Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

kadınlar günü yaklaşırken

0

Yaşam koşulları ile savaşırken bir yandan da kadının sözcüsü olmuş zaman içinde ‘Hayatın her alanında savaşmak istiyorum’ diyen Clara Zetkin.

bugün biraz çok konuşacağım.. ben zaten çok konuşuyorum da, bugün kadınlar üzerinden de hakkım olmalı onları anlatacağım çünkü bu hayli cümle hakkı demektir. onlar da konuşsunlar; günümüz yaklaşıyor biraz çok konuşalım artık. hep çok konuşur gördüler bizi ama biz çok sustuk genellikle.

asıl diyemediklerimiz yüzünden çok konuşuyor olabilir miyiz.. renklerimizi bir açalım bakalım içimizden…

KitapEki
KitapEki

erkeklerin de 8 mart gibi günlere sahip çıkması o kadar önemli ki, “erkeklerin de” diyorum çünkü kadınlara ek olarak erkeklerin tavrı önemli.. ama sadece bu kadar değil mesele.. bu konuda hiç duyarı olmayan hala kadınlar gününde hediye bekleyen kadınları da kastediyorum o “de” eki ile….-

belki daha çok da onları…

bir yazı paylaşacağım bugün sizle. hayli eski, 2006 yılında yazmışım. yaşamda ve yazıda acemiyim desem o bile değil o yıllarda… kartal gazetesinde gel köşe yaz demişlerdi oysa ben sadece şiir yazıyordum o da 3 yıldır.. oh nasıl yani. benim daha hiç yazım yok. iyi işte yazarsın ayda bir dediler.. sen yazarsın yani, biz sana güveniyoruz.

görüyor musunuz erkeklerin isterlerse nasıl imkan da verebileceklerini, alan da açabileceklerini kadınlara, sözde değil yaşam içinde destek de olabileceklerini, güven verebileceklerini.. güven vermeleri çok önemli çünkü kadın toplumsal yaşamda o güvensizliği içine sindirerek büyüyor zaten. şiddete birebir maruz kalmasa da toplumun ona uyguladığı derin şiddeti algılıyor gövdesi.

işte o günlerde “kadınlar günü” geliyordu. dedim bu konuda yazayım işte hem öğreneyim bakayım, hem yazayım neymiş bu kadınlar günü.. öyle kabaca bilmek olmaz.

anaaa bir de bakarım bilgisayarım bozuk ve yazı yetiştirmem lazım köşe yazarıyım ya ;)) anam bu yazarlık ne zor işmiş meğer.. internet bile yok o zamanlar herkeste.

o güne dek hiç gitmediğim komşu kadının yüzü geldi gözümün önüne. sert de bir kadındı ama dibinde de bir insanlık vardı anlamıştım hem de öyle duru bir insanlık… tıkladım kapısını.

dedim böyleyken böyle.. ben bilgisayarınızda yazı yazacam, sizde elbette vardır. internet de lazım çünkü yazacağım konuyu araştırmam da lazım yazarken.. bilgisayarınızı 2 saat kullanayım mı.

ah ne demek aynur hanım, dedi. buyrun mutlu olurum. ve beni yalnız bıraktı gerçekten de. o odada hep yaşayan kız benmişim gibi rahat kullandım odayı, masayı, bilgisayarı. ve yazıyı yazdım düzenledim gönderdim. yalnız bırakması çok önemli buyrun der, yanına çöreklenir… bu ne ince anlayış…

bir çay içtik sonrasında beraber.. sonra ben evime geçtim.. yıllar sonra yazıyı yeniden düzenledim içine koyduğum kadın şiirini sert bulup kaldırdım. yıl 2012 olmuş kaldırdığımda.

“ey kadın” filan diye başlayan sözlerini çok erkeksi buldum şiirin, pek bir hitabet şekli.. bu hayatta hitap ederek bir şey anlatılamadığını anladım yani.. o otorite kurma biçimi.. ben bunu istemiyorum.

hem, ey mey neymiş öyle bizim dilimiz bu mu demiştim.. işte sanırım bundan ilk şüphelendiğim o gün başlamış olmalı benim kadının dilini keşfetme merakım da.

bu anı da şimdi yazdığım şu yazı kadar kıymetli göründü gözüme. buyrun efendim yazıya geçebiliriz.

Not: KitapEki.com yazarı Aynur Uluç yazılarında büyük harf kullanmamayı tercih etmektedir.

DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ’NE İLİŞKİN…

Kadın… Üretkenliğin sembolü, yaratıcılığın izdüşümü gibi tabiatta kendine düşen pay olarak. İçinde geleceği taşıyan insanın beden bulduğu beden. Pek çok yerde ‘eksik etek’ denmiş olan öte yandan. Gerek toplumsal rollerde, gerek aile içi konumda üstüne en çok gidilen yarısı insanın. Çağlar boyunca kendini ortaya koyma konusunda zorlanan. O eksik(!) eteğinde biriktirdiği sözleri dışa vurmada en kırılgan olan. Söylediğinde erkeğe göre çok daha fazla bedel ödemesi gereken peşin peşin çünkü.

Duyargaları yüksek olmanın sonucunu yaşadıklarında katmerlenerek içinde taşıması gerekmiş hep kadının. Hemcinsine bile kendini anlatmakta sansürler koymuş aslında, belki anlatmaktan da önce kendini anlamak için düşünme safhasında kendisi kurmuş hatta kilitlerini. Çünkü ailenin namusu olmuş sevdası. Cinselliği aileyi de aşıp mahallenin, köyün ayıbı. Savaşlarda çocuklarla birlikte acıdan en büyük dilim düşmüş payına. Günlük yaşamda ise evde tencereyi kaynatan olmanın yanı sıra artık o tencereyi dolduracak malzemenin de peşine düşmüş. Elbette kendi boğazından geçecek lokmayı kendi alın teri ve beyin gücünden geçirmesi sağlıklı olan şekil, ancak söylemeye çalıştığım şu ki; bu ona cılız da olsa ev içinde iş bölümü talep edebilmesini sağlamışsa da bunda başarılı olması zor olduğu gibi, iş yerinde de onunla aynı emeği gösteren erkeklerle aynı ücreti talep etme çabaları hep zorlu olmuş tarih sürecinde. Diğer yandan gün geçtikçe fizikselliği öne sürülmüş pek çok yaşam alanında. Satış aşamasında, bir ürünü tanıtırken eşantiyon kabilinden yanda gülümsemesi istenmiş, estetik bir şekilde bacaklarını da göstermesi tercih edilerek.

Kadın üretken olduğu kadar direngendir aslında. Tarihe baktığımızda; için için direnmiş bu dayatma biçimlere. Gün gelmiş halka açık bir toplantıda konuşmak için kendisine sıra geldiğinde sesini zorlukla yükseltebilip, sonra konuşmaktan vazgeçmişken 1889’da II. Enternasyonal’in kuruluş kongresinde ismi okunduğunda bu korkuyu yenerek başlangıçta tutuk, sonra gittikçe kendisinden daha emin ve daha akıcı bir dille ilk büyük konuşmasını yapmış kadın. Paris Kongresi’ndeki bu konuşma, sadece Clara Zetkin’in ilk büyük konuşması değil, uluslararası bir topluluk önünde cinsinin eşitlik hakları için savaş veren ve ‘Kadın ve Sosyalizm’ konusunu gündeme getiren bir kadının tarihteki ilk konuşması.

Yaşam koşulları ile savaşırken bir yandan da kadının sözcüsü olmuş zaman içinde ‘Hayatın her alanında savaşmak istiyorum’ diyen Clara Zetkin. Stuttgart’a yerleşip “Özgürlük” isimli bir dergi kurmuş. Orada kadının ezilmişliğini sergilemiş yaşadığı topluma. Öyle ki 1907’de sosyalist kadınların ilk uluslarası toplantısında kendisi uluslar arası sekreter, dergisi ise uluslar arası yayın organı olarak belirlenmiş ve bu toplantıların ikincisinde (1910) her yıl uluslar arası bir kadın günü kutlanması kararlaştırılmış. 1911’de Amerika’da Triangel yangınında yüz kırk kadın işçi can vermiş. 1917’de Rus işçi kadınların ‘ekmek ve barış’ için yaptıkları grev 8 mart tarihinde olduğu için Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün bu tarih olması netleşmiş. Ve en son 1977’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 8 Mart Dünya Kadın Hakları Günü olarak kabul edilmiş.

Amacım bir takım tarihler vererek sıkıcı olmak değil ama bilmek gerekir ki; buralardan yol almıştır Dünya Emekçi Kadınlar Günü oluşumu, en kaba hatlarıyla sıralarsak. Anlam olarak, erkekler tarafından güzel bir hediye alınıp kadınların gönülleri hoş edilsin sığlığına indirgenmeye çalışılan bu günün yavaş yavaş tam da tüketime yönelik bir sebep olarak algılatılan bir olguya dönüş-türül-mesi ne acı. Bu durum geçmişi araştırmadan, sorgulamadan kendisine verileni hap gibi yutuvermeye alışkın olmanın göstergelerinden birisi gibi geliyor bana. Kadın farkındalaşmasının sadece kadınlara değil tüm insanlığa getireceği kazanımları görememenin ve de.

24.02.2006 / 18.03.2012 / 05.03.2019

Aynur Uluç

şair, yazar, ressam, anlatıcı, eczacı... ancak kendisi bu kimliklerin ifade ettiği anlamların sıkıştırılmış kalıplarının ötesinde bir biçimle ilişkileniyor tüm bu alanlarla. “eğer dünya daha yaşanılır bir yer olsun diye uğraşacaksak sanat bir yol, bir araç olmak zorunda. sanat, araya mesafeler girmediğinde hayatın içinde kalır, o yüzden etkin bir yoldur” diyerek anlatıyor sanata bakış açısını. ve ekliyor “sanatçı olmak gerekmiyor üretmek için...”niyet hayatı usulsakin yakalamak ve aynı şekilde doğallıkla çıktığı yerden ifade etmek olunca her yer üretim yerine, ele geçen her malzeme ayrı bir üretime dönüşüyor."


aynur uluç’un 2003’ten bu yana edebiyat dergilerinde ve gazetelerde yazı ve şiirleri; 2013’te ‘gezi‐anı‐deneme‐öykü ve şiir’ türlerinden tatlar içeren ‘az gittim çok döndüm’ isimli melez kitabı, 2015'te beden-mekân-zaman ilişkisinin kadın dili ile ifadesinin yolculuğu olarak tanımladığı“yer yatağı” isimli şiir kitabı yayımlandı. kitapeki sitesinde düzenli olarak kitaplar ve sanat ile ilgili yazıları yayımlanmakta.

kitaplarını imzalarken her okur için ayrı bir resim çizmesiyle başlayan çizme yolculuğu, yolda izde, vapurda, otobüste çizdiği resimlerle devam ediyor. ilk kitabında her okur için ayrı bir resim yapması sonrasında yayımlanan "yer yatağı" isimli kitabında da her okur için ayrı bir mektup yazıyor. bu mektuplar hem o okura yönelik oluyorlar; hem de tema olarak ayrı ve uzun bir mektubun farklı kişilere düşen parçaları gibiler.

temas ettiği her şeyin birbiri ile harmanlandığı bu üretimlerde şehir ve doğa sesleri üzerine bıraktığı doğaçlamalar da ayrı bir arşiv olarak birikiyor. zaman zaman farklı şehirlerde müzik ve şiirin iç içe geçtiği etkinlikler düzenliyor. sanatına da yansıyan şifalandırma isteği mesleğinin de temelini oluşturuyor denilebilir. kişiye özel yapma ilaçlar hazırladığı eczanesinde eczacılık mesleğini halen aktif olarak sürdürmekte.
Aynur Uluç

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *