Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Jules Verne’in Fantastik Dünyası

0

Bilimsel kehanetlerde bulunmuştu Jules Verne. İnsanoğlunun ayı da, okyanusun derinliklerini de keşfedecek araçlar icat edebileceğini çok önceden kestirebilmişti.

Geçit vermez dağlardan balta girmemiş ormanlara, okyanusların diplerinden uzayın derinliklerine kadar geniş bir coğrafyada geçen romanlarıyla çok uzun yıllar boyunca serüven denildiğinde ilk akla gelen isimdi Jules Verne. Macera, seyehat ve bilim-kurguyu birleştirerek dünya edebiyatında ayrıcalıklı bir yer edinen Jules Verne, edebi anlamda büyük bir eser vermemişti belki de, ama hiç kuşkusuz yaşadığı çağın ruhunu en iyi yansıtan yazarlardan birisiydi. Sinema ve televizyonun henüz icat edilmediği zamanlarda yarattığı heyecan ve şaşkınlık bir yana, onun romanlarından uyarlanan filmler bugün bile izleyicilerin ilgisini çekmeyi sürdürüyorlar.

KitapEki
KitapEki

Her ne kadar geminin uğradığı ilk limanda karaya çıkarılıp babası tarafından eve getirildiyse de macera tutkusunu daha on bir yaşında iken, Karayip Adaları’na giden büyük bir yelkenli gemiye kamarot olarak girmesiyle kanıtlamıştı Jules Verne. Bu tutkusu hiç dinmemekle kalmayacak 19. yüzyılın bilim ve teknoloji alanındaki büyük atılımları ile daha da kamçılanacaktı. Ama hayatının akışı Felix Nadar ile karşılaştığı günlerde değişti. Nadar, 1860’da, bir kaç odalık bir gondolu havaya kaldıracak kadar dev bir balon yapmağa başlamış, Jules Verne ise balonların ve hava trafiğinin tarihi hakkında bir yazı hazırlamayı üstlenmişti. Yazıyı götürdüğü yayıncı bu ciddi makaleyi bir hikaye formuna dökmesini önerdi. Öneriyi değerlendiren Jules Verne, bir grup kaşifin Zanzibar’dan Senegal’a, tüyleri diken diken edici maceralarla nasıl gittiklerini anlatan “Bir Balonda Beş Hafta” romanını kaleme aldığında kendisini ölümsüzlük katına ulaştıracak yazma formülünü yakalayacaktı; fantastik bir plan hazırla, bir sürü gerçek olay ve sayısal hesaplamalarla bunun mümkün olabileceğini göster..!

Bilim-kurgu edebiyatının temellerini de atacak olan bu formüle göre kurgulanan roman okuyucular tarafından büyük bir ilgiyle karşılaşınca yayımcısı Jules Verne’e yirmi yıllık bir sözleşme imzalattı. Sözleşmeye sadık kalan Verne, yaşadığı süre içerisinde her yıl bir veya iki tane olmak üzere altmışbeş romanlık bir dizi yarattı. O kadar çok yazmıştı ki, romanlarının yayımı onun ölümünden sonraki altı sene boyunca sürmüş, hatta kimileri Jules Verne diye birinin hiç yaşamadığını, onun bir sürü anonim yazar tarafından kullanılan takma bir isim olduğunu bile iddia etmişlerdi.

Bilim-Kurgu Edebiyatı

Bilimkurgu kelimesi ilk kez 1927’de kullanılmış ve bu edebiyat türü teknolojik gelişmelerin bir sonucu olarak değerlendirilmiştir. Aslında bu edebiyatın kökenleri İ.S. II. yüzyılın ortalarında yaşayan Lukianos’un bir hikayesine kadar uzanır. Herodotos ve Homeros gibi mübalağlı anlatılarıyla ünlenmiş yazarları hicvetmek için yazdığı hikayesinde, fırtınaya tutulup aya fırlayan, aylılar ve güneşliler arasındaki savaşlara tanık olup farklı gezegenlerde yaşayanlar canlılarla tanışan bir adamın maceralarını anlatmıştı Lukianos. Astronomi ve matematiğe yaptığı katkılarıyla tanıdığımız Kepler, İngiliz papaz Baldwin ve ünlü şair Cyrano de Bergerac da aya yolculuk üzerine eğilmişlerdi.

Bilimkurguyu türleştiren en önemli isim, hiç kuşkusuz 19.yüzyılın ikinci yarısında ard arda yazdığı romanlarıyla Jules Verne’dir ve 1865 yılında yayımlanan ”Aya Seyehat”, gerçek anlamda ilk uzay romanıdır.  Bir süre sonra H.G.Wells de ona katılmış ve aya yolculuk fikri insanlığın ufkuna yerleşmiştir. Lukianos, Verne ve Wells’in gerçekleşmesi imkansız gibi görünen hayallerinin çoktan aşıldığı günümüzde onların izinden giden çağdaş bilimkurgu yazarları yeni yolculuk hayalleri ile çıkıyorlar karşımıza ve insanoğlunun evreni keşfetme tutkusunun bitimsiz olduğunu kanıtlıyorlar.

İnsanoğlunun evreni keşfetme, anlamlandırma tutkusu henüz yazının keşfedilmediği ilk çağlara kadar uzanır. Anlamlandıramadıkları ya da korktukları olaylara ise doğa-üstü, fantastik yorumlar getiren atalarımız için her hikayenin gerçeklikle bir ilişkisi, her hikayenin iki yüzü vardı; hikayeler hem en ürkütücü nesne, olay ve düşüncelerin açığa çıkmasını sağlıyor, hem de dinleyiciye/okuyucuya bu korkularla yüzleşme ve böylelikle bir arınma fırsatı veriyordu. Sonrasında efsane, mitoloji ve masallar, hatta kutsal kitaplar yüzlerce yıldır bir kültürden ötekine, bir coğrafyadan diğerine taşınırken, evrensel diyebileceğimiz bir genişlikte ortak bir fantastik bellek yarattı. Dünyanın hemen her köşesinden fışkırdığına göre insanoğlunun zihniyet dünyasının o karmaşık yapısının sırlarını çözmemiz için sağlam ipuçları barındıran bu fantastik anlatılar modern romanlar için de ilham vericiydi. Ancak yine de, geçmişteki tek tük örneklerini saymazsak eğer, Bilimkurgu edebiyatının Aydınlanma çağının ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Bilim ve teknoloji alanında elde edilen gelişmelerin; elektriğin, buharlı makinelerin, dokuma tezgahlarının, otomobillerin gündelik hayata katıldığı ve o zamana dek sürüp giden maddi manevi bütün ilişkileri alt üst ettiği Aydınlanma çağı, felsefeyi, sanat ve edebiyatı da derinden etkilemişti. Doğrusunu söylemek gerekirse, ne olup bittiğini tam anlamıyla kavrayamayan insanoğlu bir yandan bilimin üstünlüğüne ve yüceliğine boyun eğip ona “iman” ederken, bir yandan da bilime ve onun uygulamalarına yabancılaştı; “bilime ilkel bir korku içinde kavranması güç mucizeler yaratan bir araç gözüyle bakmaya başladı”. İşte Jules Verne’e “Aya Seyehat” romanını yazma düşüncesini veren tam da bu imandır.

Peki nedir “bilimkurgu” edebiyatı? Aslında pek çok kavram gibi “bilimkurgu”nun tanımı üzerinde de kesin bir uzlaşma yok. Kimileri için edebilik, kimileri için kurgusallık, kimileri içinse içerdiği bilimsel öngörüler öne çıkıyor. Dar bir kalıba tıkılmak zorunda değiliz elbette, ama yine de bir tanım denemesini örnek seçebilir, bilimkurguyu “geniş anlamda bilimsel -veya olası bilimsel- varsayımlara dayanan ya da var olmayan doğaüstü bir konumda yer alan olayları anlatan” bir edebi tür olarak tanımlayabiliriz. Belki de pratik örneklerinden yola çıkmak ve bilimkurguyu tanımlamak için türün sık tekrarlanan konuları üzerinde durmak daha anlamlı olacak; bu durumda, zamanda veya uzayda yolculuklar, başka dünyalardan gelen canlı türleriyle girilen ilişkiler, gelecek bir zaman dilimindeki yaşantı biçimleri, gelecek bir zamandan bugüne uzanan hayali tarih yazımları en sıkça rastlanan bilimkurgusal temalar gibi görünüyorlar.

“Bilim-kurgu yazarı, ya bugünün çağdaş bilim ve teknik gelişmelerini ya da bunların kısa sürede gerçekleştirecekleri sanılan etkilerini dikkate alır, bunlar olmazsa gelecekte var olacağını öne sürdüğü bir bilimsel gelişmeye dayandırır öyküsünü. Bu bilimsel gelişme ya da teknik buluş salt uydurma da olabilir, çağımızdaki bir varsayımın uzantısı da olabilir, örneğin Jules Verne, çağdaş bilim verilerine saygılıdır ve onların dışına çıkmaz pek. Öyküleri öğretici nitelikte bilimsel tanımlar ve kuramlarla doludur. Verne, aya adam gönderirken, füzenin itme gücünü, yer çekiminden kurtulması için gereken zamanı ve başka güçlükleri hesap eder”…

Jules Verne’in Seyehatleri

Dünyanın Merkezine Seyahat (1864), Aya Seyahat (1865), Denizler Altında 20 bin Fersah (1870), Seksen Günde Devri Alem (1873), Begüm’ün Serveti (1879) ve Bulutların Kaptanı (1886) gibi romanlarıyla tanınan Jules Verne, çocuklardan yetişkinlere kadar geniş bir okuyucu kitlesine seslenebilmiş, ancak kullandığı basit dili ve inandırıcılıktan uzak hikayeleri nedeniyle edebiyat çevreleri tarafından uzun yıllar boyunca pek de dikkate alınmamıştır.

Yılda birden fazla roman üretmenin zaaflarıydı belki de Verne’nin dilini ve hikayelerini basitleştiren. Yaratmaktan çok üretmeyi önüne koymuştu o..! Bilim ve teknolojinin yardımıyla insanoğlunun neler yapabileceğini düşünmüş, yapılabilir ya da okuyucu ilgisi çekebilir gördüğü olaylar hakkında inandırıcılık duygusu yaratmak için hikayeleri arasına kimi zaman biyolojik, kimi zaman fiziksel, kimi zaman da matematiksel açıklamalar serpiştirmiş, ama roman kahramanları üzerinde hiç durmamıştır. Böylelikle bir roman kahramanı hem bir entelektüelin hem de mitolojilerdeki savaşçıların kişilik özelliklerini barındıracak şekilde canlandırılmıştır. Jules Verne’in dünyanın Merkezine, aya, denizler altına ya da balonla dünyanın dört bir yanına keşfe çıkan roman kişileri Homeros destanlarındaki kahramanlardan farksızdırlar. Aslında bu türden kahramanlara günümüz sinemasında da sıklıkla rastlıyoruz. Mesela “Indian Jones” dizisi çağdaş bir Jules Verne yorumu olarak düşünülmelidir.

Bilimsel kehanetlerde bulunmuştu Jules Verne. İnsanoğlunun ayı da, okyanusun derinliklerini de keşfedecek araçlar icat edebileceğini çok önceden kestirebilmişti. Bugün Verne’in öngörülerinin pek çoğu hatta fazlası gerçekleştirilmiş durumda. Ama onun bilimadamlarını cesaretlendiren romanları saygıyla anılıyorlar. İşte bu saygı nedeniyledir ki, ilk atom denizaltısına da “Denizler Altında 20 bin Fersah” romanındaki denizaltının, yani “Nautilus”un adı verilmiştir.

Jules Verne’in edebiyat hayatının son yılları ilk yıllarındaki kadar başarılı değildi. Belki hayal gücünün zayıflaması, belki de bilimin hızına ayak uyduramaması nedeniyle okuyucusunun ilgisini giderek yitirdi. Ancak bu ilgi yitimi onun değerinde bir eksiklik yaratmıyor. Çünkü “biz bugün Verne’i, tarihi pers­pektifte, kendi çağının bir ürünü olarak görüyoruz; Conan Doyle ve H.G. Wells gibi daha sonraki ya­zarlar, onun ötesine geçtiler. Fakat bilim çağdışı olsa dahi, macera hiç bir zaman çağdışı olmaz. Genç bir okuyucu veya hikayenin çağa uygun olup ol­madığını bilmeyecek kadar saf olan veya bunun üzerinde durmayan ve kendini genç hisseden eriş­kinler için Verne’nin romanları, dün olduğu kadar bugün de zevkle okunacak kitaplardır”.

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *