Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
ileti
 

İyi Polisiye İyi Müzik

0

Öncelikli olarak müzikle iç içe olan polisiye kitaplardan, sonrasında film ve dizilerden, son olarak da polisiye kurguya sahip şarkılardan ve hikayelerinden bahsettik. Bu eserlerle haşır neşir olan okurlarımız müziğin polisiye ile kurduğu etkileyici ilişkiye tanık olacak ve polisiyeye bir daha aynı gözle bakamayacaktır.

Polisiye ve müzik arasında kurulan, çoğu zaman da oldukça başarılı olmuş bir işbirliğinden söz edebiliriz. Bu işbirliğine örnek olarak kitaplarla müziğin iç içe geçtiği polisiyelerden, polisiye sinemayla bütünleşen şarkılardan ve cinai kurgunun oldukça açık biçimde yer bulabildiği şarkılardan ve hikayelerinden bahsedebiliriz.

KitapEki
KitapEki
KitapEki

Bu noktada girizgahı çok uzatmadan niyetimizi açıklayalım; Yazımızda bu örneklerden daha ayrıntılı bahsedecek ve bu vesileyle okurlarımıza tavsiyelerde bulunmuş olacağız. Yazıyı “Kitapların sesi”, “Polisiye sinemada müzik” ve “polisiye şarkılar” olarak üç başlığa ayırmamın nedeni de bahsettiğimiz bu konuların üzerinden geçerek öne çıkan örnekleri göstermek istemem. Dilerseniz “Kitapların sesi” başlığıyla bir giriş yapalım.

Kitapların sesi

Polisiye bir kitapta, sinema, televizyon ya da tiyatroya göre müziği ve ritmi tutturmak daha zordur. Okurların kafasında canlanması gereken şarkının ismi yazılabilir ama müzik, dijital ortamdaki gibi doğrudan kullanılamadığı için istenilen müzikal atmosferi yaratmak daha zor olur. Ancak bunu yapabilen kitapların üzerinizde bırakacağı etkinin belki de en iyi müzikallerden aşağı kalır yanı yoktur.

Bu kitaplardan bence en önemlisi Ray Celestin’in “New Orleans Cinayetleri: Tütün Bataklık ve Caz” adlı romanı. Kitap, Birinci Dünya Savaşı sonrasında mafyanın, bağnazlığın ve yoksulluğun pençesine düşmüş, caz ve blues ile hayata tutunmaya çalışan taşralı insanları konu alıyor. Bir türlü yakalanamamış olan “baltacı” lakaplı bir katil New Orleans’a uzun süredir korku salmaktadır. Katilin Sicilyalı bir aileyi hedef almasından sonra dinin ve ırkçılığın revaçta olduğu New Orleans’ın halkı, onun bir iblis olduğunu düşünmeye başlar. Ancak “iblisin” insanlara tek bir uyarısı vardır: “Evinden caz sesi gelmeyen baltamı görecek!” Bu esrarengiz konusu sayesinde roman, polisiye ile müziğin oldukça iç içe geçtiği bir atmosfer yaratmayı da başarmıştır.

Bu başlıkta örnek verebileceğimiz bir diğer eser ise Kate Ross’un “Müzik Şeytanı” adlı romanı. Kitap, sislerle kaplı göl kıyısında bir villada, yani polisiye için oldukça klasikleşmiş bir mekanda geçer. Villada İtalyan ve soylu bir adam, genç bir İngiliz tenoru eğitmekte ve konsere hazırlamaktadır. Ancak bu eğitim macerasının sonu, İtalyan’ın ölümüyle sonuçlanır. Böylece okurlar, müzik ve gizem dolu bir maceraya adım atar. “Müzik Şeytanı” da müzikal atmosferi kurgunun içine oldukça başarılı biçimde yedirmektedir.

Vermek istediğim diğer önemli örnek ise sinema uyarlaması da bulunan, Patricia Highsmith’in “Yetenekli Bay Ripley” isimli romanı. Tom Ripley isimli bir seri katili anlatan hikaye, bizleri müziğin merkezlerinden biri olan İtalya’nın caz kulüplerinde gezdirir. (Müzikal atmosferin filmde daha baskın olduğunu da belirtelim.) Hikaye boyunca gerilim gittikçe yükselirken cazın gücü ise bizi sakinleştirme görevini üstlenir. Bu anlamda okurların ve izleyicilerin en az “New Orleans Cinayetleri” kadar iyi bir polisiye-caz konseptiyle karşı karşıya kalacağını söyleyebilirim.

Bu noktada küçük bir parantez açalım: Sevdiğimiz, ünlü dedektifler de müzikle oldukça yakın bir ilişki kurmaktadır. Örneğin, Arthur Conan Doyle’un yarattığı ünlü dedektif Sherlock Holmes keman çalarak konsantre olurken Agatha Christie’nin Hercule Poirot’u küçük gri noktalarını klasik müzik dinleyerek çalıştırmaktadır.

Polisiye sinemada müzik

Sinema ve televizyon yukarıda da bahsettiğimiz gibi teknoloji sayesinde müzikle daha fazla iç içe geçmiş alanlar. Öyle ki her türlü dizi ve film, bir jeneriğe, hatta bir “soundtrack” listesine sahip. Polisiye türünde ise müziğe oldukça önem veren ve buradan da güç alarak baş yapıtlara imza atan yönetmenler mevcut. Benim de bu konu başlığında bahsetmek istediğim iki yönetmen var: Quentin Tarantino ve David Lynch.

Pulp Fiction” ve “Jackie Brown” gibi polisiye örneklerde de göreceğimiz gibi Quentin Tarantino, yönetmenliğini üstlendiği filmlerde müziğin etkili kullanımıyla büyük işler başarıyor.

Yönetmen, “Jackie Brown” özelinde Johnny Cash gibi önemli “country” müzisyenlerini ve The Brothers Johnson gibi “funk” müziğin klasiklerini bir araya getirirken “Pulp Fiction”da Chuck Berry’den Ricky Nelson’a çeşitli “blues” klasiklerini konuk ediyor. Hatırlatmak gerekirse yönetmen, bu tercihler sayesinde Pulp Fiction müzikleriyle Brit Ödülleri’nden “En İyi Soundtrack” ödülüyle dönmüştü.

David Lynch cephesinde de benzer bir durum söz konusu. Öncelikle 27 yıl sonra tekrar izleyiciyle buluşan “Twin Peaks” dizisinden söz edelim. Dizinin “Fire Walk With Me” isimli sinema finalinde başrolde Chris Isaak’ı görmemiz tesadüf değil. Çünkü dizi, her bölüm sonunda izleyicilere pek bilinmeyen, ancak kaliteli şarkılardan oluşan bir “mini konser” sunma geleneğine sahip. Uzun yıllardır da bu geleneği başarıyla sürdürüyor.

Lynch’in başyapıtları olarak kabul edilen “Lost Highway” ya da “Blue Velvet” gibi polisiye filmlerinde ise daha kült ve tanınan sanatçılara yer verilir. Lost Highway’in karanlık ve gerilimi yüksek atmosferi için David Bowie’nin yine en karanlık albümü “1. Outside” dan seçmeler yapılırken “Blue Velvet” filminde ise durum değişir. Çünkü filmde yönetmenin imzası niteliğinde olan “gerilimin en yüksek olduğu anlarda ortaya çıkan absürtlükler” bolca mevcut. Örneğin Lynch filmlerinde önde korkunç bir cinayet işlenirken arkadaki arabanın tepesine çıkmış bir kadın boyuna dans edebilir. İşte “Blue Velvet”in müzikleri de bu sahnelerde devreye girer. İzleyici, tüm vücudu gerilmiş bir haldeyken Boby Vinton ve Roy Orbison gibi “kadife” sesli sanatçıların şarkılarını dinler. Zaten filmin ismi de Boby Vinton’ın “Blue Velvet” Şarkısından gelmektedir. Bu nedenle David Lynch’in müzik ve polisiyeyi oldukça farklı bir yöntemle harmanladığını söyleyebiliriz.

Özellikle değinmek istediğim bu iki yönetmenin haricinde Martin Scorsesse’in “The Departed” adlı filminden de bahsetmek istiyorum. Lenardo Di Caprio ve Matt Damon’ın başrollerini paylaştığı film, aynı zamanda polisiye sinemanın unutulmaz örneklerinden biri. Filmdeki FBI ajanlarının ve suçluların topyekün İrlandalı olduğunu söylersek sanırım filmdeki Irish müziklerin eşlik ettiği aksiyon sahnelerini hayal edebilirsiniz. Özellikle aksiyonun doruğa çıktığı sahnelerde Droprick Murphys isimli Irish metal grubunun parçaları seyircide filmi bırakıp bir banka soygununa karışma istediği uyandırabilir. Ayrıca film, Van Morrison’dan Rodger Waters’a uzanan müzik listesiyle seyirci üzerinde bir klasik rock festivali hissiyatı da uyandırmaktadır.

Son olarak Twin Peaks’in yanında, ismini David Bowie’nin ünlü şarkısından alan “Life On Mars” dizisini örnek vermek isterim. Dizi, kendini bir anda 70’li yıllarda bulan ve evine dönebilmek için bir dizi cinayeti çözmeye çalışan bir dedektifi konu alıyor. Tabii ki 70’lerin efsane şarkıları da bu yolculukta izleyicilere eşlik ediyor. Elton John’dan The Who’ya ve tabii ki David Bowie’ye, konser niteliğinde bir “playlist” sezon boyunca aksiyon ve türlü türlü garipliklerle iç içe geçmiş durumda. Müziğe düşkün polisiyecilerin bu diziyi de mutlaka kenara yazması gerek, diyebiliriz.

Müziğin polisiyesi

Yazının bu kısmına kadar polisiye kurgunun içine başarıyla yedirilmiş ve onu ileriye taşımış şarkılardan bahsettik. Bu başlıkta ise müziğin içinde yer alan polisiyelerden yani cinayet ve suç görebileceğiniz kült parçalardan bahsedeceğiz.

Bunlardan en ünlüsü şüphesiz Bob Marley’in “I Shot the Sheriff” şarkısı. Aslında şarkının hikâyesinde birçok dedikodu dolaşıyor. Kimisi şarkının, sanatçının evine yapılan bir uyuşturucu baskını sonrasında yazıldığını, kimisi ise “The Ballad of Gregorio Cortez” filminde anlatılan gerçek bir hikaye için yazıldığını söylüyor.

Filmdeki hikâyeye göre, bir yanlış anlaşılmadan dolayı at hırsızlığıyla suçlanan Meksikalı bir çiftçi, kendini savunmak için şerifi vurarak öldürür ve kaçar. Ancak intikam için şerifin adamları da onun kız kardeşini öldürür. Eric Clapton ve birçok sanatçının da oldukça iyi yorumladığı şarkıyı Bob Marley’in söyleşindeki hüzün de buradan kaynaklanıyor olabilir. Tabi giden marijuanalarına da yanıyor olması da kuvvetli bir ihtimal.

Örnek vermemiz gereken diğer bir şarkı ise Johnny Cash’in “Falsom Prison Blues” şarkısı. Johnny Cash’in, bu şarkıyı yazarken “Inside The Walls Of Folsom Prison” filminden ilham aldığı söylenmektedir. Hatta Cash, şarkıyı yazarken “Bir cinayet işlemek için nasıl bir sebebe sahip olabiliriz?” diye uzun uzun düşünmüştür.

Bunun yanı sıra şarkı, bir Johnny Cash biyografisi olan “Sınırları Aşmak” filminde de kendine önemli bir yer bulmuştur. Cash, şarkının kaydını yapmak için Folsom Hapishanesi’ne gidince hapishane güvenliği bu durumdan oldukça rahatsız olur. Ona “Dikkatli olun. Mahkumlara hapishanede olduklarını hissettirecek şeyler söylemeyin.” der. Cash’in cevabı ise tüm hapishane şiirlerinin özeti gibi olur: “Peki, hiç unuttular mı?

Değinmek istediğim son şarkı ise metal müziğin unutulmazı Ronnie James Dio’nun “Killing the Dragon” şarkısı. Burada ise, benim yorumladığım kadarıyla, siyasi bir cinayet söz konusu. Şarkı, bir iktidar kavgasını konu almakta. Şarkıdaki “biz” denen anlatıcılar, bir kraliçeyi ve kralı her yerde arıyor. Arayışın amacı ise “Ejderhayı öldürmenin tam zamanı” olması. Şarkının sonunda kral ve kraliçenin yakalandığı ve “Yeni kralınıza diz çökün!” dizesinden bir devrimin gerçekleştiği anlaşılıyor.

Toparlamak gerekirse, polisiye ve müziğin iş birliği yaptığı örneklerin üzerinden geçtik ve henüz okumamış, dinlememiş ya da izlememiş olan okurlarımıza önermiş olduk. Öncelikli olarak müzikle iç içe olan polisiye kitaplardan, sonrasında film ve dizilerden, son olarak da polisiye kurguya sahip şarkılardan ve hikayelerinden bahsettik. Bu eserlerle haşır neşir olan okurlarımız müziğin polisiye ile kurduğu etkileyici ilişkiye tanık olacak ve polisiyeye bir daha aynı gözle bakamayacaktır.

Çağla Üren

Çağla Üren

1994, Bakırköy doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı okuyor. Daha önce Nazım Hikmet Akademisi Edebiyat Bölümü'nde okudu. soL Gazetesi'nde ve Genç Gazete'de (gencgazete.org) görev aldı. Edebiyat eleştirisi dergisi Rozinant'ta, polisiye edebiyat dergisi 221B'de ve dizi kültürü dergisi Episode'de yazıyor.
Çağla Üren

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *