Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Kendi Yazan Ağlamaz

0

Tuna Kiremitçi’yi zoraki bir benzetmeyle “yerli komple-sanatçı” ilan edebilir miyiz?

Geçtiğimiz yılın ilk aylarında yayımlanan İnsan Dönüşmeye Mecburdur[i] başlıklı yazımda, Amerikalı müzisyen, şair, senarist ve oyuncu Nick Cave’i bir komple-sanatçı olarak nitelendirmiş ve Dünyada 20.000 Gün[ii] üzerinden, Cave’in sinema becerisini müzisyenliği ve şairliği ile kıyaslamıştım. Tıpkı onun gibi -ama daha yakınımızda- sinema, müzik ve edebiyatla, yazarlık ortak paydasında duran bir isimden daha söz edebiliriz: Tuna Kiremitçi. Edebiyat dünyasına Varlık Dergisi’nde yayımlanan şiirleri ve aynı yayınevinden aldığı saygıdeğer bir ödülle giren Kiremitçi’nin son romanı Kendi Seven Ağlamaz, geçtiğimiz günlerde yayımlandı.

KitapEki
KitapEki

Hatırlayalım, Prof. Dr. Gürsel Aytaç, Tuna Kiremitçi yazını için romantik-ironi[iii] tanımını yapmıştı. Bu tanım, yazarın Git Kendini Çok Sevdirmeden[iv] ve Bu İşte Bir Yalnızlık Var[v] adlı ilk iki romanının ardından yayımlanan Yolda Üç Kişi[vi] üzerine tartışan yapıcı bir değerlendirmenin özüydü. Aytaç sonraları, Selanik’te Sonhabar[vii] üzerine yazdığı yazıda ise, kitaptan “masalsı unsurlarla örülü ama eleştirel gerçekçi mesajlar da içeren, biçim ve üslup incelemelerini hak eden bir eser” olarak söz etmekte idi.[viii] Şimdilik bu iki kritik aklımızda olsun. Mevzubahis romandan konuşmaya başlayalım.

Tuna Kiremitçi edebiyatı denildiğinde hayli tanıdık gelen bir sanatçı kimliğinde protagonistimiz. Uyarlama filminden sonra adı sıklıkla dile getirilen Bu İşte Bir Yalnızlık Var’da olduğu gibi, aşk ve ilişkilerle problemleri olan bir “sanatçıyla”, fakat bu defa bir oyuncuyla tanışıyoruz: Sitare. Bir zamanların çocuk-oyuncu yıldızı olan karakter, hayatının geri kalan döneminden yazar kendisini bizimle tanıştırana dek kaybedeni oynamış, şöhreti kaybolmuş, magazinlerde adı kötüye çıkmış. Toparlanmaya çalışan, deyim yerindeyse yaşadığı hayatı gediğine oturtmaya çabalayan bir sönük yıldız. İlk bölüm Sitare’nin bütün bu çabasına bir umut olarak, bir Kürt ilinde çekilecek yeni bir diziden aldığı teklifle başlıyor. Fakat alelacele, apar topar, anlamsız bir tavırla yıllardır arzulanan bu teklifin reddedildiğini okuyoruz. Yazarın burada işaret ettiği Sitare’nin kafa karışıklığı, dağılmışlığı, handiyse çoktan kaybetmişliği olmalı, evet, böyle düşünüyor okur; fakat her ne kadar romanın ilerleyen bölümlerinde bütün bu sıfatların hakkı verilse de, anlık karar değişimleriyle ritmin bozulması ve her nedense çevresindeki herkesin (hele hele menajeri Gonca’nın) kahramanımız Sitare’nin nazını çekiyor oluşu, okur nezdinde romana ilk lekeyi çalıyor: gerçekliğin yitişi diyelim biz buna. Bunun üzerinden, Gürsel Aytaç’ın Selanik’te Sonbahar üzerine yazdığı kritikte değindiği “masalsılık” ve “eleştirel gerçeklik” kavramlarının (Aytaç’ın tespitlerini onaylamak kaydıyla) birbirine girdiğini, içlerinin boşaldığını görüyoruz. Gelgelelim, kitap boyu süren, yer yer görünür kılınan, çoğu defa unutturulan ve aniden ortaya çıkan “beyaz elbiseli küçük kız ve atmaca” metaforu masalsılık tespitini tekrarlatıyor; okurun zihninde canlanan imaj, Sitare ve beyaz elbiseli küçük kız ile atmacayı ayrı dünyalarda düşünemiyor.

Kurguda bu şekilde ayrılmasa bile, bana göre kitabın ikinci bölümüne ev sahipliği yapan yakın zamanda deprem yaşamış bir Kürt ilindeki set süreci, Sitare’nin varoluş problemlerini halının altına süpürdüğü, İstanbul’daki sevgilisi Kurthan’dan ayrılışının ardından girdiği romantik bunalımların çözüldüğü, yazarın “gerçek aşk” olarak nitelediği şeyi yaşadığı yer aynı zamanda. O ilde taksicilik yapmakta olan Devran ile şeşkaza (kitapta kader vurgusu ağır basıyor) tanışan kahramanımız, başlangıçta inkar ettiği büyük bir aşka tutuluyor. Bir taraftan, çekilmekte olan dizinin senaristi ve “yapımcının oğlu” olan (buradaki sosyolojik gönderiyi açıklamaya benim takatim yok) Enis’in kendisine aşık olduğundan haberdar olan Sitare, biraz da alkoliklik durumunun payıyla Devran’la ilişkisini ilerletiyor ve tıpkı romanın başında, dizi teklifini reddedişinde olduğu gibi “alelacele, apar topar, anlamsız bir tavırla” Devran-Sitare ilişkisi yüce “gerçek aşk” mertebesine ulaşıyor. Okurun afallaması elbette normal, buradaki durum ilkine göre daha görünür, fakat Kiremitçi bu çıkmazı bir klişeyle açıyor ve gerçek aşkın tanımını imkansızlıklar ve on yıllar öncesinin “toplumsal statü farkı” problemi üzerinden yeniden üretiyor. Durum buyken insanın aklı ister istemez kitabın arka kapak yazısındaki “şiirsel bir dil” vurgusuna gidiyor, şiire küsmeyi düşünüyor. İşin kötüsü, kitaptaki tek klişe bu değil. Dil ve üslupla paralel düşünülebilecek birtakım beylik laflar, Yıldız Tilbe romantizmi ve menajer Gonca’nın Türkçe-İngilizce sentezinden yoğurduğu bir dildeki tesellileri, okura ucuz bir Yeşilçam filminin senaryosunu eline aldığını düşündürüyor. Bu noktada, aklım almasa bile, Gürsel Aytaç’ın “romantik ironi” tanımıyla örtüşen bir durumun okuması yapılmalı belki de. Uzatmamak adına açmak yerine, bu klişelere üç alıntıyla yakından bakalım:

“- Demek alkolik değilim… Neyim ben öyleyse?
– Kalbinden kaçabileceğini sanan bir kız.” (s. 145)

“Bırakıyor kendisini Yıldız Tilbe’nin ‘Şu an yanımda olsan sana neler söylerdim, kafam hafif dumanlı her derdimi dökerdim’ diyen gam kervanı sesine.” (s. 63)

“I’m really, really sorry guys… Son anda aksilik çıktı. Allahtan rötar oldu da yetişebildim!”    (s. 57)

Şimdi yazının başına, Nick Cave’e dönelim. Konumuz edebiyat, Kiremitçi’nin müziği ve sineması ayrı bir yazının konusu, başkalarının işi hem; yine de kaba bir bakışla şu soruyu soralım: Tuna Kiremitçi’yi zoraki bir benzetmeyle “yerli komple-sanatçı” ilan edebilir miyiz? Sanmam…

Zira elini koyduğu her taşın altından bir şeyler çıkarmayı bilmek ayrı, elini koyduğu her taşın altına sıkıştırmak ayrı.

  • Kendi Seven Ağlamaz
  • Yazar: Tuna Kiremitçi
  • Baskı tarihi: 2016
  • Sayfa Sayısı: 192
  • Yayınevi: Destek Yayınları

[i] http://www.on8kitap.com/blog/insan-donusmeye-mecburdur

[ii] Senaristliğini ve başrol oyunculuğunu Nick Cave’in üstlendiği, 2014 yapımı, sanatçının 20.000 gününü anlatan Iain Forsyth ve Jane Pollard filmi.

[iii] “Romanda romantik ironi örneği: Yolda Üç Kişi”, Hürriyet Gösteri: 272, Temmuz-Ağustos 2005.

[iv] Doğan Kitap, 2002.

[v] Doğan Kitap, 2003.

[vi] Doğan Kitap, 2005; Kırmızı Kedi 2014.

[vii] Doğan Kitap, 2011.

[viii]“Bir Sanatçı Romanı: Selanik’te Sonbahar”, Çağdaş Türk Romanı Üzerine İncelemeler, Doğu Batı Yayınları, 2000.

Kerem Görkem

Kerem Görkem

1994'te Karabük'te doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde Şehir ve Bölge Planlama eğitimi aldı. Ekseriyetle kitaplar hakkındaki yazıları K24, BirGün, Evrensel, Cumhuriyet ve Radikal gibi basılı ve dijital mecralarda yayımlandı; yayımlanmaya devam ediyor. İlk kitabı Aile Fotoğrafı, 2016'da Sel Yayıncılık etiketiyle çıktı.
Kerem Görkem

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *