik, yaygın, sıklıkla hukuk dışına çıkan yoğun şiddete sahne oldu.”

– Pınar Öğünç – Önsöz’den

Gezi protestolarından polis şiddeti tanıklıkları… İstanbul, Ankara, Antakya, Eskişehir, Adana, Mersin ve Antalya’dan… Değişik yaşlardan, değişik toplumsal gruplardan, değişik saiklerle protestolara katılmış veya sadece “oradan geçerken” gazın içinde kalmış 56 mağdur ve tanık. İlk kez orada cop ve gaz yiyenden tecrübelilere, “hafif morluklar”dan gözünü kaybedene… Canlarını kaybedenlerin yakınlarına…

Polis ve devlet şiddetiyle ilgili bir arşiv oluşturuyor bu tanıklıklar. Bu şiddetin fiziksel ve duygusal travmasına dair ama aynı zamanda yarattığı öfkeye ve bilince dair bir arşiv.

Tonguç Cankurt’un “Polis şiddetinin cezasızlığı”, İlker Küçükparlak’ın “Travmaya tanıklık ve travmayla baş etmek”, Tanıl Bora’nın “Polis şiddetinin ideolojisi” üzerine kısa yazılarıyla…

Paylaş

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *