Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Göçebe Yaşamdan Anadolu’ya: İslamiyet’in Etkisiyle Değişen Kadın İmgesi

0

Bu yolculuğu, yani yazı dizisini, Orta Asya’nın şaman ve Budist Türklerinden başlatıp Anadolu’da üretilen halk edebiyatı ve divan edebiyatı ürünleri ile bitireceğiz.

Bu 8 Mart Dünya Kadınlar Günü‘nde Kitap Eki olarak geniş çaplı bir yazı dizisine başlıyoruz. Bugün Tükiye’de kadınların yaşadığı baskıların, gördüğü şiddetin, toplumsal hayatta karşılaştığı haksızlıkların, hatta bizzat mecliste geçirilmeye çalışılan “tecavüz” yasalarının başlıca gerekçesi olarak “din” gösteriliyor. Kadınların her hareketinin dine uygun olup olmadığı Kadınlar Günü’nde bile bazı çevrelerce tartışılmaya devam ederken ben de tek tanrılı bir din olarak İslamiyet’in etkisiyle kültürümüzde değişen kadın imgesini, sözlü ve yazılı edebiyat eserleri üzerinden incelemeye çalışacağım.

KitapEki
KitapEki
KitapEki

Bu yolculuğu, yani yazı dizisini, Orta Asya’nın şaman ve Budist Türklerinden başlatıp Anadolu’da üretilen halk edebiyatı ve divan edebiyatı ürünleri ile bitireceğiz. Yazı dizisinin bu haftaki konusu ise Orta Asya’daki dini kültür ile kadının etkileşimi olacak.

İlkel komünal toplumdan sınıflı ataerkil düzene…

İnsanların, avcılık ve toplayıcılıkla yaşamını sürdürdüğü ilkel komünal dönem, toplumsal cinsiyetin henüz var olmadığı tam bir “eşitlik” dönemiydi. Besinler için gerekli olan maddelerin hem kadınlar hem erkekler tarafından toplanabiliyor olması, besinleri üreten ve barınak yapımını üstelenenlerin kadınlar olması, bugünden farklı olarak toplumsal eşitlik sağlıyordu.

Avcı ve toplayıcı dönemin, hayvancılık ve tarımın sağladığı olanaklar karşısında önemsiz hale gelmesi ile geçilen yerleşik yaşam kültüründe ise çocukların bakımı ve barınak, yiyecek üretme gibi diğer gereksinimlerin sorumluluğu, kadına yüklenmeyi sürdürürken erkeklere tarım yapılan toprağın ve hayvanların çobanlığını, bakıcılığını yapmak düşüyordu. Ünlü Alman filozof Friedrich Engels, tarım toplumuna geçişle ortaya çıkan ve kadın-erkek arasındaki eşitsizliği ürettiğini söylediği bu cinslerarası iş bölümünü “ilk doğal iş bölümü” olarak tanımlamaktadır. Artı değerin oluşması yani üretimin gelişmesi ve sınıflı toplumların ortaya çıkmasıyla bu eşitlikçi ilkel toplumdan ataerkil diyebileceğimiz erkek egemen bir düzene geçilmiştir. Bu ezen-ezilenden oluşan toplumsal yaşamda, toplumsal cinsiyet rolleri de “ezen-ezilen” şeklinde belirlenmiş ve kadın “ilk köle” olarak karşımıza çıkmıştır. Özel mülkiyetin erkeğin tekelinde olması bu ataerkil düzenin en önemli nedenidir. Örneğin, bu dönemde grup aileden tek eşli aileye yani baba ailesine geçilmiş, babaya göre düzenlenen miras hukuku ortaya çıkmıştır.

Erkeğin üretim fazlasına el koyabilmesi, üretim araçlarına (sürü ve toprak) yakın konumuyla açıklanıyor olsa da buna eklememiz gereken bir şey daha bulunuyor: Silahın keşfi. Silahın bulunması, yerleşik yaşamın da buna olanak verimesi ile kadını “eve kapatarak” erkeğin savaşmasını ve iktidar olmasını sağlamıştır. Oysa ilkel eşitlik dönemlerinde kolektif bir yaşam var olduğu için bir iktidardan ve buna bağlı olarak savaşlardan söz edemeyiz. Örneğin ataerkil düzene geçişten önceki yıllara ait olduğu saptanan (M.Ö. 6500 – 5700), Çatalhöyük’te bulunan mağara resimlerinde, ev ve tarım aletlerinin yanında çok sayıda tanrıça figürüne rastlanırken, bu döneme ait olduğu saptanan bir savaş aleti, savaşı betimleyen hiçbir resim ve figüre rastlanmamıştır.

Bunun yanısıra, Engels, ilkel komünal topluluklarda, modern aile kurumundan farklı olarak grup halinde evlilikler ile var olan “gens”lerin mevcut olduğunu, bu evlilik biçiminin bir küme erkekle bir küme kadının birbirlerine karşılıklı olarak sahip bulunduğu ve bunların ortak çocuklara sahip oldukları, kıskançlığa ve mülkiyete çok az yer bırakan bir biçim olduğunu söylemektedir. Bu yapıyı göz önüne aldığımızda çocuğun babasının belirsiz ama annesinin belirlinebilen olduğunu görebiliriz. Kadının çocuk doğurup soyun sahibi olması da, onun büyülü güçlere sahip bir “tanrıça” olarak görülmesine ve de bilgeliğine başvurulmasına neden olmuştur. Ancak tek tanrılı (erkek tanrılı) dinlerin oluşması, kolektif bilincin kaybolması ve yerine sınıflı toplum iktidarlarının gelmiş olması, özel mülkiyete erkeğin hakim olmasını kolaylaştırmış ve ezilen sınıfın (haliyle ezilen cinsiyetin de) bugünün deyişiyle “uyutulmasını” sağlamıştır. Biz de yazımızın geri kalanında, bu durum ile uyumlu olarak, Türklerin göçebe yaşamdan yerleşik yaşama geçişini göz önünde bulundurarak, tek tanrılı bir din olan İslamiyet etkisinin, kadının rolünü nasıl değiştirdiğini inceleyeceğiz.

Biz bu süreci incelerken şiire ve halk hikayelerine odaklanacağız. Çünkü her uygarlıkta dinsel bilginin ve mitolojinin kaynağı şiir olmuştur. Toplumların, dinsel geleneklerin yaşamasını ve dini bilginin muhafaza edilmesini şiirle ve halk hikayeleriyle sağlamış olduğunu düşünürsek, kadın rolünün değişimini de bu eserler üzerinden incelememiz faydalı olacaktır.

Orta Asya’nın göçebe Türkleri

Eski Türkler, Uygurlardan önce çoğunlukla, Şamanizm ve Toyonizmi din edinmişlerdir. Ancak Ziya Gökalp Toyonizmden sonra varlığını sürdüren Şamanizmi bir din olarak kabul etmemektedir:

Şamanizm daha evvel maderi bir totemizm devrinde bir din idi. Toyonizmden sonra bir sihir mahiyetine girdi.

Burada konumuz tabi ki Şamanizmin gelişimini incelemek değil. Ancak Ziya Gökalp’in Şamanizmi bir din değil de, “sıhri bir sistem” yani göçebe yaşam tarzına göre normları belirlenen, büyülü bir toplumsal düzen  olarak kabul ettirme çabası yazı için önem taşıyor. Buradan hareketle, eski Türklerin kültürel sisteminin, din etkisinde geliştiğini ancak bugünkü gibi şeri hukuk ile toplum nomlarının birebir aynı şekilde düzenlenmeye çalışılmadığını, bu normları daha çok göçebe yaşam tarzının belirlediğini söyleyebiliriz. Ziya Göklap de bu tezini kanıtlamak için sihrin, dinin zıddına kıymet verdiğini söylüyor:

Eski Türk dini, “sağı” kutlu tanırdı. Şamanizm ise “solu” kutlu tanırdı. Din sağda oturan erkeğe kıymet verirdi. Şamanizm ise sola mensup bulunan kadına kıymet verirdi. Şamanizmin bir din olmadığı, bir şamanın muvaffak olmak için kadın gibi saçını kestirmesinden, bıyığını sakalını tıraş ettirmesinden, kadın elbisesi giyip kadın halleri takınmasından, cinsi münasebetlerinde kadın rolü oynamasından hatta gebe kalıp bir takım balık, fare, kertenkele gibi hayvanları doğurmasından anlaşılır.” Ayrıca Necdet Sevinç’in de dediği gibi o dönemin ozanları olan Şamanların en iyilerinin kadınların arasından çıktığı da sıkça duyulan bir argümandır. (Gök Tanrı inanışına göre yedinci katta Gün Ana oturduğunu ve altıncı katta oturan Ay Ata’nın bir üst katında yerini aldığını da hemen ekleyelim).

Maalesef ki bu edebiyatın yaratıcısı olan şaman ayinlerinden ve söylenen parçalardan bugün elimize ulaşan olmadı. Ancak Paganlık ve Animizmi benimseyen Kıpçak Türklerinden ve Budist, Maniheist olan Uygur Türklerinin eserlerinden bir iki örnek vermemiz mümkün.

Örneğin, İskender, Kıpçak topraklarına girdiğinde yaşlılar toplanarak kadınların yüzlerinin örtülmesine karar verir. Bu karara verilen cevap Nizami’nin İskendername’sinde şöyle geçiyor:

“Yüz örtmek adetimiz değildir,
Yüzünü örten kimseler
Güneşi ve ayı göremez.
Evet hepimiz şahın emrindeyiz
Lakin törelerimizden el çekmeyiz.”

Bu alıntıdan Kıpçaklarda kadının örtülmesi gereken bir varlık olarak kabul edilmediğini ve bu konuda söz hakkının onlarda olduğunu görüyoruz. Ayrıca güneş ve ayın kutsal kabul edildiğini de düşünürsek örtünmenin onları görmeyi engellemesi de dinleri ile örtünmenin karşıt olduğunu göstermektedir. Zaten eski Türklerde kadın; tek tanrılı dinlerde olduğu gibi günaha sokucu ve yoldan çıkartıcı, nefsin kontrol edilmesi gereken bir varlık olarak değil de temizliğin, doğrunun ve ahlakın sembolü olarak görülmüştür. Bir Uygur türküsünden örnek verelim:

Ayıpsız tişike er boyunun sunmış kerek. Ol dudağ tüzün birle Triğlik kılmış kerek, Akikat bolsa tüzün anga can birmiş kerek. Menci çın ol mengi çok takı ne aymış kerek.

Yukarıda alıntıladığımız türküde kadına erkeğin boynunu sunması ve dürüst biriyle hayat sürmesi gerektiği söyleniyor. Esas edep budur, deniliyor.

Bunun yanı sıra, küçük bir girdi yapmak gerekirse, eski Türk şiirlerinde kadın kesinlikle şiddete uğramaz ve bu özendirilmezken -yalnız ahlaklı olmaları öğütlenen şiirler vardır- 11. yüzyılda yazılan ve İslami eserlerden önemli bir tanesi olan Şehname’de durum hiç de öyle değildir:

Bunun üzerine kızdı ve hemen eliyle saçından yakalayarak kadını yere vurdu. Onu yerlerde sürükleyerek elini ayağını bağladı. Ayağıyla çiğnedi ve bir yandan da durmadan eliyle vurdu.

Ayrıca Orta Asya bozkırında, kadın ve erkeklerin göçebe kültürün de gerektirdiği gibi sürekli bir arada bulunduklarını ve kadınların da kahramanlık konusunda erkeklerle yarıştığını ve ava çıktığını göreceğimiz metinler de mevcuttur. Örneğin, Manas destanında bu durum şöyle anlatılır:

Akın’ın kızı Ay Çörök otuz kızı yanına arkadaş, kırk yiğidi kılavuz alıp oyuna başlamak üzere yola çıktı.

Yine aynı destanda bir beyaz otağ içinde kızlı erkekli oynandığı ise “Çınar terek tübünde bir boz ordo bar eken kırk kız onun içinde kırk yiğit minen oynuyordu,” şeklinde anlatılır:

Toparlamak gerekirse, bu dönem ile ilgili elimizdeki en önemli tarihi metinler olan bu sözlü kültür şiirleri, kadın ve erkeklerin o dönemki yaşam biçimlerine ve toplumsal normlarına dair oldukça önemli bilgiler vermektedir. Henüz tek tanrılı bir din olan İslamiyet’e geçişi yaşamamış Orta Asya kavimlerinde, şamanizm, Budizm ya da maniheizm gibi farklı dinleri ve yaşam biçimlerini seçmiş olmalarına rağmen eski Türklerin en önemli ortak noktası, yaşantılarında kadınların ne ayrıcalıklı ne de baskıcı bir tutuma maruz kalmamalarıdır. Öyle ki oldukça erken bir zamanda yerleşik yaşama geçmiş Uygurlarda ilk “iş bölümü” oluşmasına rağmen eşitsiz bir tavıra rastlayamayız. Bunun önemli bir nedeni de yukarıda da bahsettiğim gibi “silah” kullanmıyor ve savaşmıyor olmalarıdır.

Not: Yazı dizimize haftaya kaldığımız yerden, Türklerin İslamiyet ile karşılaştığı geçiş dönemi eserlerine göz atarak devam edeceğiz.

Çağla Üren

Çağla Üren

1994, Bakırköy doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı okuyor. Daha önce Nazım Hikmet Akademisi Edebiyat Bölümü'nde okudu. soL Gazetesi'nde ve Genç Gazete'de (gencgazete.org) görev aldı. Edebiyat eleştirisi dergisi Rozinant'ta, polisiye edebiyat dergisi 221B'de ve dizi kültürü dergisi Episode'de yazıyor.
Çağla Üren

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *