Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Çocuk Edebiyatında Savaş, Mültecilik ve Gerçek Dünya; Hitler Oyuncağımı Çaldı

1

Hitler Oyuncağımı Çaldı, çocuk edebiyatında göç ve savaş gibi travmatik olayların nasıl temsil edileceği konusunda önemli bir örnek. Kitap, çocuk okurlara düştükleri zor durumlarda mücadele etmesi gerektiğini gösterirken insanlarla empati kurmasını kolaylaştırıyor ve ailenin, dayanışmanın önemini vurguluyor.

Çocuk kitabı denince birçok insanın aklına rengarenk uçurtmaları, irili ufaklı çiçekleri ya da sevimli hayvanlarıyla çocukların büyülü dünyalarını sayfalara döken kitaplar gelir. Gerçekten de bir çocuk kitabının en önemli özelliği çocuk okurların hayal kurmasını teşvik etmektir. Ancak, çocuklarımız kendilerine böyle renkli dünyalar yaratırken aslında farkında olmadan yaşadığımız dünyanın kötülükleriyle mücadele ediyor. Bu noktada, çocuk kitaplarının gerçek hayatın savaş, göç ya da felaket gibi olumsuz yönlerini nasıl yansıtacağı da önemli bir tartışma konusu. Çocuklar hayallerindeki dünya ne kadar uçsuz bucaksız ve renkli olursa olsun büyümeye devam ettikçe yaşadığımız hayatın birçok mantıksız yönü ile karşılaşıyor. Peki çocuk edebiyatı eserleri çocuklara “gerçek” dünyayı nasıl yansıtıyor?

KitapEki
KitapEki

Bu konuda son günlerde karşılaştığım önemli bir eseri örnek vermek istiyorum: Tudem Yayın Grubu‘ndan çıkan, Judith Kerr’in Hitler Oyuncağımı Çaldı isimli kitabı. Otobiyografik özellikler taşıyan kitap, dokuz yaşında Anna isimli Yahudi bir kız çocuğunun ailesi ile birlikte Hitler Almanya’sından kaçışlarını ve yaşadıkları zorlu mültecilik dönemini konu alıyor. Anna’nın babası ünlü muhalif bir yazar olduğu için Hitler yönetiminin pasaportlarına el koyacağını öğreniyor ve aile, Anna ve erkek kardeşi Max ile birlikte İsviçre’ye doğru yola koyuluyor. Ancak İsviçre, İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmaya çalışan bir ülke olduğundan Anna’nın babası burada iş bulamıyor ve maddi sıkıntılar baş gösteriyor. Böylece aile, Paris’e taşınıyor. Ancak ekonomik nedenlerle buradaki yaşamında da başarılı olamıyor.

Bu koşullarda ve dillerini bilmedikleri ülkelere uyum sağlamaya çalışan iki küçük çocuğun gözünden İkinci Dünya Savaşı ve faşist rejimin yükselişi oldukça başarılı bir şekilde aktarılıyor.

Kitabın öncelikle vurguladığı konu, Yahudi olmanın –ya da Türk, Kürt olmanın– bir çocuk için ne kadar anlamsız olduğu. Anna ve arkadaşlarının Hitler’in yükselişi döneminde büyüklerin konuştuklarından etkilenmesi ve aralarında yaptıkları tartışmalar bunu oldukça güzel gösteriyor. Örneğin Yahudi olan Anna’nın Yahudi olmak için ne yapması gerektiği arkadaşları için de muamma olan bir konu:

Herkesle aynı görünüyorsanız ve Yahudi kilisesine gitmiyorsanız Yahudi olduğunuzu nasıl biliyorsunuz? Nasıl emin olabiliyorsunuz?

Bu sorunun cevabını yetişkinlerin dünyasında da bulunamadığı gibi Hitler’in neden Yahudilerden nefret ettiği de çocuklar için anlam kazanabilen bir durum değil. Ancak Anna’nın annesi, meselenin Yahudi kanı taşımak olmadığını da oldukça güzel özetliyor:

Sadece Yahudi olduğumuz için değil. Babanız artık düşündüğü şeyi özgürce söylemesine izin verilmeyeceğini ve kendisinin de bundan böyle yazamayacağını düşünüyor. Çünkü Naziler kendisiyle aynı fikirde olmayan insanları sevmiyor.

Bu şekilde tüm dünyada yaşanan faşist baskıların aslında ırk ve din gibi şeylerle ilgili olmadığı, iktidarın siyasi tercihleriyle ve “eleştirilmek istememesiyle” ilgili olduğu da çocukların dilinden anlatılıyor. Çünkü milliyetçilik ve mezhepçilik gibi tutumların çocukların henüz kirlenmemiş kafasında bir yere oturması mümkün değil.

Kitapta işlenen diğer bir konu da mültecilik şartlarında çocukların nasıl bir yaşam sürdüğü. Zaten mülteci olan çocukların yanı sıra denizlerde çocukların boğulduğu ya da sokaklarda dilendiği bir dönemde daha şanslı olan çocuklar da bu durumun dışında kalamıyor. Çocukların bu tip durumları anlamlandırma süreci de yetişkinlerden farklı işliyor. Çünkü onlar bizim felaket olarak gördüğümüz birçok şeyi bardağın dolu tarafından bakarak metanetle karşılayabiliyor. Örneğin Anna mülteciliği ilk etapta bir macera olarak görüyor. İsviçre’ye göç ederek orada yeni arkadaşlar edinme, yeni yerler görme fikri onun kulağına oldukça heyecanlı geliyor. Üstelik mülteci olmanın zor olacağı, Anna’dan saklanan bir durum da değil.

Babası oldukça tanınmış yazar olan Anna, ünlü olma meselesine dair birçok insanla konuşuyor. Bu nedenle zor bir çocukluk geçirdiğinde ileride ünlü olabileceğine ve mülteciliği sevebileceğine karar veriyor.

Mülteciyken yaşadıkları sorunlar sadece maddi sıkıntılar ve savaşın getirdiği siyasi baskılar değil. Çocukların hiç bilmedikleri dilde yaşanan bir ülkeye, farklı bir kültüre adapte olmada yaşadıkları zorluklar da oldukça önemli. Tabii bu sıkıntılar daha çok Anna ve Max gibi şanslı çocuklar için geçerli.

İsviçre’ye taşındıklarında Anna, içinde bulunduğu muhafazakar kültüre adapte olmakta da çeşitli zorluklar yaşıyor. İsviçre’de başladığı köy okulunda kızların ve erkeklerin yaşam tarzları arasında ciddi bir uçurum bulunuyor. Çocuklar bir arada bulunmuyor, birlikte oynamıyor, hatta birbirleriyle sadece “aşık olma” ilişkisi kuruyor. Anna yeni okulundaki sınıfa ilk girdiğinde dahi uyarılarla karşılaşıyor:

Roseli fısıldayarak ‘Sınıfın orta yolundan geçerek geldin.’ dedi. ‘Sadece oğlanlar orta yoldan yürür.’

Sınıf düzeninin yanı sıra Anna’nın birgün takla atmayı beceremeyen bir çocuğa yardım etmesi üzerine sınıftaki çocuklar Anna’yı fazla cüretkar buluyor ve erkeklerin hepsi Anna’ya “aşık oluyor.” Ancak bu çocuklar duygularını nasıl belli edeceğini de bilmediği için bir okul çıkışı Anna’yı takip edip ona taş atmaya başlıyor. Ayrıca kız arkadaşları da Anna’nın tavrından “rahatsız olarak” ona küsüyor. Bu da muhafazakar bir toplumda yaşayan çocukların psikolojisini oldukça iyi gösteriyor. Ayrıca Anna, erkek kardeşi Max’ın da bir kız arkadaşına aynı muameleyi yaptığını görünce Max’ın bu duruma oldukça hızlı uyum sağladığını anlıyor ve ondan “Burada usül böyle.” cevabını alıyor. Bu durum da aslında erkek egemen toplumdaki çocukların eşitsiz gelişimini gözler önüne seriyor. Kısacası kitap, çocuk okurları sağlıksız normları sorgulamaya teşvik ederken yetişkinler için de rehber olacak nitelikte.

Kitabın işlediği önemli temalardan bir diğeri ise aile, bir arada olmanın ve dayanışmanın önemi. Bu anlamda kitap, insanların birbirine, sevdiklerine tutunarak zorlukların üstesinden gelebileceğini vurguluyor. Örneğin, İsviçre’de tutunamayan Anna ve ailesi şanslarını Paris’te denemek üzere oraya taşındığında ekonomik kriz ve savaş koşulları yüzünden burada da hayatlarını idame ettiremeyecek hale geliyor. Bunun üzerine ebeveynler, bir hayat kurana kadar çocukları durumu görece daha iyi olan anneannelerine bırakmayı düşünüyor. Ancak çocuklar için çeşitli zorlukların ve mülteciliğin ötesinde ailenin bir arada durması en önemli şey. Anna durumu öğrendiğinde bunu oldukça iyi ifade ediyor:

Bir mülteci olmayı asla dert etmedim. Aslında sevdim bile. Fakat şimdi bizi uzaklaştırırsanız fena halde korkacağım.

“Neyden korkacaksın?” diye sordu babası.

“Gerçek bir mülteci gibi hissetmekten!” dedi Anna ve göz yaşlarına boğuldu.

Kitabın vurguladığı ve değinmek istediğim son nokta ise çocukların felaketleri ve travmatik durumları nasıl algıladığı. Onların dünyalarında bizim artık görmeye alıştığımız birçok travmatik süreç çok daha yeni. Hayal dünyaları da oldukça geniş olduğu için çocuklar birçok felaketi bizlerden daha farklı anlıyor. Bunu kitapta birçok kez net biçimde gözlemleyebiliyoruz. Anna, babasının başına para ödülü koyduklarını duyduğunda önce bunu anlamlandıramıyor. Sonrasında ise bununla ilgili bir rüya görüyor:

Bozuk para yağmuru başladı. paralar babasının başına sağanak gibi yağıyordu. Babası paranın ağırlığından yere çöktü ve paralar babasının üzerini tamamen örtünce kayboldu. Nazilerin babasına yapacakları şey buydu işte.

Çocukların anlamakta zorlandıkları bu tip olayların yanı sıra Almanya’daki sevdiği insanların intihar ettiğini ya da tanıdıkları bir yazarın toplama kamplarında köpek kulübesinde yaşadığını duyunca Anna, Almanya’yı kafasından tamamen silmeye ve orayı bir daha düşünmemeye çalışıyor. Onun geliştirdiği bu savunma mekanizması da ebeveynlere rehberlik edebilecek nitelikte.

Toparlamak gerekirse, Hitler Oyuncağımı Çaldı, çocuk edebiyatında göç ve savaş gibi travmatik olayların nasıl temsil edileceği konusunda önemli bir örnek. Kitap, çocuk okurlara düştükleri zor durumlarda mücadele etmesi gerektiğini gösterirken insanlarla empati kurmasını kolaylaştırıyor ve ailenin, dayanışmanın önemini vurguluyor. Bu noktada romanın sadece çocuk okurların değil yetişkinlerin de okuyabileceği şekilde kurgulandığını belirtmek gerek. Ayrıca roman yetişkinlerin, çocukların travma karşısında verecekleri tepkileri anlamlandırma ve savaş gibi olayları onlara nasıl anlatacakları konusunda rehber olarak da kullanabileceği bir kitap.

Bugün çocuklara anlatmanın yollarını aradığımız savaşların, açlık ve felaketlerin gelecekte son bulması dileğiyle…

  • Hitler Oyuncağımı Çaldı
  • Yazar: Judith Kerr
  • Çeviri: Berfu Durukan
  • Türü: Çocuk Edebiyatı-Roman
  • Baskı Yılı: 2017
  • Sayfa Sayısı: 312 Sayfa
  • Yayınevi: Tudem Yayın Grubu
Çağla Üren

Çağla Üren

1994, Bakırköy doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı okuyor. Daha önce Nazım Hikmet Akademisi Edebiyat Bölümü'nde okudu. soL Gazetesi'nde ve Genç Gazete'de (gencgazete.org) görev aldı. Edebiyat eleştirisi dergisi Rozinant'ta, polisiye edebiyat dergisi 221B'de ve dizi kültürü dergisi Episode'de yazıyor.
Çağla Üren

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

1 Yorum

  1. Cafer Tayyar MEYDAN on

    “HİTLER OYUNCAĞIMI ÇALDI” kitabı ve konusu ile ilgili yazınız beni çok etkiledi.Kitabı ısmarladım. İyi ki yazınızı okumuşum böyle bir kitaptan haberim olmayacaktı.Yüreğine sağlık.

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *