Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
ileti
 

Kelimeler Ve Dil

0

John Locke, Kelimelerin Suistimali kitabında konu edilen dil-akıl ilişkisiyle ilgili fikirleri hala günümüze ışık tutmaya ve farkındalığımızı artırmaya yol göstermektedir.

“Kurnazlık bana göre çok gereksiz bir yetenektir
ve bilgiye giden yolda zıt yönü takip etmektir.”

KitapEki
KitapEki
KitapEki

18. yüzyıl aydınlanma ve akıl çağına önderlik eden filozoflardan John Locke dinden eğitime, hoşgörüden politikaya pek çok eser vermiş ve felsefesi ile ciddi tartışmalara yol açmış olmakla birlikte KELİMELERİN SUİSTİMALİ kitabında konu edilen dil-akıl ilişkisiyle ilgili fikirleri hala günümüze ışık tutmaya ve farkındalığımızı artırmaya yol göstermektedir.

Locke’nin dil üzerine geliştirdiği fikirlere geçmeden önce Anadolu insanının engin yaşam tecrübesiyle edindiği eski bir söz “İki laf bir büyü yerine geçer” sözündeki manaya odaklanırsak kelimelerin ve dilin gücünü, önemini ve ağzımızdan çıkan sözcüklerin kendi hayatımızda ve başkalarının hayatında ne denli önemli olduğunu anlamamız da zor olmayacaktır.

“İnsan dilin dışında düşünemez. Dil yalnızca bir iletişim aracı değildir; aynı zamanda bizi, kimliğimizi düşünce biçimimizi şekillendirir” diyen Locke, dilin bu işlevini yarattığı “boş levha (tabular asa)” imgesiyle ifade eder. Locke’ye göre yeni doğmuş bir insanın zihni boş bir levhadır. Sonraki süreçte edindiğimiz fikirler ise duyularımız yoluyla elde edilir ve bunu ‘deneyselcilik’ diye adlandırır. Yani Locke’ye göre fikirler, dış dünyadaki gerçek olaylara göre değil, zihnimizdeki deneyimlerin izlerine bağlıdır.

Locke’nin dil anlayışını kısaca; Tanrı insanı toplumsal bir varlık olarak yaratmış ve bunun için ona dili vermiştir. İnsan diğer canlılarda bulunmayan sesler çıkarır ve bu sesleri düşüncelerinin/fikirlerinin sembolü yapar. Düzenli sesler sözcükleri oluşturur. Sonra bunları nesnelerin sembolü olarak kullanır ve bu sözcükler aracılığı ile öteki insanlarla iletişim sağlar şeklinde özetleyebiliriz.

Doğuştancılığa karşı çıkan Locke, insanın bilgiye temel olan malzemeyi sonradan deneyim yoluyla kazandığını söyler. Bu konuda biri dış deneyim biri iç deneyim olmak üzere iki tecrübe olduğunu ifade eder. Dış deneyim, insanın beş duyu yoluyla elde ettiği deneyim; iç deneyim ise, kendi zihninde, kendi iç dünyasında olup bitenleri tecrübe ettiği yoldur. Düşünceler de bu deneyimlerden birinden oluşur. Dış deneyim yoluyla elde edilen düşünceleri ‘basit düşünceler’ olarak tanımlayan Locke insan zihni iç deneyim yoluyla bu basit düşünceleri birbirinden ayırt eder, birbiriyle karşılaştırır ve birbirleriyle çeşitli şekilde birleştirerek ‘karmaşık düşünceler’ diye tanımladığı kompleks fikirlere ulaştığını söyler.

“Dilin iletişimdeki görevi anlaşılmayı sağlamaktır. Kelimeler iletişim kurulmaya çalışılan kişinin aklına, konuşan kişinin anlatmaya çalıştığı fikri getirmiyorsa günlük kullanımda da felsefi kullanımda da bizi bir amaca taşımaz” diyen Locke sözcüklerin gücüne ve önemine “Eğer anlaşılmak istemezseniz, önemsenmezsiniz de” diye vurgu yapar.

“Eğer kelimelerin gücü ve anlamı yeterince anlaşılmazsa bilgiyle ilgili açık ve geçerli sonuca varılamaz. Gerçeğe, ortaya attığımız savlarla ulaşabiliriz. Gerçek, kelimeler işin içine girdiğinde yok olsa da kelimeler sahip olduğumuz bilgilerden ayrı düşünülemez. Kelimeler, aklımız ve gerçeklik arasında yer edinirler.” diyerek insanların yanlış fikirlerinin büyük bir bölümünün kelimelerin belirsizliğinden ve anlamlarıyla ilgili yanılgılardan oluştuğunu ifade eder ki, bunu çarpıcı bir şekilde şöyle örneklendirir.

“Bir keresinde, dahi ve son derece eğitimli doktorların da katıldığı bir toplantıdaydım ve durduk yere salgıların sinirlerden geçip geçmediğini tartışmaya başladık. Tartışma bir süre gayet iyi gitti, iki tarafta fikirlerini açıkladı, ben de (çoğu tartışmanın nesnelerin anlamdaki farklılıklardansa kelimelerin anlamlarından dolayı çıktığını düşünüyordum) tartışmayı daha fazla uzatmadan salgı kelimesinin ne anlama geldiğini düşünmelerini istedim. Başta şaşırdılar ve eğer zeki olmasalardı aklımın beş karış havada olduğunu bile düşünebilirlerdi. Oradaki hiç kimse aslında çok da karmaşık bir maddenin ismi olmamasına rağmen salgı kelimesinin ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyordu. Ve düşündükten sonra kelimenin anlamının sandıkları kadar kesin ve belirli olmadığını fark ettiler çünkü hepsi aynı kelimeyi farklı karmaşık fikirleri ifade etmek için kullanıyordu. Bunun sonucunda asıl tartışmanın bu belirsizlikten çıktığını anladılar. Herkesin bu sinirlerden geçen sıvı maddeler üzerine fikirleri vardı ancak buna salgı deyip dememeye karar vermek kolay değildi ve kimse de bu konuyu uğraşmaya değer bulmuyordu.”

John Locke’nin yüzlerce yıl önce ileri sürdüğü düşüncelerin bugün hala karşılık bulması, doğru bilgi ve düşünce için kelimelerin gerçek anlamında kullanılmasının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir bize.

Dilin fikirlerin ta kendisi olduğunu söyleyen Locke, “diğerleri ile iletişim kurmamızda dilin görevleri; fikirlerimizi başkalarına iletmek ve bunu rahat ve kolay bir şekilde yapabilmek ve bu yolla bilgi aktarımı yapmaktır. Eğer bunlardan biri gerçekleşmiyorsa dil kusurludur veya suistimal edilmektedir” diyerek kitabın ismini oluşturan kelimelerin kimlerce ve nasıl suistimal edildiğine değinerek okuyucuya hem dilin insanın anlaması ile bağlantısını, hem de bunun yanlış kullanımının kitleleri nasıl gerçekten ve doğrudan uzaklaştırdığını gösterir.

Günlük hayatımızda, politikada, sanatta hala kelimeleri suistimal edenleri gördükçe yüzyıllar önce bu farkındalığa dikkat çeken ve manipülasyonun tüm çeşitlerini ifade eden Locke’nin uyarıları halen geçerliliğini koruduğuna da tanıklık ediyoruz ne yazık ki.

“Bu suistimalin en belirgin hali, kelimeleri sadece belli fikirler ifade ederek ve daha da kötüsü hiçbir şey ifade etmeden kullanmaktır” derken Locke, Din ve felsefe alanında tuhaf fikirleri desteklemek ve önermelerinin zayıf yönlerini saklamak amacıyla üretilen yeni kelimelerin anlamsızlığından bahseder. Kelimeleri suistimal etmenin bir başka yolu da onları tutarsız bir şekilde kullanmaktan bahsedip, aynı metin içinde aynı kelimeyi farklı anlamlara gelecek şekilde kullananları ‘sahtekarlıkla’ suçlar. “İnsanın bilgisi tartışma yeteneğine göre ölçüldüğü sürece bu durum yani kelimelerin suistimali değişmeyecektir” der Locke. Çünkü “Tartışmalarda doğruyu savunan değil, son sözü söyleyen kazanır.” diyerek bu tipleri de ‘kurnaz’ olarak niteler.

Günümüzden buna örnek bulmak çok zor olmasa da, kitabı okuduğum günlere denk gelen Murat Sevinç’in uzman(!) sıfatıyla televizyon tartışmalarına katılan akademisyenlerin hal ve tutumlarını çok güzel hicvettiği bir makalesinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Neredeyse her konuda kendini uzman gören ve her tartışma programına çağrılan bir akademisyenin tartışmalardan nasıl galip çıktığını şu sözler ile aktarır Sevinç bize. “Bir hukukçu Avrupa İnsan Hakları Mahkeme’sinin bir kararından söz edince, çok bilen uzmanımız(!) ‘Hangi Avrupa, teröre destek veren Avrupa’mı?’ tepkisiyle herifi nakavt etmişti. Artık nerede ne söyleyeceğini çok iyi biliyor ve yaklaşık altmış yetmiş civarında sözcükle önüne geleni perişan edebiliyordu.”  derken, eğer yaptıkları Locke’nin tabiriyle ‘sahtekarlık’ veya ‘kurnazlık’ değilse tam bu noktada Anthony Robbins’in ‘İçinizdeki Devi Uyandırın’ kitabında belirtilen  “Kelime hazinesi yoksul olan insanların duygusal yaşamı da yoksuldur. Kelime dağarcığı zengin olanların o tecrübeyi boyayabilecekleri çeşit çeşit renkleri vardır.” nedenlerini de düşünebiliriz belki.

Ağzımızdan çıkan her sözün gizemli yolculuğunu ve oradan bize geri dönüşünü bizden bir ses Mevlana’da şöyle özetler. “İnsan her nefeste yeni birisi olur ve her nefes içini doldurduğumuz kelimelerle bilmediğimiz bir aleme yolculuk eder; sonradan oradan hediyelerle geri döner” derken Sözcüklerin evrenin o büyük boşluğu içinde neyi, nasıl titreştiriyorsa oradan aynı frekans ve güçle geri döndüğünü güçlü bir şekilde ifade eder. Bazı uzmanların ‘söz büyüdür, yazı ise evrenle yapılan sözleşme” diye tanımlaması da bu görüşü net bir şekilde destekleyen bir sav olsa gerek.

Ve son olarak Locke“Gerçeklik somut nesnelerin içinden geçtiği bir araç gibidir ve bu nesnelerin düzensizliği ve belirsizliği bizim görüşümüzü ve dolayısı ile aklımızı etkiler. Dili suistimal eden kişi bilginin kaynağını yok eder ve insanlık yararına kullanılmasını engeller. Kelimeleri açık ve düzenli bir şekilde kullanmayanlar sadece kendilerini ve diğerlerini yanlışlığa sürüklerler. Bunu bilerek yapanlar da gerçeğin ve bilginin düşmanı olarak görülmelidir.” diyerek çarpıcı uyarısını yapar.

Bazen gerçek aynı olsa da iletişimde farkındalığı artıracak etkenler için yine kelimelerin sihirli gücüne sığınırız. Bu durumu belki birçoğumuzun bildiği şu anekdot en güzel şekilde açıklar. “Günlerden bir bahar günü, ünlü Brooklyn Köprüsü üzerinde gözleri görmeyen bir adam dilencilik yapıyormuş. Oturduğu yere dizlerinin tam dibine de herkesin görmesini arzu ettiği minicik bir tabela koymuş. Üzerinde ‘doğuştan kör’ yazılıymış. Yolu o köprüden geçenler haliyle dilencinin önünden geçip gidiyor, ama yere para bırakanlara pek rastlanmıyormuş. Bu durumu gören ve birkaç dakika izleyen bir reklamcı hemen dilencinin önünde duran tabelayı alıp arkasına bir şeyler yazmış, sonra aldığı yere bırakmış. İşte o andan itibariyle ne olduysa olmuş. Gelip geçen ve tabelayı okuyan herkes dilencinin şapkasına para atmaya başlamış. Ne olmuş da insanlar bu kadar etkilenmiş dersiniz? Aslında onları etkileyen sadece kelimelerin sihirli gücüymüş. İfade ise şöyle; ‘Güzel bir bahar günü…Ama ben baharı görmüyorum’.”  

İşte bizim farkındalık veya kelimelerin sihirli gücü diye adlandırdığımız bu olayı sanırım Locke şöyle tanımlardı. Evet, ‘Doğuştan kör’ ve ‘Güzel bir bahar günü…Ama ben baharı göremiyorum’ her ikisi de olayı anlatan gerçek sözcüklerdi. Ama okuyanların hepsi gören kişiler olduğu için ‘Doğuştan kör’ olgusuna duyusal tepki göstermekte yetersiz kalıyordu. Ama ‘güzel bir bahar günü’nü iliklerinde hissederek yaşayabiliyordu. Onun yaratacağı yoksunluğu çok iyi biliyor/ hissedebiliyor ve farkındalık da buradan kaynaklanıyordu.

Ve… Locke bize kitabıyla bir kez daha gösterir ki; yarınları doğru inşa etmek, bugün doğru yerde doğru kelimeler kullanmak ile mümkün.

  • Kelimelerin Suistimali
  • Yazar: John Locke
  • Çeviri: Büşra Erdurucan
  • Türü: Deneme
  • Baskı Yılı: 2017
  • Sayfa Sayısı: 125 Sayfa
  • Yayınevi: Tefrika Yayınları
Leyla Öztürk

Leyla Öztürk

1960 Karabük doğumlu. Gazi Üniversitesi İktisadi ve Ticari İlimler Fakültesi Mezunu. Finans sektöründen emekli. Küçük yaşlarda oluşan bilgiye erişim merakı nedeniyle kitaplarla tanıştı ve halen en sevdiği koku kitap kokusu. Bilginin gücüne inananlardan. Kitabın olduğu yerde yalnızlıktan söz etmez. Sinema sevdalısı. Doğada yürüyüş vazgeçilmezi. Okur, düşünür, düşündüğünü paylaşır.
Leyla Öztürk

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *