Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Hazır konu kitaptan açıl(ma)mışken…

0

Ebeveynler, öğretmenler, kütüphaneciler, yazarlar, yayıncılar, kimi çevirmen ve editörler, bazı devlet kurumları ve sivil toplum kuruluşları, çocuğun kitap okuyup okumamasıyla derdi olan yetişkinler olarak çıkar karşımıza. Malum nedenle: Çocuk edebiyatı yetişkinlerin işi.

“Çocuğum okumuyor…
Yayıncılık ve/ya eğitim alanındaysanız, en çok duyacağınız post/modern yakarışlardan biridir bu. Ama burada özne edilen çocuk, kitaba erişimi sıfır seviyede ya da düşük olan, jeopolitik koşullar nedeniyle kültür ürünlerinden mahrum kalan, savaşlar ve felaketler içerisinde yaşam mücadelesinden öte bir gerçekliğe sahip olmayan, bağnazlık ve şiddet bağlamında edebiyattan alıkonan çocuk değil. Bu çocuk, asgari ve üstü maddi olanaklara sahip, kitaba ve kütüphaneye cismen temas etmekte bir engel yaşamayan, kitap okuma konusunda geliştirdiği duyarlılığı kendisine ifade eden yetişkinlerle çevrili, görece “şanslı” ama “bir türlü kitap okumak istemeyen” çocuk.

KitapEki
KitapEki

Bir edebiyatseverseniz, hele de çocuk kitapları yayıncısıysanız, bir açıdan mutlulukla karşılarsınız bu cümleyi. Çünkü bu meseleyi dert edecek düzeyde olanaklara ve öncelik anlayışına sahip yetişkin nezdinde böyle bir kaygının varlığı, çocuğun edebiyatla yakınlaşmasına verilen önemle ilgili bir umut salar içinize. Edebiyattan bizzat aldığınız zevki bildiğiniz için, bu keyfin nesillere aktarımından romantik bir mutluluk duymanız başlı başına yeter. Ama konu, bu şikâyete bir cevap vermeye geldiğinde, yanlış giden bir şeyler olduğunu hemen fark edersiniz: Çocuğun okumaması diye özetlenen sorun, ifade edildiğinden ibaret bir sorun mudur gerçekten?

Yetişkinlerin dünyasında çocuk edebiyatı elbette yetişkinlerin tanımladığı, sınırladığı, biçimlediği, düzenlediği ve yorumladığı bir alanı getirir akla. Çocuğun ancak ve ancak okur olarak konumlandığı, pasif alımlayıcıdan öteye geçmediği ve çok kısıtlı bir özgürlük alanında, salt beğenileri ve yorumlarıyla pek az yön verebildiği bir alan, çocuk edebiyatı. Alana adını verse de, karar mekanizmasına ancak minimal düzeyde ‘etki edebilen’ bir özne çocuk. Esas belirleyiciler, yetişkinler. Ebeveynler, öğretmenler, kütüphaneciler, yazarlar, yayıncılar, kimi çevirmen ve editörler, bazı devlet kurumları ve sivil toplum kuruluşları, çocuğun kitap okuyup okumamasıyla derdi olan yetişkinler olarak çıkar karşımıza. Malum nedenle: Çocuk edebiyatı yetişkinlerin işi.

Çocuğun kitap okumaması karşısında üzüntü duyan yetişkinler bugün ne yalnızlar ne de yardımsız. Çocuk kitapları dünyası artık değişik meslek ve ilgi alanlarından gelen yetişkinlerin bir araya gelebildiği, birbirinden haberdar olabildiği, etkinliği ve etkisi henüz tartışılacak düzeyde de olsa diyaloğa geçtiği, sosyal medyanın ve doğrudan iletişimi mümkün kılan bütün etkileşimli mecraların olanaklarından yararlandığı bir evren. Bunun edebiyat, sanat, estetik ve haz bakımlarından ne kadar iyi ya da kötü olduğu başka bir yazının konusu olmalıysa da, çocuk kitapları ve çocuk okurluğu konusunda yetişkinlerin birbirileriyle daha sıkı iletişim içerisinde olduğu bir gerçek. Artık gerek Daniel Pennac’ın (Roman Gibi, Metis) gerekse Mine Soysal’ın (Eyvah Kitap!, Günışığı Kitaplığı) gerekse başka yazarların bu konuya dair gözlem ve araştırmaya dayalı, sıkı bir düşünce süzgecinden geçmiş cümleleri çok daha geniş bir tartışma ve uygulama alanı buluyor.

Ama çocuğun edebiyatla ilişki kurup kurmaması meselesi, bu iki yazar gibi konuya önem veren, yazı ve görüşleriyle katkıda bulunan pek çok diğer yetişkinin yer yer ifade ettiği üzere, sadece yetişkinlerin kendi aralarında konuşup dertlenmesi, çocuktan azade çözümler düşünmesiyle bir yere varmayacak. İletişimi, öznenin, yani (temenni edilen) okurun kendisiyle, çocukla kurmadıkça, ders ve ödev gibi metazori kabul edilen dolaylı yollarla nicelik kazanan okumaların niteliği hep tartışma konusu olacak. Öyküden alınacak keyfin, oyun duygusunun, estetiğin ve lirizmin uyandıracağı hazzın önüne salt gereklilik söylemi girdikçe, edebiyatın belki de en mahir ve cömert olduğu konulardan biri olan “farklı hayatlarla buluşturma” yetisi bile sekteye uğratılacak.

O yüzden, “Çocuğum okumuyor!”a sorulacak öneri nitelikli sorulardan biri şu olabilir: Çocuklarla ‘okumanın gerekliliği’ üzerine değil de, okuduklarımız ve okumaktan aldığımız zevk üzerine ne kadar konuşuyoruz?

Kabul edelim artık, çocuklar, “Okumak neye yarar?” sorusundan da ona verilen basmakalıp cevaplardan sıkılıyorlar. Onları suçlayabilir miyiz? “Hayal gücün gelişir, kelime dağarcığın zenginleşir, düşüncelerin olgunlaşır, bilgilenirsin, konsantrasyonun artar, kültürlü olursun, insanlarla iletişimin artar…” diye uzayan, çocukta zaten hayli hayli gelişmiş olan yığınla özelliği görmezden gelen bu kişisel gelişim parşömenini masaya sererek çocuklarda istek uyandırmaya çalıştığımız anlarda, içimiz bir tuhaf olmuyor mu? Bizim kitap okumamızı sağlayan şey bu liste miydi, diye bir soru uyanmıyor mu kafamızda mesela? Ya da bu liste, bizde kitap okuma isteğini harekete geçirmiş miydi, diye kuşku uyandıran bir anı çakmıyor mu zihnimizde? Kişiselleştireceğim belki ama, dağarcık sözcüğünü duyup da içi daralmayan kaldı mı?..

Niçin hazzı konuşmuyoruz bizler? Okumaktan alınan keyfe odaklanmıyoruz? Rüyalara, gündüz düşlerine, şaşkınlıklara, hayrete, yabancılaşmaya, öfkeye, bin bir duyguya yola açan öyküleri niçin sohbet konusu etmiyoruz? Öyküyü, o öykünün neleri çağrıştırdığını, neleri harekete geçirdiğini, hangi özlemleri uyandırdığını, hangi hüsranlarla yüzleştirdiğini, neleri motive ettiğini, ne keşiflere imkân sağladığını paylaşmıyoruz birbirimizle? Ne kadar heyecanlandığımız, ne kadar güldüğümüz, ne kadar ağladığımızın üzerine iki üç cümle kurmuyoruz? “Ben senin yaşındayken bu romanı ve şu öyküyü çoktan okumuştum,” gibi bir cümleyle kendimizi örnek davranış odağı kılmak yerine, “Şunu okurken beni en çok etkileyen şey…” diye başlayan samimi paylaşım cümleleri kurmuyoruz? Edebiyatın bu kadar önemli, kaçırılmaması gereken bir şey olduğuna bu denli ikna olduk madem, neden onun gerekliliğinden değil de deneyiminden söz etmiyoruz biraz da? …

Derken yeni bir soru dizisi giriyor devreye: Dünden bugüne uzanan okuma deneyimimiz (olduğu kadarıyla) bizde hiçbir duygusal tatmin uyandırmadı mı acaba? Paylaşacak bir okuma deneyimimiz olmadığından mı bu sessizliğimiz? Deneyimimiz var da, öncelik mi vermiyoruz bu konuya? Unuttuk mu o hazzı, çok mu ara verdik bin detaya boğulduğumuz yaşamlarımızda? Ya da… genel olarak sohbet mi edemiyoruz acaba bizler?..

Yıllardır konuştuğumuz meselelerden biri, ebeveynlerin, çocukları edebiyata teşvik etme konusunu büyük ölçüde okullara bırakmış olması. İyi niyetinden aldığı enerjiyle çalışkanlıkta çığır açan pek çok öğretmenin, kendilerine tanınan dar özgürlük alanlarında seçebildikleri kitaplar üzerinden mümkün kılınan toplu okumalarla ve bu okumaların eşlik ettiği kısıtlı ders saatleriyle yetiniyor yetişkin dünya. Okullarda öğretmenleri biçare kılan sistemin dayattığı ‘not verme’ zorunluluğu da, ne yazık ki edebiyatla ‘pragmatik’ bir ilişkinin kurulmasını öncelikli hale getiriyor. Okumanın ödevleşmesiyle, bu metazori yollu pragmatik okuma deneyimi evlere, ebeveyn denetimine taşınıyor yeniden. Böylece çocuğu birinci derecede çevreleyen yetişkin dünya, bir döngü halinde, çocukla edebiyat arasındaki ilişkiyi görevler, gereklilikler ve sorumluluklar çerçevesinde kurgulamış oluyor. Deneyim ve keyif üzerine bir sohbet, bu bağlamın epey dışında bir yerlere düşüyor. Bu şekilde zorunlu ve tanımlı işlerin içine taşınan edebiyat, bu işlerin dışında kalan, namıdiğer ‘özgür anların’ ilk seçeneği olmayabiliyor.

Edebiyatı “konu edilecek” bir keyfe, hayatın içinde doğal bir sohbete dönüştürmenin anlamı burada yeniden gösteriyor kendini. Okumaya yönelik öneriler dinleyip, bu önerileri dolduracak ortak heyecanı, parıltıyı alamayan çocuğun, önerinin kendisinde bir ‘yanlışlık’ olduğunu düşünmesi kaçınılmaz. Peki kaygılı yetişkin ne yapsın? Elbette hayat kolay değil, hiçbir zaman da olmamaya niyetli. Yetişkin dünyada iş de çok, konu da, engel de. Üzerinde çalıştığı alan çocuk edebiyatının ta kendisi olmadıkça, kendine bile kitap seçememekten yakınan yetişkin, çocuğuna nasıl seçeceğini soruyor haliyle. Kimisi diyor ki, “Çocuğumla neyi oturup konuşmaya vaktim oluyor ki, kitapları, edebiyatı konuşayım?” Belki de başka mekânlara, başka olanaklara ihtiyacımız var. Evin ve sınıfın dışında, edebiyatın sohbete, ortak keyfe dönüşeceği bağlamlara. Çocuk kadar yetişkine de iyi gelecek buluşmalara. Bir örneğini bizzat deneyimleyecek kadar şanslıydım.

Edebiyatta otuzuncu yılını kutladığımız, nesillerce çocuğun hayatında kitaplarıyla var olmuş Sevim Ak, geçtiğimiz yılın başında Ev Kütüphanesi’ni hayata geçirdi. Feneryolu’ndaki bir daireyi özel bir kütüphane haline getirdi. Önce tanıdıkları, mahalledeki okulun öğrencileri ve onların anne babaları derken, kütüphanenin müdavimleri gitgide arttı. Bilen bilmeyene söyledi, seven bilmeyene önerdi. Kitapları ödünç alanlar da arttı, kütüphanede düzenlenen okuma etkinliklerine katılanlar da. Sevim Ak, burada tam da ihtiyaç duyulan bir alanı hayata geçirdi aslında: Kitabın sohbet konusu olabileceği bir mekân. Evet, edebiyat, sinema, öykü her yerde konuşulur, özel bir mekâna ihtiyaç duymaz belki… Ama konu aynı zamanda çocukların yaşıtlarıyla bir araya gelmesi ve ortak bir şeyleri paylaşması olduğundan, kitaplarla dolu raflar arasında, okuldan ve eğitimden azade, sessiz kalmanın değil katılım göstermenin beklendiği bir mekânda toplanmanın değeri tartışılmaz.

Sevim Ak, bu kütüphanede, parçası olmaktan mutluluk duyduğum okur buluşmaları ve kitap kulüpleri düzenliyor. Yazarların, müzisyenlerin, ressamların, illüstratörlerin, hatta çocuklarla birlikte deneyler yapmak üzere gelen fen bilimi öğrencilerinin etkinlikleriyle şenlenen kütüphanede, bir de kitap sohbeti günleri organize ediyor. Tülin Sadıkoğlu’nun, Bahar Ulukan’ın ve benim farklı yaş gruplarıyla romanlar, öyküler, kurgular, ve onların uyandırdığı duygular, çağrışımlar, göndermeler üzerine yaptığımız sohbetler çocuklar için bir zevkse eğer, biz yetişkinler için hem bir zevk, hem de müthiş bir arınma. Örneğin on iki yaş ve üzerindeki çocuklarla her ay bir roman üzerine yaptığım sohbetlerde konuyu öyle yerlere vardırıyoruz ki, insana, topluma, aileye, değerlere ve ezberlere, farklılıklara ve ötekileştirmeye, mitolojiye ve inanışlara, tarihe ve bugüne, sofuluğa ve değişime, çocuğa ve toplumdaki yerine kadar değinmeyeceğimiz konu kalmıyor. Edebiyatın, öykünün insana dair, hayata dair konulara değinmekteki cömertliği, okur yaşı ne olursa olsun gösteriyor kendini. Anne babalar, “Pek kitap okumaz aslında, ama buraya gelmekten çok hoşlanıyor,” diye başlayan cümleler kurduklarında, bu sohbetlerin neye dokunduğunu daha iyi anlıyoruz. Hiçbir formül, hiçbir -meli -malı olmaksızın, kendimizi öyküye ve çağrışımlara bıraktığımızda, o keyif tüm berraklığıyla çıkıyor ortaya. Konuşmanın, ortak bir alanda buluşmanın, bir şeyleri paylaşmanın ve bunun için hiçbir maddi bir donanıma ya da aracıya değil, sadece öyküye ihtiyaç duymamızın güzelliği herkesçe anlaşılıyor. Buluşmaya kitabı okumadan gelen yok mu hiç, olmaz mı, tabii ki var. Bizi buluşturan şeyin ne olduğunu bildikten sonra, o okumanın er ya da geç geleceğini biliyoruz nasılsa.

Aslında edebi kurguların çocuklarla ve gençlerle bir şeyler konuşmakta ne denli kolaylayıcı olduğunu bilsek, bu fırsatı hiçbirimiz kaçırmayız. Nitelikli eserlerin, hayata dair pek çok “zor” konunun konuşulabilmesi için küçük bir patika ya da kocaman bir pist açtığını görebiliriz. Çünkü öykü, başlı başına bir vaka incelemesi gibidir. Karakterin yaşadığı zorluk, aşabildiği ya da aşamadığı noktalar, bu süreçte ona eşlik eden insanlar ve bu insanların yaklaşımları, tavırlar ve sonuçları üzerine tüm zihinsel çıkmazları anayola bağlayan yığınla ipucu bulabiliriz bir öyküde. Hatta bunun en berrak halini çocuk ve gençlik kitaplarında bulabiliriz. Özellikle de ilkgençliğe ve onu izleyen sosyalleşme yıllarına dair kurgularda. Çünkü bu kitaplar, tam da değişim halindeki öznenin hayatını kurgulayışı, bütün aktörleri gözden geçirişi, rol dağılımları üzerine düşünüşü ve kendi repliklerini gerekirse baştan yazması üzerinedir.

Biz yetişkinler, şunu hatırlamakla başlasak galiba kaygılarımıza bir çekidüzen verebiliriz: Okumak, edebiyattan keyif alıyorsak anlamlı. Kitapeki’nin yine bu dosyasında, Canan Topaloğlu’nun da hatırlattığı üzere, “Metinle, kitapla ilişki kurmak, diğer insani etkinlikler gibi bir etkinliktir ve okumaya meyli olan, teşvik edildiğinde okuma macerasına gönül veren çocuk okuyacak; metinle ilişki kurmaya meyli olmayan çocuk ise okumayacaktır. Okumak, bireysel, toplumsal bir seçimdir.” Bu ifadedeki, “okumayacak”a takılanlar olacaktır muhtemelen ki, hiç gerek yok. Sanatın farklı dalları, estetiğin farklı türleri hepimizde dönemsel hazlar uyandırır. Bu hazlar belli aralıklarla değişebilir. O döneme hâkim olan meşgale, hayattan alınan genel tatmin, insanlarla kurulan ilişkilerin doğası ve diğer pek çok faktör bu hazzı ve ona bağlı seçimleri etkileyebilir. Tıpkı yetişkin hayatlarımızda yaşadığımız gibi. Bazen kitaptan aldığımız hazzın yerini görsel sanatlar alır, bazen kurgulardan sıkılıp tarih okurken buluruz kendimizi, bazen sadece öyküler mutlu ederken, denelemerin dışına çıkmak istemediğimiz dönemler yaşarız. Genel çerçevede çocuk da bundan çok farklı bir yapıya sahip değil. İlgisini çelen yığınla şey olacak hayatında. Yetişkinler gibi, o da zevk aldığı şeye öncelik verecek.

Ev Kütüphanesi örneğinin de gösterdiği üzere, çocuğu teşvik önce kendimizi teşvik etmekten geçiyor. Bize düşen, onu sadece teşvik etmek, ona önerilerde bulunmak ve bunu yaparken, samimi bir heyecan yansıtmak. Edebiyatta neyi sevdiğimizi, basmakalıp formüllere dalmadan ifade edebilmek. Konuşabilmek.

O halde, hazır konu kitaptan açılmışken, haydi sohbete…

Mehmet Erkurt

Mehmet Erkurt

Can Çocuk Editörü
Mehmet Erkurt

Latest posts by Mehmet Erkurt (see all)

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *