Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

“İlk Kar” Bağlamında Salih Bolat’a Sorular

0

Şair Salih Bolat’ın 1983 yılından bu yana yazdığı şiir kitapları Varlık Yayınlarınca toplu olarak “İlk Kar” ismiyle yayınlandı. Salih Bolat ile şiir, poetika, estetik ve şiir eleştirisi üzerine konuştuk.

  • Yayımlanmış dokuz şiir kitabın “İlk Kar“ adıyla Varlık Yayınlarınca toplu olarak yayımlandı. Merak ediyorum nasıl bir duygu uyandırdı sende?
  • Toplu şiirlerin yayımlanması konusunda zor karar verdiğimi belirtmeliyim. Sanki şiir yazmaya son vermiş gibi bir izlenimin oluşmasına mı katkıda bulunacaktım, acaba otuz yıl önceki bazı acemiliklerimin bugün okurun karşısına çıkması olumsuz bir etki yaratır mıydı, kitabın hacim olarak kolayca taşınmasına uygun olmaması, okur açısından caydırıcı bir etki yaratır mı gibi kaygılarım oldu. Ama bir yandan da böyle bir toplamın çeşitli bakımlardan iyi olduğu düşüncesi baskın geliyordu. Elbette yeni bir kitabın yayımlanması, her şair ya da yazarda olduğu gibi, çok heyecan verici bir olay. Ancak bir şairin kırk yıllık emeğinin toplu olarak yayımlanması, dokuz kitabının bir arada yayımlanması, daha farklı bir duygusal karşılık buluyor. Nasıl desem, şimdi biraz acemice bulduğunuz ilk kitabınızla, daha “olmuş” son kitabınızın yan yana olması, bayağı cesaret isteyen bir durum aslında.

ilk-kar-on-kapak

Say Yayıncılık
  • İlk kitabın “Yaşanan”dan “İlk Kar“a poetik-estetik bağlamda bir kopuş ya da bir süreklilikten bahsedebilir miyiz?
  • Kopuş olduğunu söyleyemem ama hep bir süreklilik olduğunu, İlk Kar yayımlanınca, daha net biçimde gördüğümü söyleyebilirim. Örneğin “doğa”, şiirlerimin imge düzeni, sözcük yapısı, ifade biçimi ne kadar değişirse değişsin, hep arka planda hatta şiirleri taşıyan kaide olarak var olmuştur. İşte, ağaçlar, bulutlar, yağmur, rüzgâr, gece, deniz, dağlar hiç vazgeçmediğim temel kavramlar olmuş. Bir de şiirlerimde hep bir anlam üretme ve iletme kaygım hep oluyor. Ama başlangıçta anlam yüzeyde ve yüzeye yakın dururken, giderek daha derine iniyor. Böylece şiirsel yapıt, okurdan “poetik” çaba istemeye başlıyor. Bu nedenle, örneğin “Bir Afişin Önünde” adlı kitabımla şiirimi tanıyanlar, diyelim “Kanıt” kitabımla karşılaştıklarında, şiirlerimin eskiden daha kolay anlaşıldığını söylüyorlar. Oysa kendileri şiirsel beğenilerini “eleştirel” bir düzeye taşımadıkları için, daha gelişkin olan şiir karşısında, şiirin kendilerinden isteyen “yeniden üretme” çabasını gösteremiyorlar.

 

  • Neredeyse 30 küsur yıldır şiir muhitindesin o gün ile bugün arasında ne gibi benzerlikler aykırılıklar var?
  • Benim 30-40 yıl önce şiir yazmaya başladığım günlerde de şiir yazmak zorunda olmayan bir yığın insan şiir yazmaya çalışıyordu, bugün de…Anlamakta zorluk çektiğim şey şu: Şiir gibi zarif, keskin, yakıcı, kristalize olmuş ve “kötü mal” ın hemen belli olduğu, sahtenin hemen kendini ele verdiği bir etkinlik olan şiirle ilgilenenlerin çoğu, bu ilgilerini derhal kesmesi gereken insanlardan oluşuyor. Çünkü kendilerini gülünç duruma düşürüyorlar. Bir söz vardır: “Arı kırda, balı pazarda gerek” diye. Yayın piyasasının içinde yaşayıp da şiir zor yazılır. Hayatın farklı boyutlarının içinde olmak gerekir. Şiirsel çalışmalarını bir eleştiri ortamına sokmayı (ne bileyim, mesela dergilere göndermeyi) göze alamayan, kendilerine güvenemeyen birçok insan, kendileri dergi çıkarıp, yayınevi kurup yayın yapıyorlar. Oysa kendileri çalıp kendileri oynuyor. 30 yıl önce bu durum yaygın değildi. Baskı olanaklarının artması ve ucuzlaması, dergi ve kitap yayınlamanın kolaylaşması, bu “edebiyat dışı” ortamın genişlemesine yol açtı. Bu durum bir “şiir kirliliği” de oluşturuyor.

 

  • Şiirlerindeki neredeyse her sözcüğünün altında sanki bir tür varoluşsal bağıntıların izini sürüyoruz ne dersin?
  • Bu saptamana katılırım çünkü bu durum benim bilinçli olarak kurmaya çalıştığım bir poetik atmosferdir. Şiirin, bütün diğer sanatlarda olduğu gibi iki boyutu vardır: “Hayat boyutu” ve “akademik boyut”. Şiirin hayat boyutu, şiirin akademik boyutundan daha önemli değildir. “Akademik boyut” derken, şiirin bilgisel boyutunu, öğrenilen boyutunu, estetik perspektif gerektiren, tarih ve sosyoloji gibi diğer bilgi alanlarıyla ilişki kurabilme bilinci gerektiren boyutunu kastediyorum. Birçok insan, şiirin hayat boyutunu daha önemli görüyor. Hatta şiiri bu sanıyor. Oysa bu bir yanılsamadır. Turgut Uyar’ın bir sözünü hatırlıyorum. Büyük şair olabilmek için büyük yıkılmış olmak gerekmediğini, her gün evinden işine gidip gelen bir adamdan bir Mallarmée çıkabileceğini söylüyordu. Burada vurgulanan şey, şiirin hayat boyutunun reel, somut, gerçeklikte yaşanan bir hayat değil, iç dünya zenginliği olması gerektiğidir. Melih Cevdet Anday da sürrealist olan her şeyin, aynı zamanda şiirsel olduğunu söylüyordu.  Çünkü  şairlerin, görünen gerçekten uzaklaşma isteği, bunun yerine düşü önermeleri, aslında bilinçdışı olanı önerme anlamına gelmektedir bir bakıma. Birey, kendine dış dinamikler tarafından dikte ettirilmiş değerlere başkaldırmaktadır. Gerçeğin ve aklın denetiminden, düşün ve bilinçdışının özgürlüğüne varmak istemektedir. Bu özgürlüğe varmak, gerçekliği yeniden adlandırmayı gerektirir. Ancak bu şekilde bizi gündelik yaşamımızda kuşatmış olan “işlevsel anlam” a itiraz eden bir dil geliştirebiliriz. Bu da şiirle mümkündür. Demek şiir benim için bir “kendini gerçekleştirme” yolu oluyor. Bunu söylemekten kaçınmıyorum. Senin de belirttiğin gibi, her sözcüğün altında varoluşsal bir bağıntının hissedilmesi, şiirimin bütün imgesel evreninin varlık nedenidir. Gerçekte şiir de budur. Bir şiirin nesnesinin, içerdiği gerçekliğin ucuz ya da pahalı olması, derin ya da sığ olması, sıradan ya da nadir olması hiç önemli değildir. Önemli olan, bu gerçekliklerin, nesnelerin, şiirin dili içerisinde, poetik ve estetik bağlamlarda dönüştürülüp dönüştürülmediğidir.

ada2_Fotor

  • Mallarmé “şiirde daima gizem olması gerektiğini savunuyor şiirin böyle bir müphemliğe ihtiyacı var mıdır?
  • Şiir bağlamında “müphemlik” bir neden değil, bir sonuçtur. İçinde yaşadığımız somut ve soyut gerçekliğimiz, son derece kesin anlamlarla belirlenmiştir. Bu doğaldır çünkü insan toplumsal bir varlıktır ve bir arada yaşamak zorunda olması, gerçekliği “ortak” ve “anlaşılır” yapmayı gerektirir. Ama bu “ortak” ve “anlaşılır” olma durumu, insanı “hakikat” ten uzaklaştırmış ve “gerçek” in kölesi yapmıştır. Gerçeklik (réalite), hakikat (vérite)’in evcilleştirilmiş, insana indirgenmiş biçimidir. Gerçeklik, kurulmuş bir hakikattir ve sanaldır. İnsanlar bu sanal yapı içinde yaşayıp gitmekten mutlu olurlar. Elbette bu mutluluk da sanaldır. Gerçeklik verilidir. Hakikat yabanıldır ve insana göre onarılmamıştır. Gerçeklik verili değerlerin görünmeyen duvarlarıyla kuşatılmış bir evrendir. Hakikat, içine girilmenin kolay göze alınamayacağı bir özgürlük karanlığıdır, yalnızlık dehşetidir. İşte şiir hakikati önerir.

 

  • “Poetik bir arayış”ın serüveni acaba belli bir noktaya-netliğe geldi mi yoksa sürüyor mu?
  • Nazım Hikmet’in Kemal Tahir’e yazdığı bir mektupta söyledikleri aklıma geliyor. Bir orta yaş şairi olan Nazım, henüz şiire ulaşamadığını, “şairanelik” belasından kurtulamadığını söylüyordu. Ben de şiirin bir “duygulanma işi” olmadığını, “az sözle çok şey anlatan” bir şey olmadığını, her şeyden önce bir anlamı iletmek amacıyla örgütlenmiş bir dil olmadığını, şiirde dilin amacının kendisi olduğunu anladığımda epey zaman geçmişti. Bu söylediklerim şiirin gerçeklikte karşılığı olmadığı, “kuş dili” olduğu anlamına gelmez. Evet, şiir hazır duyarlılıkları, duygu durumlarını güzel biçimde anlatan değil, duyarlılık ve duygu yaratan bir dildir. Şiir yapıtının içerdiği duyarlılık daha önce, o şiirden önce yoktur. Bu yüzden şiir bir bakıma “olmayan” ı biçimlendiren bir dildir, diyebiliriz. Şiir kendi dışında referansı olmayan bir dildir. Şiirsel anlamda, şairin varlığı sorgulama etkinliğini, yöntemli bir bilimsel etkinlik olarak da anlamak yanlış olur. Bir tür “kapanma” anlamında diyebileceğim “varlığı sorgulama” etkinliğini, Joubert, “gizil düşünme durumu” olarak açıklar. Bu durumu, şairin kendi bilincinin denetiminden geçici olarak vazgeçmesi olarak da açıklayabiliriz. T. S. Eliot, şairin bu özelliğine bakarak, “sanatçı, çağdaşlarından hem daha ilkel hem de daha uygar” diye yazacaktı . Eliot’a göre uygar insan mantık öncesi düşünme biçimini yitirmiştir; bu tür düşünce ancak şairin kendisine ya da şair aracılığıyla bize gelir. “Simgecilik” akımının da temelini oluşturan bu yaklaşım, benim “kapanma” olarak adlandırdığım etkinliğin yansımalarından biridir aslında. Çünkü insanlığın var olduğu zamandan buyana dile aktardığı ve böylece nesnelleştirdiği gerçekliği, şair yeniden “şiir” dediğimiz dile aktaracak, sözcükleri ilk kez görecek ve keşfedecektir. Gerçeklik şiirin dilinde tikel ve somut biçimiyle yer alırken, okur da her zaman yanından geçtiği fakat görmediği gerçekliğin ayrımına varacaktır. Yani şunu demek istiyorum: Poetik çaba hep sürecektir çünkü şiirin yapı taşı olan dil canlı bir organizmadır ve her an değişerek gelişirken, şiirin nesnesi olan “hayat” da her an değişerek gelişmektedir.

 

  • Mehmet H. Doğan, Hüseyin Cöntürk, Eser Gürson (ilk aklıma gelen isimler) gibi eleştirmenlerin artık olmadığı bir ortamda, günümüzde şiir eleştiriden sanki azade yazılıyormuş gibi… Attilâ İlhan’ın şu sözünü akla getiriyor: “Heyhat ki iyiler gider, nâdanlar kalır.”
  • Evet, Türkiye’de şiir çok yazılmasına karşın, eleştirisinin gelişmemiş olduğu bir sanattır, ne yazık ki. Şiirin eleştirisi, yine şairler tarafından yapılıyor. Bunun nedeni, şiire içeriden bakabilen bir eleştirel duyarlılığın, akademik bir dilin gelişmemiş olmasındandır. Diğer sanatlarda, örneğin plastik sanatlarda ve sahne sanatlarında, sanat yapıtının nicelik boyutu, biçim yanı, teknik ayrıntıları, o sanata içeriden bakabilme yeterliliği olmasa bile, üzerine birçok eleştirel düşünce üretilebilecek özelliğe sahiptir. Oysa şiirin biçimsel, teknik malzemesi çıplak dildir. Bu nedenle şiir eleştirmek, tamamen ona içeriden bakabilmeyi gerektirir. Bu, şu anlama gelir: Şiir eleştirisi yapabilmek için estetik, dilbilim, tarih, sosyoloji, felsefe, edebiyat tarihi, psikoloji, sanat tarihi bilmek yeterli değildir; imge yapma süreçleri, sözcük ideolojisi, metaforik gerçekliğin hakikatle ilişkisi, sözcüklerin nesnelerle ilişki düzeyleri ve biçimleri, aşk, yalnızlık, ölüm, kavga, düş vb. bir yığın şeyle ilgilenmek gerekir. Yani “dil” dediğimizde onun içini hangi süreçler ve dinamikler dolduruyorsa, hepsiyle ilgilenmek gerekiyor.

 

  • İlk Kar
  • Toplu Şiirler: 1983-2014
  • Şair: Salih Bolat
  • Türü: Şiir
  • Basım Tarihi: 2016
  • Sayfa Sayısı: 368 Sayfa
  • Yayınevi: Varlık Yayınları

Cengiz Kılçer

1966 İstanbul doğumlu. 1995 yılından beri şiir ve edebiyat eleştirileri yayımlanıyor.Sanat Cephesi,Sol Portal,Sol Gazetesi Kitap Eki editörleri arasında yer aldı. Çöl Takvimi Kitabı ile 1995 Dünya Kitap Ödülünü aldı.Sırası ile Çöl Takvimi (Dünya Kitapları 1999), Adaklar ve Şarkılar (Artshop 2008) ve Kızıl Kuğular Gecesi (Komşu Yayınları 2012) adlı kitapları yayınlandı.
Cengiz Kılçer

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *