Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
ileti
 

Postmodern Bir Feminizmin Öğeleri

1

Susan J. Hekman tarafından yazılan Toplumsal Cinsiyet ve Bilgi, postmodernizm-modernizm karşıtlığına ve feminizme; kültürel düşün dünyasının en güncel ve önemli tartışma konularından birine, farklı ve oldukça kapsamlı bir bakış açısı sunuyor.

Hekman, dil ve söylem vurgusunun postmodernizmin ile feminizm arasında önemli bir bağlantı olduğunu belirtir. Erkekler dil üzerindeki kontrolleri sayesinde sadece kadınların değil, içinde yaşadığımız somut dünyanın görünen bütün yönleri üzerinde hâkimiyet kurmuşlardır. Dil, Yunan uygarlığından itibaren eril söylem üzerinde kurgulanmış, ortaçağda eğitim kadınlara yasak olan Latince ile yapılmıştır. Postmodernlere göre bilgiyi üreten söylemler gerçekliği de üretirler. Feministler bu tanımı gerçeklik algısının eril olduğunu söyleyerek genişletirler.

KitapEki
KitapEki
KitapEki

Susan J. Hekman tarafından yazılan Toplumsal Cinsiyet ve Bilgi, postmodernizm-modernizm karşıtlığına ve feminizme; kültürel düşün dünyasının en güncel ve önemli tartışma konularından birine, farklı ve oldukça kapsamlı bir bakış açısı sunuyor.

Hekman, kitabın giriş bölümünde feminizmin, modernizm/postmodernizm tartışmasında nerede konumlanması gerektiği sorusuyla ilgili üç temel yaklaşım sunuyor. Bu yaklaşımlardan ilkine göre, feminizm modernitenin ‘olumlu’ özelliklerini alıkoyarken, problemli yönlerini sorgular ki bu da neo-modernizm ya da Habermas modernizmine yakın olan bu anlayış olarak değerlendirilebilir. İkinci yaklaşımının temelinde, bazı feministlerin modernizm/postmodernizm konularından uzak durma eğilimleri olduğunu ancak bu tavrın günümüz ikliminin temel tartışmasının dışında kalmak anlamına geleceği için feminizme katkı sağlamayacağını savunuyor Hekman. Üçüncü yaklaşımı ise postmodern feminist bakış olarak belirtiyor ve bu çalışmadaki niyetinin “tartışmanın çözümüne postmodern bir feminist yaklaşım lehine bir argüman geliştirerek katkıda bulunmak” olduğunu ortaya koyuyor.

Hekman’ın görüşlerine geçmeden önce, kitabın kanımca en büyük açmazı olan “kavramsal belirsizlikler” üzerine ufak bir parantez açmak istiyorum. Postmodernizm; ne olduğu, kavramları ve savunucu düşünürleri açısından hâlâ net bir tanımlamaya kavuşamamıştır. Postmodernizmin ilk ortaya çıkış kaynağı, iki büyük dünya savaşının neden olduğu büyük yıkım sonucunda modernizmin idealleri olan ulus devlet, insanın üstünlüğü ve bilimsel ilerlemenin yıkıcı etkilerinin yani modernizmin sorgulanmasıdır. Onu modernizm karşıtlığı olarak kabul eden düşünürler olduğu gibi – Latince sonra anlamına gelen ‘post’ ekine de istinaden- modernizmin devamı olarak görenler de vardır. Net olan ise amacının modernizmin ideallerini yıkmak oluşudur. İşte burada ikinci bir sorun bizi beklemektedir: Hangi modernizm? Modernizmin Fransız ihtilalinin sonucu olan aydınlanma dönemiyle ya da sanayi devrimiyle başladığı kabul edilmektedir. Yani kabaca 300 yıllık bir dönemi kapsayan, mekânsal açıdan da Avrupa’dan doğarak neredeyse tüm dünyaya yayılan bir akımdır. İlk ortaya çıkışında amacı özgürlük-eşitlik-kardeşlik sloganıyla belirlenirken; ikinci dünya savaşı sırasında insan ve ırk kavramlarının üstünlüğü, bilimsel düşüncenin her yol için kullanılabileceği fikri ile ‘kıyıcı’ bir yön alan ve günümüze geldiğimizde tekno-sermaye, kapitalizm, globalizm gerçeği ile belirlenen formları birbirlerinden çok farklıdır. O halde post-modernizm bunların hangisine karşıdır? Aynı şekilde Avrupa’daki modernizm anlayışı ile Ortadoğu, Uzakdoğu ya da Güney Amerika ülkelerinin anlayışlarının aynı olması da mümkün değildir. Tüm bunların üzerine bir de postmodernist olarak tanımlanan düşünürlerin, kendilerinin bu akımın savunucusu olmadıklarını açıklamaları; kimin, neyi, hangi akım adına savunduğu karmaşasını yaratmakta. Postmodernizm konusunda bu belirsizliklerin üzerine bir de feminizmin kavramsal çokluğu âdeta konuya tuz-biber ekmekte, belirsizliğin karesi olarak karşımıza dikilmekte… Nitekim liberal, Marksist, hümanist, radikal gibi pek çok feminizm türü vardır ve bunlar bazen en temel konularda bile farklı fikirleri savunabilmektedirler. Bu nedenle Hekman’ın kitapta yer alan bazı fikirlerinin havada kaldığını ve birçok bakış açısından sadece birini yansıttığını söyleyebilirim. Gene de bu kavram çokluğu içinde bile yeterli ve kapsamlı bir bakış sunabilmesi ise yazarın başarısı olarak tanımlanmayı hak ediyor kanımca.

Susan j. Hekman, amacını ve yaklaşımını açıkladığı giriş bölümünden sonra Rasyonel/İrrasyonel; Özne/Nesne; Doğa/Kültür bölümleriyle temel karşıtlıkları inceliyor. Son bölüm ise postmodernizm ve feminizm ilişkisine yönelik genel değerlendirme olarak okunabilecek beş bölümden oluşuyor anlatı. Bu kitapta yazar Aydınlanma felsefesi ve modernizm kelimelerini aynı anlamda kullanmış. Bir terminoloji farklılığı yaratmamak adına bu yazıda da aynı kullanıma riayet etmeye çalıştığımı belirtmeliyim.

Çağdaş feminizm, hem tarihsel hem de teorik olarak modernist bir harekettir.” diye açıklar Hekman. “Feminist hareketin 18. ve 19. yüzyıllara kadar uzanan köklerinde postmodernist itirazın birincil saldırı hedeflerinden olan liberal hümanizm vardır. Marksist/sosyalist feminizm liberal feminizmi reddeden bağımsız bir hareket olsa da, ayrıca modernist köklere sahiptir.” Ancak bu tarihsel ve kökensel birliği gösterdikten sonra modernist yaklaşımın özünde ataerkil ve erkek egemenliğine dayanan bir anlayışa sahip olduğunu ve bu nedenle feminist görüş ile uyuşmadığını kanıtlamak için görüşlerini açıklamakta yazar. Bunun için de aydınlanmanın temel dayanağı olan dikotomileri yani ikili karşıtlıkları ele alıyor. Bütün feminizmlerin ortak özelliğinin Batı düşüncesinde tanımlandığı hâliyle eril/dişil dikotomisinin sorgulanması olduğunu, bu ikilemin de rasyonel/irrasyonel, özne/nesne ve doğa/kültür karşıtlıkları olarak modernizmin savunduğu temel karşıtlıkların özünü oluşturduğunu göstermeye çalışıyor. “Bilgi, Aydınlanma’dan beri ‘erkek’ yani özne temelinde tanımlanmış ve tamamen insan merkezci bir epistemoloji benimsemiştir.” diyerek, eril akıl olarak bilinçaltımıza yerleşen bu kavramı yani bilginin tekliğini ve mutlaklığını sorgulatıyor.

Postmodernizm ile feminizmin aynı amaca yönelmesinde ise, postmodernizmin temelinde yer alan iki faktörün sorun yarattığı söylenebilir. Bunlardan ilki postmodernizmin her türlü meta anlatıları reddetmesidir. Feminizm de bir ideoloji yani bir meta anlatı olduğuna göre bu iki akımın bir araya gelişi daha ilk adımdan sorun yaratır mı? Hekman bu konuda postmodernizmin asıl reddettiği meta anlatıların özünde Aydınlanmacı düşüncedeki düalizm olduğunu belirtmektedir. Feministlere göre Aydınlanmacı düşüncenin kaynağındaki düalizmler erkek ve kadın arasındaki temel karşıtlıkların ürünüdür. Aydınlanmacı düşüncenin dayandığı rasyonel/irrasyonel, özne/nesne ve doğa/kültür düalizmlerinin her birinde erkek bunların ilk kısmıyla, kadın ikinci kısmıyla özdeşleştirilir ve erkek öğe kadın üzerinde ayrıcalıklı kılınır. Bu açıdan bakıldığında feminizm ile postmodernizm arasındaki ilişki oldukça açıktır: feminist eleştiri postmodern rasyonalizm eleştirisinin kapsamını, cinsiyetçi karakteri sergileyerek genişletir. Ancak iki hareket arasındaki bağlantı kesinlikle bu kadar basit değildir. Çoğu feminist bu düalizmi reddetmek yerine korumayı ve kadını erkek karşısında ayrıcalıklı kılarak ilişkiyi tersine çevirmeyi amaçlar. “Kesinlikle hümanist/yorumcu eleştirinin veya pozitivizmin önemli bir hatası Aydınlanmacı düalizmleri ortadan kaldırmaktan ziyade yeniden tanımlamaya çalışmalarıdır.” diye yorumlamaktadır Hekman.

Postmodernizm ile feminizm arasındaki ittifak oluşturma girişiminde karşılaşılan ikinci problemin kaynağında ise mutlakçılığın reddinin feminist harekete uygulanma zorluğu vardır. Feminizmin ‘postmodernizm mutlak değerleri reddettiği için sürdürülebilir bir politik program ortaya koyamaz’ suçlamasının ciddiye alınması gerekir. Feminizm kaçınılmaz olarak teorik olduğu kadar pratik bir hareket olduğu için, bu durum postmodern feminizm olasılığını sıkıntılı bir duruma iter. Çoğu feminist, bilhassa radikal feministlerin özsel olarak kadından söz etmeleri de özcülüğe karşı olan postmodernizm ile çelişmektedir. Bu problemlerin ikisi de şu gerçeğe işaret eder: eril-tanımlı mutlakçılığın reddedilmesi feminizmin açık amacı olarak görünse de, bu tutum feminist programla teorik ve politik olarak kolayca uzlaştırılamayan sonuçlara yol açar.

Burada ikinci bir parantez açarak bu kitapta Hekman’ın ‘postmodernist feminist’ bir yaklaşımın inşasına çalışırken dil ve söylem üzerinden ilerlediğini belirtmeliyim. Oysa hem postmodernizmin hem de feminizmin birçok farklı alanda açılımları ve izdüşümleri bulunmaktadır. Dil ve söylem açısından kapsamlı ve ufuk açıcı analizlere rağmen diğer alanlardaki olası uyum ya da uyumsuzluklara dair açılımlar yapılmamış yazar tarafından. Sonuç olarak sosyal, toplumsal, ekonomik, politik alanlarda beraberliğin test edilmesi ise bu çalışmanın dışında kalmış. Dil ve söylemin eril tahakkümün ilk aşaması olduğunu vurgulayan yazarın bu seçimi bilinçli yaptığını ancak gene de bu açının okur için soru işaretleri doğurduğunu ve yeni okumalar gerektirdiğini söyleyebilirim.

Richard Rorty’ye göre felsefenin görevi mutlakları keşfetmek değil, insanlığın diyaloğunu sürdürebilmektir. Postmodern düşüncenin temeli tek ve mutlak bir hakikat tanımının eleştirisidir denilebilir. Meta anlatıları yani temelci düşünceyi meşrulaştırma girişimlerini reddeder ve tekçi hakikat yerine çoğul bir doğruluk tanımının geçirilmesini önerir. Mutlak gerçeğin reddini, eril aklın yerine çoğul bakışın geçirilmesi olarak ele almaktadır Hekman. Bu konuda en etkili düşüncelere sahip kişiler olarak değerlendirdiği Gadamer, Foucault ve Derrida referansları ile konuyu ele alır. Gadamer’in “Hakikat ve Yöntem” adlı kitabı hem postmodernizm hem de feminizm açısından önemli bir çalışmadır; ana tezi her anlamanın dilsel olduğu ve her beşeri iletişimin temelini hermeneutik anlamanın oluşturduğudur. Gadamer, hermeneutik daireyi anlama, yorumlama ve uygulama üçlüsü olarak betimler. Aydınlanmacı düşüncedeki dikotomilere saldıran Gadamer, kadını ikincil konuma indirgeyen epistemolojiyi de eleştirir. Foucault ise Gadamer’in aksine yaklaşımını yansıtan bir çalışma yayımlamadığı için düşüncelerini özetlemek daha zordur. Ancak yaklaşımında iki temel ögeden bahsedebiliriz. İlki, söylemin nesneler kadar özneler de yarattığını söylemesidir ki bu da özne/nesne karşıtlığında hâkim güç olan öznenin tekliğine darbe indirerek özne olan eril gücü sorgulatır. Foucault’nun ikinci keşfi ise bilgi ile gücün söylem içinde ayrılmayacak derecede iç içe geçmiş olduğudur. Bu bilgi/güç dengesi ise feminizm açısından önem taşımaktadır. Derrida’nın çalışmalarının temelini ise ikili karşıtlıkların tümden reddi oluşturur. O, Nietzsche gibi düalist düşüncenin hiyerarşisini reddeden çoğulcu bir üslup benimser. Derrida tüm karşıtlıkları tartışmasına rağmen ana teması yazma ve konuşma karşıtlığı üzerinedir; ikisinin karşıt değil özdeş olduğunu ileri sürer. Bizzat Derrida’nın öne sürdüğü gibi söz-merkezcilik fallik merkezciliktir ve Derrida’nın bu saldırısı feminist bir harekettir. Ancak, gereken şeyin kadın kategorisinin pozitif olarak yeniden yapılandırılması olduğunu öne süren çoğu feminist, yıkıcı bir taktik olarak gördüğü yapı-bozumuna karşı çıkar. İkinci bir eleştiri de Derrida’nın bakışının nihilist olduğu siyasal açıdan problem yarattığı üzerinedir.

Hekman, dil ve söylem vurgusunun postmodernizmin ile feminizm arasında önemli bir bağlantı olduğunu belirtir. Konuştuğumuz dil, kadınların biyolojik cinsiyetlerinin bir sonucu olarak sahip oldukları niteliklerin ‘kadınsı’ olmak için sahip olmaları gerektiği söylenen niteliklerden ayırt edilemeyeceği yani cinsiyet ile toplumsal cinsiyetin iç içe geçtiği bir durum yaratır. Erkekler dil üzerindeki kontrolleri sayesinde sadece kadınların değil, içinde yaşadığımız somut dünyanın görünen bütün yönleri üzerinde hâkimiyet kurmuşlardır. Dil, Yunan uygarlığından itibaren eril söylem üzerinde kurgulanmış, ortaçağda eğitim kadınlara yasak olan Latince ile yapılmıştır. Latince bilhassa eril ve bilhassa yazılıdır. Postmodernlere göre bilgiyi üreten söylemler gerçekliği de üretirler. Feministler bu tanımı gerçeklik algısının eril olduğunu söyleyerek genişletirler. Platon’dan beri akıl erildir ve cinsiyetçidir. Luce Irigaray, Platon’un mağara benzetmesinin eril akıl ve bilgi anlayışı açısından önemini göstermiştir. Aynı zamanda modernizmin beşeri bilimsel bilgiyi tek bilgi saymasının sosyal bilimler için en büyük açmaz olduğunu, bunu aşmanın yolunun da modernist bilgi anlayışının tümden reddedilmesi ile olabileceğini belirtir Hekman. Aydınlanmacı bilim, sosyal bilimleri de öteki olarak yani irrasyonel alanda tutar.

Çağdaş Fransız feministlerin, özellikle Irigaray, Cixous ve Kristeva’nın çalışmaları postmodern feminist bir yaklaşımın formüle edilmesinde önemli bir yere sahiptir. Cixous’a göre dişil metinler eril metinlerden farklıdır, anlamın içine dalmaz, duygu eşiğinde kalırlar; dokunulabilirdir. Dişi yazım işaret değil üsluptur, hem erkek hem de kadın tarafından yazılabilir. Cixous dildeki devrimi toplumsal devrim olarak görür, eril düşüncedeki düalizmler yıkılır; bir çoğulluk ve akışkanlık önerilir.

Modern epistemeyi Kartezyen özne ve nesne ikilemi şekillendirir; Descartes’tan beri kesinlik arayışı “bilen özne” anlayışı içinde temellendirilmiştir. Postmodernizm ise bilgiyi tek ve mutlak değil çoğul ve heterojen olarak tanımlar. Hümanizmi savunanlar ise öznenin reddinin direniş ve devrim imkânını engellediğini iddia ederler; onlara göre hakikatlerin çoğulluğunu savunmak epistemolojik kaosa yol açar. Postmodernizmin önerdiği hümanizm karşıtlığı feminizm açısından problem oluşturmaktadır. Postmodern düşüncede özneye saldırının temel kaynağı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’da yazan bir grup teorisyenin çalışmalarıdır. ‘İnsanın ölümü’ olarak adlandırılan bu hareket hümanist geleneğe karşı çıkıştır. Bu hareketin temel belgelerinden biri Derrida’nın ‘İnsanın Sonları’ adlı yazısıdır. Derrida söz-merkezciliğe saldırısının cinsiyetçi temelli fallik merkezciliğe saldırı olduğunu belirtir. Foucault’un eserlerinin ana teması da hiçbir özsel özne veya nesne olmadığı, aksine sadece bireylerin tarihsel güç ilişkileri ağına yakalandığıdır. Batılı düşünce tarihinde erkekler özne, kadınlar ise nesne olarak tanımlanmıştır. Bu görüş Yunan kültüründe ortaya çıkmış, hümanizmde cisimleşmiştir. Bu düalizmin kadınların statüsü açısından içerimleri ilk kez Simone de Beauvoir tarafından ‘İkinci Cinsiyet’ adlı metinde ifade edilmiştir. Simone de Beauvoir analizine, “Kadın her zaman erkeğin mutlakının ötekisidir” sözüyle başlar.

Doğa/Kültür dikotomisi açısından da kadınların doğayla özdeşleştirilmesi irrasyonel olarak tanımlanmalarıyla ve rasyonalite alanından dışlanmalarıyla yakından bağlantılıdır. Burası erkeklerin yaratıcı, kadınlarınsa pasif alıcı olarak tanımlandıkları kültür alanının dışında kalandır. Kadın doğa ile özdeşleştirilerek doğurganlığı öne çıkarılır ve sadece “anne” olarak tanımlanır. Bu ise kadını birey olarak sosyal ve kültürel alandan dışlamanın bir yoludur.

Hekman son bölümde genel bir değerlendirme yaparken postmodernizme karşı çoğu feminist eleştirinin rölativizme ve nihilizme odaklandığını belirtir. İkinci engeli ise postmodernizmin politik bir yaklaşım sunmaması olarak değerlendirir. Bu kitabın amacının postmodernizm ile feminizm arasında bir evlilik olmadığını, bu iki hareketin bağımsız olduğunu söyleyerek aydınlanmacı eril hâkimiyete benzer itirazları olduğu için ortak hareketlerinin güçlerini artırarak açmazları yok edeceğine inancını belirtmektedir. Hekman bu yoğun, kapsamlı ve bütünlüklü analizinde -böyle tartışmalı bir konuda- yeni bakış açıları kazandırmayı amaçlamaktadır. Kavramsal olarak anlaşılması zor ve bilgilerin dağınık olduğu konulardaki bu çalışması her ne kadar tartışmalı konularda açık kapılar bıraksa da, ufuk açıcı ve bilgilendirici nitelik taşıyor.

  • Toplumsal Cinsiyet ve Bilgi
  • Yazar: Susan J. Hekman
  • Çeviri: Ümit Tatlıcan, Bekir Balkız
  • Türü: Kuram
  • Sayfa Sayısı: 344 Sayfa
  • Baskı Yılı: Mayıs 2016
  • Yayınevi: Say Yayınları
Pınar K. Üretmen

Pınar K. Üretmen

Öykü ve kısa öykünün yanı sıra daha çok deneme, eleştirel deneme, kitap yorumu yazıyor. Bugüne kadar Roman Kahramanları, Sarnıç, Mühür, Deliler Teknesi, İzmir İzmir, Aykırı Kuş gibi edebiyat dergilerinde ve edebiyathaber.net sitesinde çeşitli yazıları yayımlandı. Çeşitli panel ve söyleşilerde görev aldı. Aykırı Kuş isimli ortak öykü kitaplarında da öyküleri yayımlandı.
İzmir'de yaşıyor ve aynı zamanda Tıp doktoru.
Pınar K. Üretmen

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

1 Yorum

  1. bülent serçe on

    bütün gün; marksizm ,diyalektik, modernizm ve post modernizm üzerine hızlı okumalar yapmama neden oldu. tartışmalı ve ilinekleri fazla bir konu. teşekkürler.
    ”neo- modernizm çizgisinde feminizm ” diyorum…

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *