Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
ileti
 

Mary Shelley’in Yaratığı

0

Mary Shelley’in romanında üç kahraman yer alır; ilki Dr. Frankenstein, ikincisi onun yeryüzüne getirdiği yaratık ve üçüncüsü doktorun yaratma tutkusu…

Hikayesinin ürkütücülüğü ve Gotik etkilenmeleri nedeniyle -haklı olarak- korku klasikleri arasında sayılan Frankenstein‘in yazarı Mary Wollstonecraft Godwin Shelley, 1797 yılı 30 Ağustos’unda Londra’da doğdu. Babası, William Godwin, radikal siyasi görüşleriyle tanınan bir yazar, annesi Mary Wollstonecraft ise dönemin etkili bir kadın hakları savunucusuydu. Ancak doğumu esnasında ölen annesini tanıma fırsatı olmadı Mary’nin. Babası tarafından büyütüldü. Bütün zamanını babası ve onun entellektüel arkadaşları arasında geçirince, başlıca ilgi alanlarının edebiyat ve felsefe olması da kaçınılmazdı. Üstelik, İngiltere’nin en gözde romantik şairlerinden Percy Shelley’le aralarında bir aşk da başlamış, Percy Shelley’in evli olması nedeniyle, iki sevgili İsviçre’ye kaçmak zorunda kalmışlardı. Henüz 17’sindeydi Mary. P. B. Shelley’in karısının ölümü üzerine Londra’ya döndüler, evlendiler ve İtalya’ya yerleştiler. Ancak pek mutlu geçmedi birliktelikleri; doğan dört çocuklarından sadece birisi yaşadı, 1822’de ise P. B. Shelley geçirdiği bir tekne kazası sonucu öldü. Londra’ya dönen Mary Shelley, 1851 yılında gelen ölümüne dek profesyonel yazarlık yaptı, kocasının eserlerinin derlenmesiyle uğraştı. Yaşarken adı pek duyulmayan bu çağına sığmayan kadın, nerdeyse 200 yıldır hiç eskimeyen bir korku temasına, yani Frankenstein “yaratığına” can verdiğinde sadece 19 yaşındaydı. “Frankenstein or the Modern Prometheus” (1818), “The Last Man”(1826) ve “Falkner”(1937) romanlarının yanı sıra “The Journal of a Six Weeks”(1814) ve “Rambles in Germany and Italy”(1844) adlı notları da önemli eserleri arasındadır.

KitapEki
KitapEki
KitapEki

Romantizm

Romanın doğuşunda, İngiltere’deki sanayi devriminin, Locke ve Hobbes gibi düşünürlerin etkisini görmemek mümkün değildir. Ama İngiliz edebiyatını kısa sürede saran asıl düşünce akımı, Aydınlanma’ya ve aklın mutlak egemenliğine karşı bir tepkiyi barındıran Romantizm olmuş; düş kırıklığı, doğaya dönüş ve bireyin önemi gibi temalarla belirginleşen Romantik akımın en manifest örnekleri ise Gotik yazarların kaleminden çıkmıştır. Mesela, Horace Walpole’un “Otoronto Şatosu”(1765) -aynı zamanda- korku türünün ilk örneği olma şerefini taşır. William Beckford’un “Vathek” (1786) ve Ann Radcliff’in “The Mystery of Udolpho” (1794) adlı romanları da Gotik akımın yayılmasında etkili olmuşlardır. İlk yıllarda kadın yazarların ağırlıkta olduğu söz konusu akımın en parlak ismi ise hiç kuşkusuz Mary Shelley’dir.

Özetle söylemek gerekirse; korku edebiyatını yaratmak İngiliz Gotik yazarlarına kısmet olmuştu ve Mary Shelley, kadın yazarlar arasından sıyrılıvermişti “Dr. Frankenstein” romanıyla. 1816 yılında, Lord Byron’un Cenevre gölü kıyısındaki evinde gelen ilhamla yazılan bu trajik öykü, o günden bu yana sürekli haksızlığa uğramış; kimi zaman yaratık canavar olarak nitelenmiş, kimi zaman ise Dr. Frankenstein canavar sanılmıştı ve “Frankenstein”, kuşaktan kuşağa bir korku klasiği olarak aktarılmıştı. Oysa doğrudan korkuya yapılan bir gönderme yoktur “Frankenstein”ın öyküsünde. Katil, canavar denilen tüyler ürpertici görünümlü yaratık kurbandır aslında, yaratıcısı Dr. Frankenstein da öyle; onlar modern çağa, rasyonel aklın egemenliğine karşı romantik başkaldırının metaforudur…

“Romantizm’de aklın yerini duygu alır. Doğa da insan duyarlığını geliştiren bir etken olarak görülür. Ancak, özellikle son dönem Romantikler’inde, duyguya önem verme, sanatçıyı kendi içine kapanmaya değil, tam tersine, insanlara açılmaya yöneltir. Bu yöneliş, toplum dışına itilmiş insanların, düşmüş kadınların, suçluların yaşamlarının incelenmesine neden olmuştur. Bir yandan halkçıdır romantikler ama kendilerine biçtikleri rolle de seçkinci ve -karşı olsalar da- aydınlatıcıdırlar. Çünkü, onlara göre, hayatın gerçeklerini gösterebilmek için; doğruları bilen, yanlışları gören ve yargılayan, günlük yaşamın gerisindeki gizemi anlayan ve anlatmayı görev bilen yazarlar gereklidir. Sıradan bir insan yazarın gördüğü aşkın gerçekliği göremese de, yazar, bu gerçekliği yakalayıp yazmaktan vazgeçemez.”

Bir bilim-adamının dramı

Mary Shelley’in romanında üç kahraman yer alır; ilki Dr. Frankenstein, ikincisi onun yeryüzüne getirdiği yaratık ve üçüncüsü doktorun yaratma tutkusu… Shelley, doktorun özelinde, doğaya üstünlük sağlamaya çalışan bütün bilim adamlarının ya da insanoğlunun dramını anlatmaya çalışmış ve korkunç olanı, onların pratik faaliyetlerinde görmüştür. Romanı bu nedenle “korkunç olmalıydı” Shelley’in; çünkü “dünyanın Yaratıcısı’nın harikulade düzeneğine öykünen insani bir çabanın etkileri son derece korkunç olurdu. Başarısı sanatçıyı çok korkutacaktı; iğrenç yapıtından dehşete düşüp kaçacaktı”…

Gerçekten de dehşete kapılır kendi yarattığı “şey”i görünce Dr. Frankenstein. Oysa -bir ad bile verilmeyen- yaratık, bu dünyada yalnızdır, yabancıdır; toplum dışına itilmesi nedeniyle acılı ve öfkelidir. Kötülükten değil, kıstırılmışlığından dolayı öldürür. Aslında bu yaratık, Goethe’nin “Faust”unda anlatılan ve yaratmanın, bilimin, ilerlemenin şehvetine kapılarak cennetini yitirmiş modern öznenin öteki parçasından başka birşey değildir. Sona gelindiğinde bir hesaplaşma kaçınılmazdır ve Mary Shelley, bütünün parçalarını doğanın en el değmedik bir mekanında, Kuzey Kutbu’nda bir araya getirir. Tez ve anti-tezin birlikteliğinden ebedi bir yok oluş kalır geriye…

Bu yazıda en genel yanlarına değinebildim, ama içinde barındırdığı simgeler, felsefi tartışmalar, göndermeler ve bir yandan bilimin gücüne duyulan hayranlık, öte yandan bilimsel gelişmelerle yitirileceği düşünülen pastoral hayat gibi temalarıyla üzerinde çok konuşulabilecek bir metin “Frankenstein”. Mary Shelley, içinde yaşadığı çağa karşı çelişik düşüncelerle dolu; bir yandan bilimin sağladıklarına (mesela elektriğe, tıptaki gelişmelere) duyduğu hayranlığı gizlemiyor, öte yandan bu yeniliklerin yıkıcı güçlerinden korkuyor. Bir yanıyla muhafazakar, diğer yanıyla eleştirel. “Yaratık”ın kitap okuyarak insanlaşmasını anlatırken aydınlanmacı, ama aydınlanmanın bilime yaptığı vurgudan da tedirgin…

Frankenstein, biçimsel açıdan da denemelerle dolu. Mesela “Yaratık”ın meydana getirilmesi bölümü ile ilk bilim-kurgu metinleri ya da “kara ütopya”lar arasına katabiliriz onu. Dönemin yaygın anlatım tekniğini kullanarak mektuplarla aktarılıyor hikaye, ne var ki doktor ve yaratığın düşüncelerine de yer veriyor yazar ve geçmişle anlatım zamanı arasında sıçramalar yapıyor. Bu nedenle Mary Shelley’in biraz savruk bir üslubu, gevşek bir olay örgüsü var, ama hikayesinin çarpıcılığı bu anlatım zaafını gideriyor: Ve “Frankenstein”, sadece korku sanatının klasiği olmasıyla değil, bugün bile çözüm bekleyen meseleleri tartışmaya açmasıyla da güncelliğini sürdürüyor…

Frankenstein’in biçimsel tekrarları

Söz buraya gelmişken, orijinal metni okumamış ama Frankenstein’in sinemaya, korku fanzinlerine sıçramış görüntüsünü izlemiş olanlara bir hatırlatma yapmak yerinde olur: Çok fazla tekrarlanmış bir hikayedir okuduğumuz. Ne var ki orijinal olan taklit edilmeye başlandığında, anlatının felsefi yanı da kaybolup gider zaman içinde; ve geriye kötü emelleri uğruna insanları öldürmekten ve onların uzuvlarını bir araya getirerek canavarlar üretmekten kaçınmayan hain bir Dr. Frankenstein kalır. Mesela, Giovanni Scagnamillo çevirisi olarak yayımlanan Jean Gennaro imzalı “Frankenstein’in Laneti”, bu tarz türevlerden bir tanesi. Eskinin korku filmlerine merakı olanlar, Peter Cushing’in doktoru canlandırdığı ve Türkiye’nin özel kanallarında sıklıkla ekrana gelen -romandan uyarlama- filmi izlemişlerdir belki de. Mary Shelley’in bilim aşkı ile yanan doktor Frankenstein’inin hikayesinin bittiği yerden başlayan ve torun Dr. Frankenstein’i konu edinen roman, tahmin edeceğiniz gibi hiç bir felsefi derinlik taşımaz. Amaç, insan eliyle laboratuarda yaratılan “ürkünç yaratık” efsanesini sürdürmetir.

Mary Shelley’in kahramanlarından etkilenerek yazılan ve Lovercraft imzasını taşıyan “Diriltici” hikayesi (bu hikaye hem “Dagon” hem de “Ctulhu’nun Çağrısı” kitaplarında bulunabilir), bana göre Frankenstein efsanesine yapılan en iyi göndermedir. Son olarak, Türkiye’de yayınlanan bir taklitten, yıllar önce Saray yayınları arasından çıkan Dr. Satanos’tan bahsetmemek de olmaz. “Hayalet Avcısı John Sinclair” serisi içerinde yer alan bu basit korku romanında, Dr. Satanos da meslektaşı Frankenstein gibi ölülerden canlı yaratmak peşinde. Gotik edebiyatın uzun gölgeli, gizli dehlizlerle bezeli taştan şatolarında geçmesine rağmen, okuyucuda en ufak bir ürperti yaratamıyor Dr. Satanos ama hiç değilse güldürmeyi başarıyor..!

A. Ömer Türkeş
A. Ömer Türkeş

Latest posts by A. Ömer Türkeş (see all)

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *