Responsive banner image
 

İşgal Yıllarında Dersaadet

0

“İşgal yıllarında Dersaadet’in bize ait olduğunu kanıtlayan tek şey ezan sesiyken bir şey daha vardı. O da ölenlerimiz!”

 

Kırmızı Kedi Temmuz 2

İlk dikkati çeken -bir okur psikolojisi ile- kitabın adı sevgili Mustafa Fırat: Dersaadette Sabah Cesetleri. Bunun Kaptan’a Attilâ İlhan’a deşifre edilmemiş bir gönderme olduğunu düşünenlerdenim. Attilâ İlhan’ın; düzyazılarında da şiirinde de, duruşunda da ve hatta kişiliğinde de etkileri var ne dersin?

Türk edebiyatının ve düşünce hayatının önemli isimlerinden biri Attilâ İlhan. 11 Ekim 2005 yılında aramızdan ayrıldı. On iki yıl olmuş… Düşün ki ömrünün atmış beş yılını yazma-araştırma çalışmalarıyla geçirmiş. Hep odakta olmuştur. Şair kimliği hep gölgesinden de önde gitmiş; ama roman, deneme, makale, araştırma-inceleme, hikâye ve senaryo türlerinde de parmakla gösterilen bir aydın. Ülkemizin yetiştirmiş olduğu büyük değer. Böyle bir insanın edebi kariyerinde, duruşunda izler taşıyorsam ne mutlu bana. Arkadaşlar bana “Kaptan” derler evet; ama üstada bir gönderme olarak mı bilemiyorum? Onun Kaptan’lığının yanında bizim kaptanlığımızın esamesi okunur mu? Duruş her zaman önemli. Yeter ki o duruşa laf gelmesin. Dersaadette Sabah Cesetleri’nin ilk sayfalarına o büyük şaire, yazara onun saygı alanına sığınarak okuru davet ediyorum. Dersaaddet’in bize ait olduğunu kanıtlayan tek şey o dönemde ezan sesi iken bir şey daha vardı. O da ölenlerimiz. Bunun için onu saygıyla andım ve anmaya da devam edeceğim. Elbette onun romanına bir gönderme yaparak.

Bugün böyle yüksek kalibrede yetkin kaç kişi sayabilirsiniz?

İşgal yıllarında geçiyor polisiye romanınız. Ve kitaptaki dil dönemin edebiyat diline çok yakın. Ne dersiniz?

Sevgili Levent, dil bizim evimizdir. O eve girerken, ayakkabılarımızı kapının önünde çıkarırız. Biz böyle gördük. Hatta onun yüzü suyu hürmetine eğilip o evin girişini işgal etmemek adına muntazam bir şekilde uygun bir yere o çıkardığımız ayakkabılarımızı alır koyarız. Dikkat edersen ağır bir dil değil kullandığım. O dönem konuşulan dil. İhtiyaç olunan dil. Yazılan her metinin anlaşılması için yalın olması lazım. Zira halk ile aydınlar arasında çok farklı bir seviye var. Ülkenin yaşadığı sıkıntılar… Bir kâbus çökmüş geçip gitmek bilmeyen. Ne yapmalı herkes onu düşünüyor. Halk için için kan ağlıyor. Gelecekte bir güneş var; ama ciddi bir şekilde onun önünü kapayan kara bulutların dağılması lazım. İşgal yıllarında neler olduğunu, neler yaşandığını tahmin edebilir miyiz? Sadece okuduğumuz hatıralardan, o dönem romanlarından biliyoruz. Bilmediğimiz ne çok şey vardır aslında. Bir yanda İzmir’in, İstanbul’un işgalini kutlamak için partiler veren azınlıklar… Bir yandan bu azınlıklarla işbirliği yapan ve yönetimin Batı hayranı olan Türklerin mandacılığı kabul etmesi; ama ve fakat bir yandan da asıl bizi ilgilendiren yurdu için her an ölmeyi göze almış, bir telaş içine düşmüş aydınlar… Doğrusunu söylemek gerekirse azınlıkların içinde romanımda da var olan Elena gibi çok sağlam bir vatan aşkına sahip Rum güzeli gibi dürüst, namuslu insanlar da bir dağ gibi yükselen ve az önce söylediğim tiplerin suratına şamarını indiren insanlar, inşalarımız var. Bu toprakların büyüttüğü…Şimdi böyle bir ortam var… Ve böyle bir ortamın polisiyesi bu. Sonuç olarak böyle bir dönem diline yaklaştıysam ne mutlu bana.

Romanınızdaki ruh, saf bir devrimci ruh da. Çünkü tarihin şiirsel mücadelesinin de kayıtları araştırılmış ve romanınızda yerini almış alıntılarla.. Nasıl bir araştırma oldu bu? Tarihi bir niteliği de var çünkü kitabınızın.

Samsun’da karar verdim. Meydanda duran Atatürk Heykeli’nin önünde. O bildiğim bir dönem paralarımızın üstünde olan o heykelin önünde. Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığını temsil eden o heykelin önünde. Üniversite yıllarında garip alışkanlıkları olan biriydim. Kütüphaneye gidip notlar alırdım. O dönemle ilgili. Hatta aklımda o yıllarda henüz şiirleri tam olarak günümüz diline aktarılmamış Yedi Meşaleciler hakkında da araştırmalar yapıyordum. Derken Milli Mücadele Yılları sanatçılarında kendimi bulmuşum. Kapı kapıyı açıyor. Ve dil, bizim büyük evimiz beni çağırıyordu. Neler not etmişim bir bilsen? Onların içinde kitabın asıl çatısını oluşturan o dönem yayımlanmış makale de var. Hem Osmanlıcası hem günümüz Türkçesi. Kitap çıktıktan sonra o makale dikkat çekmiş olacak ki ülkenin hatırı sayılır dergilerinden biri dergi sayfalarına taşımış. Tabi bunlar gayet normal. Çünkü o dönemle bu dönem yaşananlar arasında maalesef benzerlikler var. Üzücü; ama çok dikkat etmek lazım. Hiç bitmeyen bir iştahla o dost görünümlü ülkeler birer akbaba gibi semalarımızda dönüyorlar. O çığlığı duydum ben. Bu kitap biraz da bu çığlığa bir sestir. Kısacası tarihi nitelik alması geçmiş dönemde geçmesi ve evet epigramlar o dönem sanatçılarına ait olması. Bütün bunları yaparken içi boşaltılmış bir şekilde yapmadım ya da kurgulamadım. Sırf dikkat çeksin diye öldürme biçimlerini ya da sert cinsellik ögelerini serpiştirmedim. Ben amacıma ulaştım. Kitabın sonunda kişi merakla bir sonraki kitap nasıl olacak acaba dedirttim. En azından bana gelen duyumlar böyle. Neden çabuk bitti diyen okurlar var mesela? Çünkü bir sonraki kapıdan seni girmeni bekleyen o ev çağıyor onu da. 

Romanınızda şiirlerine yer verdiğiniz şairler arasında şiiriyle,  size en yakın duran şair kim? 

Dürüst olmam lazım. Hiçbiri. Benim şiir zevkim saf olan şiirden yana. Ama ironik olanı da severim. Nitelikli ve güzel olan şiiri okurum. Kitapta yer alan dizeler o dönem için vurucu ve güzel. Okurum. Ama bu dizeleri yazmış şairler benim şairlerim diyemem. Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin önemli temsilciler…

Bugün edebiyatımızda  Polisiye Roman’cılığın varlığından söz edebilir miyiz? 

Var. Elbette söz edebiliriz. Ama ortaya ne koysa satacak bir kitlesi olan yazarlarımız var bu alanda. Tek bir temsilci olarak gösterilmemeli. Polisiye denilince az önce de kısmen bahsettim, değişik öldürme biçimleri akla mantığa ters gelen sırf fantezi olsun diye yazmak için yazılan biçimler, cinsellik ve onun dereceleri olarak algılanmamalı. Hortumdan fışkıran su gibi kan fışkırtmak arzusu içinde yazılmış her metin polisiye olamaz. Olmamalı. Bağlamlar sadece birilerinin ilgisini çeksin diye kullanılmamalı. Çıkar için dönemin şartlarından nasıl yararlanırım da büyük pastadan büyük dilim koparırım anlayışında hiç olmamalı. Ama üzülerek söylüyorum günümüzde böyle…

Okurken, ben; Ali Cânib’in cinayeti çözeceğinden emin oldum kendi adıma. Anlatımda kahramanımıza böylesi bir güven duygusu veriyor kitap. Size tuhaf bir soru gibi gelebilir; ama merakla şunu sormak istiyorum; dönemin insanı dönemimizin insanından daha mı zeki? 

Zeki olmayla, eğitimli ve kültürlü olmayı karıştırmamak lazım. O dönem eğitimli insan sayımız yok denecek kadar az. Ali Cânib evet zeki inanılmaz görev adamı. Bu kitapta zaten onu takdim ettik. Asıl serüvenler, bundan sonraki kitaplarda geliyor.

Ben biliyorum ama şunu sormak isterim: gerçek tarihte de Vahidettin Ali Cânib’e cinayetleri araştırma görevi vermiş midir? Olay gerçek mi yani?

Konuşmuştuk seninle. Bu bir kurgu. Yani olay gerçek değil. Ama ne güzel. Demek ki hedeflerimden birine daha ulaşmışım.

Vatansızlığın umutsuzluğu da anlatılmış kitabınızda. Ali Canip karakteri de konuşmalarında ve içselliğiyle, bu umutsuzluğu dile getirmiş yer yer. Bu duygu ve diyalogları yazarken ne hissettiniz?

Duygusallaşıyor insan. Gözlerimin bulutlandığını söylemeliyim. Çünkü o dönem olan olaylar yaşananlar, bugün bizim üzerimizde dönen olaylar hâlâ o görmek istedikleri “hasta adam” var sanıyorlar. Zira sen de duymuşsundur, Batı’da bu niteleme yeniden dillendirilmeye başlandı. Ne korkunç senaryolar dönüyor görüyoruz. 

Ali Cânib karakteri yine yaşayacak mı mürekkebinizde?

O damlamaya devam ediyor. Hokkada yoğunlaşma var. Yepyeni bir dönemde, bambaşka macerayla geliyor. Oylumlu bir şekilde sevgili Levent.

  • Dersaadette Sabah Cesetleri
  • Yazar: Mustafa Fırat
  • Türü: Polisiye
  • Baskı Yılı: Aralık  2016
  • Sayfa Sayısı: 144 Sayfa
  • Yayınevi: Mühür Kitaplığı

Latest posts by Levent Karataş (see all)

Paylaş

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *