Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

İsmail Kün: “Okurlar Bize Öğretti, Biz Okurlara!”

1

Hikâyesini sorduğumuz, görüşlerini aldığımız ilk isim Tarsus’un efsane kitapçısı İsmail Kün. Antik Sahaf’ın kurucusu ve sahibi…

Yeni bir söyleşi serisine başlıyoruz.
Market kitapçıların, zincir mağazaların ekseninde geleceğini planlamaya çalışan yayıncılık dünyasını ayakta tutan asıl unsurlar, bağımsız kitabevleri, butik kitapçılar, okumayı sevdiği kitabı okuruyla paylaşan, keşfetmesini sağlayan kitap kahramanları.

KitapEki
KitapEki
KitapEki

Okurun kaderi iyi bir kitapçıyla değişiyor.

Bir şehrin sakinleri, kitapçısını üs olarak belirleyip, yeni bir geleceği hayal edebiliyor.

Okumak ve paylaşmak, özellikle taşrada, her zamankinden çok anlam kazanıyor.

Peki bu bağımsız kitapçılar nasıl kuruldu? Hikâyeleri nedir? Bulundukları yerden yayıncılık dünyası, çoksatan listeleri, yazar ve kitap tanıtım hamleleri nasıl görünüyor? Okura, yayıncıya, dağıtımcıya ne söylemek istiyorlar?

Hikâyesini sorduğumuz, görüşlerini aldığımız ilk isim Tarsus’un efsane kitapçısı İsmail Kün. Antik Sahaf’ın kurucusu ve sahibi olan Kün, sayısız yazarı okuruyla buluşturdu, çeşitli festivaller, kitap okuma günleri, etkinlik ve söyleşiler gerçekleştirdi. Dünden bugüne değişen kitapçılığa, okurluğa, değişen şehre ve kültürüne dair söyleyecek çok sözü var.

Söyleşi serimize Türkiye’nin çeşitli illerinden bağımsız kitapçılarla devam edeceğiz.

Sevgili İsmail Kün, söyleşi serimizin ilkini seninle gerçekleştirmek büyük mutluluk. Birçok kereler kitapçını ziyaret ettim, farklı etkinliklerde yeni okurlarla tanıştım senin ve ekibinin vesilesiyle. Teşekkür ederim vakit ayırdığın için.

Tüm kitapçı dostlarıma, okurlara, yazarlara, yayıncılara selam ediyorum ve ben teşekkür ediyorum.

Antik Sahaf’ın hikâyesiyle başlayalım. Nasıl kuruldu kitabevi? Tarsus’un Antik Sahaf’ı fikri nasıl oluştu?

Uzun bir hikâyeye hazır olsun okurlarımız, uzun ama eğlenceli.

Geç başladığım askerlik görevi bitimi döndüğüm Tarsus’ta, dağıtımını üstlendiğim ulusal bir gazetenin dağıtım şirketini kapatmasıyla birlikte işsiz kalmıştım. Benim gibi gazete dağıtımı işiyle uğraşan bir arkadaşın (Uğur Pişmanlık) bürosuna bir arkeolog arkadaşımla (Hüseyin Adıbelli) beraber tabiri caizse “mitil” atmıştık. Ama boş da durmuyorduk, bürosunu kullandığımız gazete iş dünyası gazetesiydi (Dünya) ve işadamlarına ulaşıyordu. Biz de o kanalı kullanarak, işadamlarının birbirlerine gönderdiği kutlama kartlarını hazırlayıp gazete kuryesiyle dağıtımını sağlıyorduk. İnanmak zor, o günlerde internet yoktu, hele sosyal medya hiç yoktu. İnsanlar birbirlerine kutlama kartları yani “tebrik kartı” atıyordu.  Yani işlerimiz iyi gidiyordu.

1996 son aylarına geldiğimizde, artık büroya sığmaz olmuştuk. Ancak elde edilen gelir pek de yeterli değildi. Hele benim acilen yeni bir gelir getirici bir şey yapmam gerekmekteydi, üstelik annem hastaydı ve kardeşlerim küçüktü. O günlerde son projemiz Tarsus temalı yapraklı takvim projesi idi, hani o küçük esnaf işletmelerinin duvarında olur ya, hani takvimin ortasında büyük puntolarla firma unvanı yazılı olanlar, işte onlardan. Fakat onlardan farkımız hazırladığımız takvimlerde Tarsus görseli kullanmaktı. Bu takvimlerden kendimizce iyi bir gelir etmeyi umuyorduk. İşte o günlerde bir akşam sofrasında, ucuz boğma rakıyla mest olurken düşüverdi aklımıza kitabevi açma fikri.

Hazırladığımız 1997 yılı takvimleri matbaadan, firmaların sipariş sırasıyla çıkmaya başladığında, sevkiyat ve ardından tabii ki çok zorlandığımız tahsilat işlemi gerçekleşiyordu. Moraller yerinde türkü çığıra, çağıra koşturuyor ve çalışıyorduk kendimizi iyiden iyiye kaptırmıştık işlere. Bu arada da mekân bakıyorduk kendimize.

Gündüz bu işler ile uğraşırken akşamları Hüseyin Adıbelli’nin antik kent kazısına gelen öğrenciler ile birlikte kaldığı belediye lojmanında içtiğimiz boğma rakısı eşliğinde günün kritiğini yapmaktan da geri durmuyorduk. Hatta kafaları bulunca, kitabevine isim arayışlarına bile başlamıştık. Ne isimler uçuşmuyordu ki havada! İşte o gece yarılarına kadar süren tartışmalardan birinde çıktı “antik sahaf” ismi.

Önceleri pek bir gülmüş, benimseyememiş hatta garipsemiş idimse de, sonraları alışacaktım antik sahaf ismine. Logo tasarlamaya bile başlamıştık halimize bakmadan kendi kendimize.

İşte o dumanlı gecelerden birinde tasarladığımız logomuzu sonradan, uzun yıllar çalışacağımız ve iş ilişkimizin güzel bir dostluğa dönüşeceği, Alev Dikici matbaasından, Alev abimizin grafikerlerinden Gökhan Tırpancı’ya teslim edecek ve bugün de kullandığımız logomuza henüz dükkân kurulmadan kavuşacaktık.

Aralık ayına girdiğimizde henüz dükkân yeri bulunamamıştı. Fakat sipariş aldığımız takvimlerin tesliminde bayağı bir yol almıştık. Hatta o arada gene Tarsus temalı kartpostal çizmiş ve bunları da sağ olsun bazı esnaf arkadaşlar yeni yıl kartı olarak kullanmış o işten de çok olmasa da bir gelir elde etmiştik.

Yani işler iyi gidiyordu. Yine Aralık ayının son günlerinde Hüseyin’le bir teslimattan büroya yani Uğur’un bürosuna dönerken tesadüfen girdiğimiz bir pasajda, çay ocağına oturduğumuzda fark ettik, oradaydı işte pasajın iki girişinden birinden giriverince sağda ikinci dükkân. Kapısının üstünde “Derya Kundura” tabelasıyla bize göz kırpıyordu. Ellerimizde çay bardakları dükkânın camekânından içeriyi görmeye çalıştık Hüseyin’le. Tahminen 20 metrekare kadar olan dükkânda ilk olarak duvarlardaki sunta raflar,  yerde o zamanlar moda olan kırçıllı halı, üstünde küçük bir mobilya masa ve iki koltuk iskemle, bir de sol köşede sonradan soyunma kabini olduğunu fark edeceğimiz küçük bir bölmenin, kapısı vazifesini üstlenen bir boy aynası. Sonraki günlerde o soyunma odası, üstüne konuşup bayağı bir eğlendirecekti bizi.

Sonraki günler yol eylediğimiz pasajın içi, çay ocağında dükkâna baka baka içtiğimiz güzel çaylar o kadar çoğaldı ki, sohbetler sırasında çay ocağının işletmecisi Ahmet ağabey ile de dostluğumuz oluştu. Gene bu sohbetlerden birinde Ahmet ağabeye dükkân ile ilgili düşüncemizi açtığımızda bize dükkânın sahibini tanıdığını, telefonunu da bize verebileceğini söyleyiverdi. Anlaşılan Ahmet ağabey de bizdeki ışığı görmüştü. Kitabevi fikri çokları gibi Ahmet ağabeyin de pek de sevebileceği bir iş değildi. Çünkü bu işlerde para yoktu. Biz de “En azından bir çay parası çıkar” deyip savuşturuyorduk bu tip sözleri.

Nihayet dükkân sahibi ile görüşmüş, dükkânı da incelemiş, hatta kirada da anlaşmıştık fakat küçük bir sorun vardı, o da elimizdeki parada az-biraz eksiğimiz olmasıydı. Bir miktar kaparo vererek bir hafta süre istedik “sahip”ten. Al işte, dertlenmek için bir neden daha çıkmıştı!

Tabii ki bir hafta bitiminde biz eksik kalan o rakama ulaşamadık. O yıllarda tanıdığımız daha doğrusu Hüseyin’in tanıdığı İsmail Ateş’ten borç olarak aldık o eksiği.

“Kira” demişken, aklıma geldi yahu biz bu 20 yılda, ne kadar çok kira ödemişiz, ne kadar çok ve gereksiz kredi çekip faiz ödemişiz, ne kadar çok vergi vs. ödemişiz ve dahi ne kadar çok hata yapmışız. Ama, fakat, lakin ne kadar çok dost, ne kadar çok arkadaş biriktirmişiz. Ne güzel olmuş.

Kitabevi böylece kuruluyor.

Evet, evet. Nihayet eksiğimiz tamamlanmıştı. O geceyi uyumadan geçirdik, sabahı zor etmiştik. Günün ilk saatlerinde dükkân sahibimizin işyerine damlamıştık Hüseyin ile. Kontrat yapıldı, imzalar atıldı. Evet, macera başlıyordu artık.

Kontratın bir nüshası elimizde heyecanımız yüreğimizde dükkâna vardık. Temizlik yapıldı. Dükkân dediğimiz yerin anahtarı bizdeydi ya artık bizimdi.

Temizlik yapıldı. Hatta ismimiz ve logomuz bile vardı. Fakat en önemli şey atlanmıştı. Kitap?

Her şey hazır, bir tek kitap yok yani?

Hiç sorma! Kitapları nerden alacaktık, nasıl alacaktık? Aklımıza unvanımız geldi. Öyle ya biz sahaftık hatta daha doğrusu “sahhaf”tık. Sahaf neydi? Eski kitap alan-satan, kitap değeri bilen, kitaptan anlayan…

Hemen evlere dağıldık, kütüphanelerimizde ne varsa dükkâna taşıdık. Çevreden dostlardan dayanışma bağışları geliyordu onları gün içinde tasnif edip raflara diziyorduk. Bu süreç birkaç ay sürdü sanırım. Evde sağda-solda gördüğüm bulduğum kitap-dergi kimin olduğuna bakmadan el koyuyordum başka bir deyişle “kamulaştırıyordum”. Kardeşlerim evde bazı kitapları talandan saklar gibi benden saklamak durumunda kalıyordu.

Ara ara dükkânda sorunlar çıkıyordu tabi. Bunlardan biri raflarımız, kundura rafı olduklarından bayağı bir derindi. Bu arada kundura demişken tabelamız hâlâ “Derya Kundura” tabelasıydı ve anlaşılan bir süre de öyle kalacaktı. Çünkü elimize geçen az buçuk parayla çay ekmek zeytin alıyor artarsa da, kiraya saklıyorduk. Bu arada derin raf sorununu da çözdük. Çevremizdeki kunduracılardan aldığımız boş ayakkabı kutularını (o zamanlar ayakkabı kutularında sadece ayakkabı bulunurdu) kitapların arkasına koyarak, rafların “dolu” görünmesini sağlıyorduk.

Yıl 1997. İlk aylar öyle/böyle geçerken, yeni dostlar ediniyor, yeni hikâyeler yazılıyordu. Karşı pasajda kot satan Necmi de böyle dostlardan biriydi. Hemen her gün yanımızdaydı. Sokakta caddede gördüğü bütün arkadaşlarını kollarından tuttuğu gibi Sahaf’a getiriyor bizimle tanıştırıyordu. Sahaf’ta arkeolojiden, tarihe, edebiyattan, sinemaya güzel sohbetler ediliyordu. Niyazi, Remzi, Ramazan, Hüseyin bu arkadaşlardandı. Sahaf çoğu zaman bir buluşma mekânı bir kültürel merkez işlevi de görüyor gelen arkadaşlar yeni arkadaşlarla tanışıyor ve yeni hikâyeler başlıyordu. Yapımı her devlet işi gibi yılan hikâyesine dönen Tarsus Kültür Merkezi inşaatı da o tarihlerde tamamlanıyordu. Bizim için çok iyi bir gelişmeydi bu durum, orada etkinlikler düzenledik zaman içinde. Yerel organizatörlere bilet satışı konusunda destek olduk. Bilinirliğimiz artıyordu böylece. Biz de çantamızda kitaplar kalabalık yerlerde hemen çantamızı açıp, sokak kitapçılığı yapıyorduk. Bir gün Tarsus şehir parkında, başka bir gün devlet hastanesi önünde, okullarda, otogarda ve hatta birçok kez de düğün salonunda bile kitap sergisi açtığımız da oluyordu. Yani kitabı kahraman yapmaya uğraş veriyorduk.

Ancak ne yaparsak yapalım özellikle taşrada bir kitapçının “daha neler yapabileceğini” sorgulayıp duruyorduk. Hatta hiç boş durmuyorduk.

İlk kitaplarını, dükkana para kazandıran ilk başlıkları hatırlar mısın?

Nasıl unuturum… İlk kitaplarımız evlerimizden getirdiğimiz eski kitaplarımız ve teyp kasetlerimizdi. Az önce söylediğim gibi duyan evinden bir şey getirmek için sanki sıraya giriyordu. Bu durum da beni bazen üzmüyor da değildi. Hani “insan evinden kitaplarını nasıl getirir?” diye düşünmeden edemiyordu.

Bu arada kitap dünyasının çok yenisi olduğumuzdan işin merkezinden de çok uzaktık. İşin merkezi de İstanbul’dan başka yer değildi. Arada bölgeye kitap dağıtıcıları da gelmiyor değildi, fakat onlar geldiğinde açıkçası ne alacağımızı bilmiyorduk ve daha önemlisi aldığımızdan emin de olamıyorduk. Sürekli okuyor ve okuduğumuzu aktarıyorduk insanlara. Tahmin edeceğiniz gibi okuduğumuzu daha kolay satıyorduk. Bunu keşfetmiştik, burada sorun görünmüyordu. Ancak bunlar yeterli değildi.

Gene de burada aklıma geldi Coelho’nun Can Yayınları’ndan çıkan “Simyacı” romanını da iyi satıyorduk ama satarken de “çokbilmişliğimiz” bilinsin diye Voltaire’in ünlü “Candide”ini de “bakın bu ondan da güzel diyerek, ukalalık yapıyor ve okurun aklına ikinci bir kitabı da düşürmüş oluyorduk. Yine o günlerde YKY’ den 1993 yılında çıkan, Amin Maalouf kitaplarını keşfettik. Semerkant’tan sonra okumaları için, Vladimir Bartol’un “Fedailerin Kalesi Alamut”unu öneriyorduk. Henüz çok yeniydik ve satış yeterli gelmiyordu. Düşündük taşındık bir karar verdik. Hacim olarak ince fakat etkisi güçlü kitaplar bulmalıydık ve okumalıydık ki, insanlara önerdiğimizde hem az sayfalı olduğundan ve hem de ekonomik olduğundan kapıdan boş çıkmayacaklardı. Yani bizi kırmayacaklardı. İşte Zweig’in “Satranç” bu arayışımızın ilk kitabıydı, hem az sayfalı ve hem de fiyatı ucuzdu. Paramız oldukça alıyor ve satıyorduk. Sanırım Can yayınları “Satranç” için sadece bizden ötürü baskı üstüne baskı yapıyordu!

Dükkanı açmamızın beşinci yılında dükkâna sığamıyorduk artık.  O sırada hemen karşımızdaki bir pasajın bodrum katında, bizim dükkândan daha büyük, hatta iki katı büyük fakat izbe, duvarları dökülen bir dükkân bulduk. Sahibi ile konuşup bir yıl bizden kira ücreti talep etmezlerse o dükkânı onarıp kiralayacağımızı söyledik. Çok uğraştık, araya dostlar girdi ve nihayet yeni “sahip”i ikna etmeyi başardık.

Yayıncılar, yayıncılık dünyasının profesyonelleri Tarsus’tan nasıl, ne kadar görünüyordu ilk zamanlarda?

Önceleri hiç görünmüyordu işin doğrusu.

Günümüzde değişen bir şey var mı?

Şimdilerde biraz biraz görünmeye başladılar. Tabi bu işin şakası.  İnternet yaygınlaşmadan nasıl yaşardık diye düşünmeden edemiyorum bazen.

İlk yıllarda gazetelerin kitap ekleri (Cumhuriyet ve Radikal) başvurduğumuz tek kaynaktı, orada tanıtımı yapılan kitaplar üzerinden siparişlerimizi oluşturmaya ve kitabevine gelen okurlara yardımcı olmaya çalışırdık.

Şimdi burada aklıma geldi, aslında biz yayıncılardan çok okurlardan öğrendik bildiklerimizi diye düşünüyorum. İyi okurların yarattığı kitabevlerini de iyi okurların yaşattığını öğrendik yıllar içinde.

Şimdilerde bütün yayınevlerinin, yazarların internet siteleri var. Herkes kendi meşrebine göre biçim veriyor söyleyeceklerine, ona göre sıralıyor görselini.

Şimdi geldiğimiz noktada bence artık yayıncının bize bakması gerektiğini düşünmekteyim. Çünkü zincir mağazalar ve internet siteleri sayıları gün be gün artarken ve oralarda popüler kültür hızlı bir şekilde değişirken, buna paralel olarak değişken alıcı tercihleri oluşmakta ve yayıncının ileriye dönük proje geliştirmesi, hazırlayacağı kitaba karar vermesini de zorlaştıracaktır. Oysa bizim gibi butik, yerel ve bağımsız kitabevlerinde, insana samimi bir şekilde değer verilmekte, tabiri caizse yeni okur yaratılmakta ve okurun değeri bilinmekte.  Yayıncılığın bütün renklerini kapsayan çeşitliliği bütün kısıtlarına rağmen koruyan (fiziki alan, raf sayısı, yeterli medya gücü olmaması vs.) yapısıyla yayıncıların biz kitapçılardan edineceği çok şey olduğunu düşünmekteyim.

Ülkemizde irili, ufaklı 2000 kadar yayınevi olduğu söylenir ve buna karşılı bağımsız kitapçı sayısı 1500’lere kadar düşmüştür. Yani sayımız az kıymetimizi bilin demek isterim.

Yayıncının kitapçının kıymetini bilmesi kritik bir ifade. Peki ya çoksatan listeleri? Yeni trendler? Örneğin wattpad kitapları ne ölçüde popüler oldu Antik Sahaf’ta, boyama kitapları furyası ne kadar yansıdı satışlarınıza, klasiklerin çizgi roman formatında okura sunulması dönemini nasıl hatırlıyorsun?

Çoksatan listeleri değil ama sıradan müşterileri yani “okur” diyemediklerimizi en çok etkileyen, tabii ki sosyal medya ortamı ve özellikle “instagram”. Bu mecralarda görünmeyen kitabın satış şansı yok denecek kadar az. Wattpad de bütün moda akımlar gibi geldi talan etti gitti. Giderken nasıl bir talan bıraktı? Şimdilerde onu anlamaya çalışıyoruz. İlk başlarda iyi satıldı, sonra çeşidi arttıkça, satış rakamları düştü. Hatta o günlerde kızının okuduğu kitaptan rahatsız olan velilere ki çoğunlukla kızlarıyla gelip, kitaplardan rahatsız olanlara “kızınız bu kötü kitaplardan 15-20 tane okuyacak, sonra başka kitaplara geçecek” diyerek sakinleştirmeye çalıştığımız oluyordu. Boyama kitapları furyasına geldiğimizde, o günlerde satışlarımızın %15’ine kadar geldiğini söyleyebilirim. Klasiklerin çizgi roman formatında sunulması öncelikle çizgi roman okuru için güzel oldu. Ayrıca okumayı sevmeyen çocuklara da verebildik denilebilir.

Yayınevlerinin saha elemanları sıklıkla çalıyor mu Antik Sahaf’ın kapısını? 

Çok yoğun diyemem ama ara ara gelip giden arkadaşlar olur.

Türkiye’de dağıtım meselesi ile ilgili düşüncelerini de öğrenmek isterim.

Evet, belki de hala en çok zorlandığımız alan dağıtım. Ülkede diyebilirim ki, bütün iş alanlarının en meşakkatli olanlarından biri de gazete, kitap dağıtım sektörüdür. Bu alanın içerdiği her birimde insanüstü bir emek sarf edilir. Ben gazete dağıtım sektöründe çalıştığım yıllarda bir slogana dönüşmüş tespitimiz vardı.  “Gazete en kısa zaman için üretilen en fazla üründür”. Şimdilerde özellikle internetin yaygınlaşması ve hatta internetin cep telefonlarına gelmesiyle birlikte, herkes her şeyi anında izleyebiliyor, görüyor ve bizden talep ediyor, işte o talep sonrasında başlıyor bir telaş. Kitabın bizde olabilme ihtimali çoksatanlar hariç 6,5 milyonda en fazla 40 bin. Yani rafta varsa vereceğiz sıkıntı yok, ama kitap rafta yoksa dağıtımdan sipariş edeceğiz. Orada da şöyle olacak istenilen kitap ilk baktığımız dağıtımcının stoklarında var ise müşteriye/okura üç gün içinde gelecek diyeceğiz, yoksa diğer dağıtım firmasının sitesinden o ürünün stok durumuna bakacağız. Bu işlem çalıştığımız beş dağıtım firmasının sitesine bakmakla son bulacak sonra diyeceğiz ki, kitabınız yeni olarak temin edilemiyor, hala edinmek isterseniz eski kitap portallarına bakabiliriz. Yani nadirkitap.com ya da gittigidiyor.com sitelerine bakılacak. Gün boyu bu işlem tekrarlanıp duruyor.

İşte yine diyoruz ki, eskiden illa ki eskiden, yani internetin olmadığı günlerde insanlar kitapçıya gelirler, raflar arasında dolaşıp kitap incelerlerdi. Bizler de ara ara sorulara cevaplar verir. Bulunmayanı siparişe yazar ve toplandığında dağıtıma ulaştırır idik. Şimdi her gün en az üç dağıtım şirketinin sitesinden kitap siparişi onaylıyoruz.  Hatta aynı gün içinde iki veya üç kez de siparişimiz oluyor. Amaç okura kitabı, okur unutmadan ulaştırabilmek. Çünkü bu hız çağında eğer okur ısrarlı değilse kolayca unutmaya hazır bir haldeyiz. Ancak sürekli bir gecikme yaşanmakta. Dağıtım aynı gün kargoya verememekte, kargo aldığı ürünü aynı gün işleme alamamakta ve bu gecikmelerde biz ile okur arasında sıkıntı doğurmakta.

Düşünün ki, 2000 kadar yayınevinin bugüne kadar üretmiş olduğu 6,5 milyon kitap arasından ancak 30-40 bin çeşidini raflarda tutabilmektesiniz, piyasada dolaşmakta olan en çok (ikinci el piyasasını da sayarsak) 150-200 bin çeşit kitap, en büyük internet satış partalında bulundurabilen kitap çeşidi 100-150 bin. Ancak okur elindeki cep telefonundan her şeyi görmektedir.

Yerel yazarlarla kitabevlerinin ilişkisi de üzerinde düşünmeye değer. Bir yönüyle o yazarların profesyonel dünyayla bağlantı kurmasını sağlayan, hadi yol gösteren diyelim, dönemdaşlarının edebiyatıyla tanıştıran kitapçı.

Bu söylediğin olumlu yönü. Bu çoğu zaman böyle olmuyor. Hiç okumayan ki, iyi bir kitapçı konuştuğu insanın, okuyup okumadığı ne okuduğunu az çok tahmin eder. Yerelde güzel örnekler olabildiği gibi. Genel olarak hiç okumayanlar yazmaya çalışıyor. Hatta öyle şeyler konuşuluyor ki, şaşıp kalıyorsunuz birkaç diyalog aktarayım: Şahıs geliyor ve soruyor “Bir şiir kitabı yazdım. Nasıl bastırabilirim?” (Nedense hep şiir kitabı oluyor bu) bu soruyu duyunca hemen aklınıza gelen şu oluyor acaba ne yazmış. Zaten size dosyayı o anda getirmemiş oluyor. Şiiriniz hangi şairlerin şiirinin yanına varıyor? Ne okuyorsunuz? Cevap “Ben şiir okumam.” Neden? “Etkilenmek istemem.” Eh, keşke okusaydın, keşke etkilenseydin.

Bunun dışında zaten bırakın buradan gidecek dosyaları yayınevlerine o kadar dosya gidiyor ki. Onların okunup tasnif edilmesi sıkı bir inceleme ve karar aşaması o kadar zor ki. O nedenle ben çok benimsemediğim bir dosyayı hiçbir yayınevine göndermedim. Kendi yazdığım bir metni bile bir yayınevine zor gönderirim diye düşünüyorum.

İmza günlerini, söyleşileri önemsiyorsun, yıl boyunca neredeyse her haftaya en az iki etkinlik koyuyorsun. Okur-yazar buluşmalarında dünden bugüne neler değişti? 

İmza günleri ve söyleşileri önemsiyoruz, çünkü böyle günlerde öncelikle kendi okur kitlemiz birbiriyle tanışıyor, birbirlerini fark ediyor çoğunlukla kendilerini kitabevinden ifade ediyorlar ve böylece kitabevi farklı bir devinim kazanıyor. Başka yerlerde nasıl oluyor? Bilmiyorum ama bizde yazarlar ve okurlar birbirlerini deyim yerindeyse kitabevinde ağırlamış oluyorlar bu da bize güzel ve hoş bir duygu vermekle birlikte ertesi gün için tekrar başlayabilme arzusu, tekrar başlayabilme hevesi oluyor bu.

Aslında biz yeni şeyler konuşmak için etkinlikler yapıyoruz. Tek düze giden “al-ver-sat-sipariş ver” döngüsü farklılık kazanmış oluyor böylece.

Okur-yazar buluşmalarında sosyal medyanın gücü tabii ki tartışılmaz o mecrayı güzel kullanan güzel sonuç alıyor. İlk yıllarımızda ancak tanınan yazar veya bizim tanıttığımız yazarların katıldıkları etkinlikler başarılı olurken, şimdilerde özellikle instagram ortamında yazarla çekilecek fotoğraf bile tek başına motivasyon nedeni olabiliyor. Gelecek günler neler gösterecek, birlikte göreceğiz.

Zaman içerisinde yeniden keşfedilen, baştan keşfedilen yazarlar hepimizin gündeminde. Sabahattin Ali, Tanpınar, Oğuz Atay… Küçük Prens’in yeni baskılarla beraber yeniden yükselişi… 1984’ü baştan keşfeden, her yaştan okur…  Neye bağlarsınız bu durumu? Popüler dergilerin etkisi mi demeli, tanıtım faaliyetlerinin ve yeni yayıncılığın gücü mü, her yeni nesille şekillenen yeni alışkanlıklar mı?

Öncelikle popüler dergilerin ve tabii ki sosyal medyanın etkisi var diyebilirim. Ve esas mesele “görünür olma” durumu. Eskiden bilinmesi yeterliyken, şimdi görünüyor olması da gerekiyor. Bir de yayınevlerinin hemen hemen tamamının sosyal medya uzmanları var artık, bunlar sürekli paylaşımlar yapıyorlar, bunların takipçileri de paylaşım yapıyor biz kitabevleri de paylaşım yapıyoruz. Ayrıca dışarıdan ücretli tutulan gençler de paylaşım yapıyor. Yani böyle paylaşarak çoğalıp/çoğaltıp gidiyoruz.

Sosyal medyanın yanında, televizyonlarda yayınlanan diziler de var. Tabii ki orada görünen kitaplar da öne çıkmakta.

Dünya edebiyatıyla okurun ilişkisini nasıl değerlendirirsin? Japonya’dan yükselen bir ses, Kobo Abe çoksatan olmasa da hepsatan olmuş durumda. Kore edebiyatından bir isim olan Han Kang’ın Vejetaryen’i yine aynı şekilde sakin ve düzenli bir satış yakaladı. Yeni bir edebiyat arayışı içinde mi okur?

Buradan baktığımda bir arayıştan söz edilebilir mi? Bilemiyorum. Hep aynı kitapların okunuyor olduğu ve hep aynı yazarların takip edildiğini söyleyebilirim. Görünenin arkasına bakıldığını ara ara fark etsek de genelde okur da yayıncı da pek riske girmek istemiyor. İnsanlar hayatlarına da, okuma dünyasına da yeni olanı almak istemiyorlar bence.

Kobo Abe’yi okuyanların, “Vejetaryen”i okuyanların yazarların yeni kitaplarını beklediklerini söyleyebilirim. Bu çok geniş bir okur kitlesine denk geliyor mu diye sorarsan, hayır, henüz değil en azından.

Türkiye edebiyatında okuru kimler heyecanlandırıyor, hangi yönleriyle heyecanlandırıyor sence?

Polisiye edebiyatta Ahmet Ümit her kitabıyla okurunu heyecanlandırıyor. Hasan Ali Toptaş, Barış Bıçakçı, Alper Canıgüz, Murat Uyurkulak, Emrah Serbes, Murat Menteş, Seray Şahiner, Tarık Tufan bu saydığım yazarlar özellikle gençlerin heyecanla takip ettikleri kalemler.

Gençler bu yazarlara kendilerini yakın buluyor bence,  yazarı sanki kendi içlerindenmiş gibi görüp sahipleniyorlar. Açıkçası ben de bu yazarları genç okurlara böyle sunuyorum. Buradan büyük kentlere gittiklerinde bir metro veya sinema salonunda, bir eylem veya İstanbul’da İstiklal’de yürürken karşılaşabileceğini biliyor.

Sosyal medyayla birlikte sınırlar, taşra ve merkez meselesi yeni bir düzeye geçti. Kitabevi olarak seni nasıl etkiledi bu durum?

Evet, sosyal medya bu sınırları yakınlara kadar çekti tabii ki, biz de kullanıyoruz. Etkinliklerin duyurulması için şart oldu diyebiliriz. Her etkinlik öncesi ve sonrası hem bilinirliğimizin arttığını ve hem de etki alanımızın genişlediğini fark ediyoruz. Öyle ki çevre il ve ilçelerde yaptığımız etkinliklerde bile yaptığımız paylaşımların, tanıtıma etkisini gözlediğimiz oluyor.

Çok teşekkürler zaman ayırdığın için, nice kitaplara, nice okurlara, Antik Sahaf’ın nice yıllarına.

Nice kitaplara hep beraber. Ben teşekkür ederim.

Son bir not: Dünyada her yıl Nisan ayının son Cumartesi günü Bağımsız Kitapçılar Günü olarak kutlanıyor 2014 yılından beri. Ülkemizde de bu günü gelenekselleştirmeyi, çeşitli etkinliklerle bağımsız kitapçıların günlerini kutlamayı öneriyoruz Kitap Eki ekibi olarak. İlk kutlamamız 2019’da, dosyamız da hazırlıklarımızın ilk halkası niteliğinde.

Yıllar içerisinde temas ettiğimiz, okurluğumuzu şekillendiren Türkiye’nin dört bir yanından kitapçılarla söyleşilerimiz devam edecek, listelerimizi hazırladık, okurlarımızın önerilerini, kitapçılarımızın katkılarını da heyecanla bekliyoruz.

Nazlı Berivan Ak

Nazlı Berivan Ak

Nazlı Berivan Ak, 1982 yılında Ankara'da doğdu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Eskiçağ Dilleri Kültürleri Bölümü Klasik Filoloji lisansının ardından aynı bölümde Latince ve Eski Yunanca yüksek lisans derecesini aldı. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim Dalı'nda doktora çalışmasını sürdürüyor. Flavius Josephus'un Contra Apionem adlı apoloji metnini antisemitizm bağlamında incelediği yüksek lisans tezinin ardından, doktorada erken dönem Anadolu Hristiyanlığı ve Kapadokya Babaları'nı çalışıyor. 2009 yılından bu yana April Yayıncılık'ta editörlük görevini yürütüyor, Eski Yunanca, Latince ve İngilizceden çeviriler yapıyor, çeşitli gazete ve dergilere metin incelemeleri yazıyor, reklam yazarlığı yapıyor.
Nazlı Berivan Ak

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

1 Yorum

  1. Hüseyin Adıbelli on

    Önce bizler yapıları şekillendiririz, sonra yapılar bizi! Antik Sahaf’ta tıpkı böyle oldu; şimdi o bizlere yol gösteriyor. Hayatın dayatma pörsük kavramlarına karşı panzehir oluyor Tarsus’ta.
    Yazınız için çok teşekkür ediyorum. Harikasınız Nazlı Hanım.

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *