Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Kürk Mantolu Madonna; “Harika bir üslupsal zorluk olarak yan karakterler”

0

Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı nasıl olur da en çok satan romanlardan biri olur? Yoksa güzel şeylerin bir karşılığı gerçekten de mi var?

Sabahattin Ali’nin şiirleri, öyküleri, derlemeleri, çevirileri ve bir oyununun yanı sıra yazdığı üç tane de romanı var; Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940), Kürk Mantolu Madonna (1943). Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna adlı romanı 2015 yılının Mart ayına kadar 850 bin baskı yapmış. Kürk Mantolu Madonna’nın ulaştığı başarı için Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali de “yaşasaydı buna en çok şaşıracak kişi babam olurdu” diyor. Ayrıca romanın 2016 yılında filme uyarlanacağı da söyleniyor.

KitapEki
KitapEki

Garip olan şu ki, okurlar yazarın diğer alanlardaki kitapları ve Kuyucaklı Yusuf ile İçimizdeki Şeytan romanı yerine en çok Kürk Mantolu Madonna’yı okumaya teveccüh etmişler. Garip olan bir şey daha var. 2014 tarihli bir araştırmaya göre, Türkiye’de kitap okuma oranı yüzde 0,01. UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu) dünyadaki okuma alışkanlıkları raporuna göre de Türkiye, kitap okuma oranı sıralamasında Gambiya, Fildişi Cumhuriyeti gibi Afrika ülkeleriyle birlikte dünya ülkeleri arasında 86’ncı sırada yer alıyor. Yani, ülkece çok rafine bir tercih sıralamasına sahip olup olmadığımız belirsiz.

Bu kadar düşük okuma oranına sahip olan ülkemizde “şu kitap okunacak” diye bir kültürel bir yönetmelik olmadığına göre okur neden Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan romanları yerine Kürk Mantolu Madonna’yı okumayı tercih etmiştir?

Bu durumda insanın aklına Mem Makinesi adlı kitabının yazarı Dr. Susan Blackmore’un Richard Dawkins’ten alıp geliştirdiği Mem Tezi geliyor. En kısa tanımıyla mem ya da memê, Richard Dawkins’in ortaya attığı kültürel iletim birimidir. Susan Blackmore’a göre memler insan beyninde (kitaplar ya da icatlarda) depolanır ve taklit yoluyla aktarılır. Kişiden kişiye bu yolla geçen her şey bir memdir. Buna, haznenizdeki bütün kelimeler, bildiğiniz hikâyeler, başkalarından kaptığınız beceri ve alışkanlıklar ve severek oynadığınız oyunlar da dâhildir. Ama bunun dışında memlerin etkin iletimi önemli ölçüde insan tercihlerine, dikkatine, duygularına ve arzularına, diğer bir deyişle evrimsel psikolojinin malzemesine bağlıdır. Okurun Kürk Mantolu Madonna’yı tercih etmesi de bu memler sebebiyle olabilir mi?

Romanın daha ilk satırında anlatıcının “Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır.” ifadesindeki gibi, okura da aynı etkiyi yapmış olabilir mi Raif efendi? Oysa “[Raif efendi] hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi.” Ya da okur günlük yaşamda bakmadan geçip gittiği yüzlerce insandan bir olan Raif efendiye, Raif efendilere olan merakını sadece Kürk Mantolu Madonna’dakine bakarak mı gidermeye cesaret edebiliyor.

Romanın 46. sayfasına kadar Raif efendinin kim olduğunu, gizemini, geçmişini, ne yaşadığını, ne hissettiğini, nelerden nefret edip, neleri sevdiğini, kişisel tercihlerini, zevklerini, duygularının neler olduğunu ve daha bir sürü şeyi okurun, anlatıcının gözlemlerinden, aynı onun kadar merakla, aynı onun kadar heyecanla izlediğini söylemek gerekir. Sadece bu kadar değil, o 46 sayfa boyunca Raif efendinin acıklı öyküsünün öndeyişini hüzünle, iç burukluğuyla, üzüntüyle ve elbette merakla ama en çok da içimiz acıyarak okuruz.

Anlatıcımız Raif efendinin evine son defa, mutat hastalıklarından birinde gittiğinde “Acaba Raif efendi hakikaten basit ve içerisi bomboş bir adam değil miydi?” sorusunu kendine sorarken, aynı anda aynı soruyu okur da kendi kendine sorar. Aslında romanın esas düğüm noktası da burada 37. sayfadadır.

Okur da tıpkı isimsiz anlatıcımız gibi sorar aslında: “Raif bey, siz de beni anlayınız! Sizin sonunda bulunduğunuz yolun ben daha başlarındayım. İnsanları öğrenmek, bilhassa insanların size ne yaptıklarını bilmek istiyorum… (…) Bu kadar zaman arkadaşlık ettik, bana kendinize dair hiçbir şey söylemediniz… Sizi merak etmemi tabii bulmuyor musunuz? Bana karşı da bu kadar saklanmaya muhakkak lüzum görüyor musunuz? Dünyada benim için en kıymetli insansınız… Buna rağmen sizin gözünüzde herkes gibi bir hiç olduğumu söyleyerek mi beni bırakıp gitmek istiyorsunuz?”(s. 45)

Raif efendiye üzülmemek elde mi… Anlatıcımızla yalnız kaldığı bir zamanda hastalığından dolayı üzüntü ve tasa içinde olan karısı Mihriye ile kızı Necla’dan şikâyet etmiş, hatta bir keresinde: “Yahu, ne oluyor bunlara? Hemen ölüyor muyuz?” diye söylenmişti. “Ölsek ne olacak sanki… Onlara ne? Ben onlar için neyim?..” Sonra, daha acı ve insafsız bir tavırla ilave etmişti: “Ben onlar için hiçbir şey değilim… Hiçbir şey değildim… Senelerden beri aynı evde beraber yaşadık… Bu adam kimdir diye merak etmediler… Şimdi çekilip gideceğimden korkuyorlar…” “Aman Raif bey” dedim. Okur da aynı sözleri içinden söylemiştir: “Aman Raif bey!”

Kürk Mantolu Madonna; Harika bir üslupsal zorluk olarak yan karakterler

James Wood, Kurmaca Nasıl işler? adlı çalışmasında şöyle diyordu: “Flaubert için, Dickens için ve onlardan sonra gelen yüzlerce romancı için yan karakter harika bir üslupsal zorluktur: Onu bize nasıl gösterecek, nasıl canlandıracak, ufak bir ışıltıyla nasıl parlatacaktır?” (s.58)

Bugüne kadar Kürk Mantolu Madonna’da herkes Maria Puder nedeniyle Raif efendiye odaklandı ama kimse Raif efendinin çevresindeki, hayatındaki yan karakterlerle pek ilgilenmedi. Oysa Sabahattin Ali, Raif efendiyi merkeze aldığı anlatısında ne kadar gerçekçi bir karakter çiziyorsa, çeperindekiler de aynı oranda gerçek hatta canlı karakterlerdir.

Romanın anlatıcısı bir bankadaki küçük memuriyetinden çıkarıldıktan sonra akşamüstü, istasyonla Sergievi arasındaki tenha yolda, Ankara’nın harikulade sonbaharını doya doya içine çekerek ağır ağır yürürken ilk yan karakter olan, anlatıcımızın okul arkadaşlarından Hamdi ile tanışırız. Anlatıcımız Ankara’dan ayrıldığından beri görmemiştir kendisini. Hamdi makine vesaire komisyonculuğu yapan, aynı zamanda orman ve kereste işleriyle uğraşan bir şirkette müdür muavini olan ve oldukça iyi para kazanan biridir. Küçük, fakat şirin bir evde oturan biraz çirkin, fakat cana yakın bir karısı vardır. Ukala, hayatın kaybedenlerin değil, kazananlarından ve alaycı biraz. İsimsiz anlatıcımızı evine davet ettiğinde sorar:

“Yazı filan yazıyor musun?”

“Ara sıra… Şiir, hikâye!”

“Bir faydası oluyor mu bari?”

“Bırak böyle şeyleri canım!” diyerek “pratik hayatın muvaffakiyetlerinden, “edebiyat gibi boş şeylerin mektep sıralarından sonra ancak zararlı olabileceğinden” bahsedebilecek kadar kendini aşmış bir kişidir. Ama kahramanımıza, yönetici olduğu şirkette 40 lira gibi az bir maaşla iş bulabilecek kadar da içinde insanlık kırıntısı kalmış biri…

Hamdi, yönetici olduğu şirkette biraz baskın bir karakterdir: “Raif efendinin tercümelerinde küçük bir daktilo hatası bulsa, hemen zavallı adamı çağırıyor, bazen de bizim odaya kadar gelerek haşlıyordu.”

Ama Hamdi, diğer memurlara karşı daima daha temkinli ve her biri bir çeşit iltimasa dayanan bu gençlerden nahoş bir karşılık görmekten çekinir. Kendisine mukabeleye asla cesaret edemeyeceğini bildiği Raif efendiyi hırpalar. Ona, birkaç saat geciken bir çeviri için kıpkırmızı kesilerek bütün binaya duyuracak şekilde bağıracak tıynette bir karakterdir. Hamdi’nin, hasta zamanlarında bile işini ihmal etmeyen Raif efendiye karşı davranışlarında “Bak, seni şu mızmız, hastalıklı haline rağmen atmıyoruz!” demek isteyen bir hali vardır.

Fakat anlatıcımız, Hamdi’nin bu durumuna hayret ederken, şirkete girdiğinden, yani aylardan beri, Hamdi hakkında birbirine zıt bir sürü yargıya varır; onu bazen mazur görmeye çalışır, çoğu zaman da küçümser: “Asıl şahsiyetiyle, bugünkü mevkiinin ona verdiği şahsiyeti birbirine karıştırıyor, sonra bunları ayırmak istiyor ve büsbütün çıkmaza giriyor.” Raif efendinin birkaç çizgiyle ortaya koyduğu Hamdi’nin yüzünün, bütün ilkel ve vahşi ifadesine rağmen acınacak bir tarafı vardır. “Zalimlik ve zavallılığın iştiraki hiçbir yerde bu kadar vazıh olarak gösterilmemiştir.” On senelik arkadaşını sanki ilk defa o gün gerçekten tanıyordur. Hamdi karakteri romanın burasından sonra ortadan kaybolur.

Evdeki insanlar

Raif efendi hasta yatarken iki kızıyla tanışırız. Oldukça aklı başında bir insana benzeyen Necla ile henüz ilkokula devam eden Nurten. İkisi de muhtemelen eniştelerinin, teyzelerinin ve dayılarının etkisiyle, babalarına karşı genel havaya uymuşlardır. Ona gösterdikleri sevgide, angarya savarmış gibi bir acelecilik; onun hastalığına karşı olan ilgilerinde, bir yoksula gösterilen yalancı merhamet gibi bir özentilik vardır. Yalnız karısı, senelerden beri bir saniye bile hafiflemeyen işler ve geçim dertleriyle biraz aptallaşmışa benzeyen Mihriye hanım, kocasıyla elinden geldiği kadar meşgul olur. Onun, kendi evlatları tarafından küçük görülmemesi, horlanmaması için gayret eden bir karakter olarak çizilir romanda.

Raif efendinin büyük kızından, Necla’dan beklentileri var gibidir. Yüzünün hareketlerinde, ağzını, ellerini oynatmakta boyalı teyzesini taklit eden ve bütün ruhani kuvvetini de eniştesinin ukalalığından alan bu kızın, kalın dış kabuklara rağmen içinde sahici insandan bir şeyler kaldığını zannettirecek belirtiler mevcuttur. Babasına karşı arsızlığını hakaret derecesine getirmeye çalışan kardeşi Nurten’i azarlayışında bazen sahici bir içerleme, gücenme, kızgınlık duyma sezilir; sofrada veya odada Raif efendiden hor görüyle, hafifsemeyle bahsedildiği zaman hızla kapıyı vurup çıktığından anlarız bunu. Fakat Necla’nın içinde gizlenip kalmış olan insanlığı, ara sıra soluk almak için yaptığı hamlelerden ibarettir ve çevresindekilerin yıllarca sabırlı bir çalışma ile vücuda getirdiği suni şahsiyet, asıl kişiliğinin başkaldırmasına izin vermeyecek kadar güçlüdür.

Ferhunde Hanım

Üç ve dört yaşlarındaki iki çocuğu ile uğraşmaktan ve onları ablasına bırakma fırsatını bulur bulmaz, sırtına bir ipekli elbise geçirip alelacele boyanarak gezmeye (!) gitmekten başka bir şey düşünecek halde olmayan bir kadındır Ferhunde hanım. Sabahattin Ali’nin mi desek, anlatıcımızın mı desek, birkaç cümlede derinlemesine karakter analizine hayran kalırız. Raif efendinin baldızı Ferhunde Hanım da romanda bir görünüp sonra da kaybolan bir karakterdir. Anlatıcımız Ferhunde hanımı “ancak birkaç kere, büfenin üstündeki aynada, boyalı ve ondüleli saçlarını tüllü şapkasının altına yerleştirmeye uğraşırken” görür.

Oldukça genç, henüz otuz yaşlarındadır; buna rağmen gözlerinin ve ağzının kenarını sayısız buruşukluklar kaplamıştır. “Boncuk mavisi gözleri, eşya üzerinde bir saniyeden daha fazla duramıyor ve doğduğu andan beri mahkûm olduğu sebepsiz bir iç sıkıntısını aksettiriyordu. Üstleri başları daima bakımsız, yüzleri ve elleri daima kirli ve benizleri daima soluk olan çocuklarına, anlayamadığı melun bir düşmanın musallat ettiği iki ceza gibi kızıyor, süslenip sokağa çıkacağı sırada kirli elleriyle üstüne dokunmamaları için onları yanından nasıl uzaklaştıracağını bilemiyordu.”

Ferhunde hanımın kocası Nurettin

Ferhunde hanımın kocası Nurettin bey ise İktisat Vekâleti şube müdürlerinden ve Hamdi’nin bir başka versiyonudur. Endüstri meslek okulunu bitirdikten sonra dericilik eğitimi görmek üzere İtalya’ya gönderilmiş, ama orada ancak biraz dil, bir de önemli adam tavırları almayı öğrenmiştir. Bununla beraber, hayatta başarılı olmak için kayda değer meziyetleri vardır. Bir kere kendisini, büyük bir öz güvenle, pek yüksek makamlara lâyık görmesi ve bilip bilmediği her yerde, olur olmaz fikirler yürüterek ve istisnasız herkesi küçümseyerek, çevresindekileri önemli biri olduğuna inandırır. Aldığı maaş kendisinin ve karısının giyimine ancak yeten biridir.

Mihriye hanım

Raif efendinin karısı Mihriye hanımı da, aslında evin bir bakıma ikinci kölesi olarak görürüz.

Kırk yaşına gelmeden ihtiyarlamış, bütün gününü mutfakta yemek pişirmek, boş zamanlarında yığınla çocuk çorabı yamamak ve kız kardeşi Ferhunde’nin birbirinden yaramaz “yumurcaklarına” bakmakla geçirdiği halde, bir türlü ev halkına yaranamayan çok tanıdık biri gibidir.

Kürk Mantolu Madonna’da bütünüyle toplumsal, siyasal, ekonomik nedenlerle şekillenen rastlantılar ve zorunluluklar Raif efendi’nin ve çevresindekilerin yaşamını belirler. Sabahattin Ali, bütün bu nedenlere karşı tavrını ifade eder romanda.

“Okurun Sabahattin Ali’nin diğer romanlarından ziyade Kürk Mantolu Madonna’yı tercih etmesi, insan beyninde depolanan ve taklit yoluyla aktarılan insan tercihlerine, dikkatine, duygularına ve arzularına bağlı bir çeşit kültürel iletim midir?” sorusunu tekrar sorarsak, romanın daha ziyade bir “aşk romanı” olarak değerlendirildiği gerçeğiyle karşılaşabiliriz.

Oysa Kürk Mantolu Madonna’da Sabahattin Ali, bir yaşamı, içinde devindiği toplumsal ilişkiler, siyasal ve ekonomik koşullar ve bunların belirlediği yan karakterlerle anlatır.

Bitirirken yine James Wood’a kulak verelim: “Okur küçük, kısa ömürlü, hatta düz karakterlerden de, en az büyük, çok yönlü, önemli kahramanlar kadar çok şey alabilir.” (s.70) Kurmaca Nasıl işler? Ayrıntı Yayınları 2013

Kürk Mantolu MadonnaKAPAK

  • Kürk Mantolu Madonna
  • Yazar: Sabahattin Ali
  • Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
  • Sayfa Sayısı: 164
  • Baskı Yılı: Kasım 2015; 76. Baskı
Cengiz Kılçer

Cengiz Kılçer

1966 İstanbul doğumlu. 1995 yılından beri şiir ve edebiyat eleştirileri yayımlanıyor.Sanat Cephesi,Sol Portal,Sol Gazetesi Kitap Eki editörleri arasında yer aldı. Çöl Takvimi Kitabı ile 1995 Dünya Kitap Ödülünü aldı.Sırası ile Çöl Takvimi (Dünya Kitapları 1999), Adaklar ve Şarkılar (Artshop 2008) ve Kızıl Kuğular Gecesi (Komşu Yayınları 2012) adlı kitapları yayınlandı.
Cengiz Kılçer

Tempus

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *