Rosenberglerin Mirası

0

Sokrates’in, Deniz’in, Rosenberglerin “masum”luğunu anlatıp durmak, aslında iktidardan adalet dilenmek değil midir? Bu bezirgan saltanatı için tehlikeliydi onlar.

İdam edilmek üzere getirilen kadının kelepçeleri açılıyor. Az önce kocasının öldürüldüğü elektrikli sandalyeyi görüyor. Ne idrar ne yanık kokusu var odada. Çabucak yapılan rutin bir temizliğin amonyak kokusu odayı ağırlaştırıyor.

Mavi Gitar

Kendisini sandalyeye yönlendiren görevlilere karşı küçümseyici bir tavır alıyor. Din görevlisinin de odada bulunmasını istemediğini belirtiyor. Ondan bir şey beklemiyor. Sakin biçimde ilerleyip yerine oturuyor.

Sandalyenin arkasındaki bölmeye geçen cellada aldırmıyor. Oradaki şalterden geçip gelecek elektrikten korkmuyor. Kaybetmek de var bu hayatta. Ölmek de var. Bir de, elbette, ölümsüz hayaller var. Eşitlik, özgürlük, dayanışma, iyi insanlar. Koşulların elverdiği son sınıra kadar güzel yaşamak gerek. Ölümden korkmayacak kadar sevmek hayatı. Canını sevmek. Dünyayı, insanları, sosyalizmi!

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

TUTSAK MEKTUPLAR

Daniel’ın anne babası hapiste. Sadece onlarla görüşememesi değil mesele, eskiden hep yakınında hissettiği komşular, akrabalar da birden uzaklaşmış durumdalar. Televizyonlar gazeteler Daniel’ın annesinden ve babasından kötü insanlarmış gibi söz ediyor. Çünkü onları kimse sevmesin istiyorlar. Üstelik bir de Susan var. Daniel’ın kız kardeşi. Onunla da ilgilenmesi, göz kulak olması gerekiyor.

Herkesin Daniel’a ne yapacağını söylemesi hiç hoş değil. Çocukların kararsız kalınca veya bilemediği bir konuyla karşılaşınca yakınlarından fikir alması güzel aslında. Ama öyle yapmıyorlar, hep istemediği zamanlarda, istemediği yönde onun hayatına karışıyorlar. Kimse ona ne istediğini sormuyor. Birkaç gün sonra neye karar verilecek; Daniel ve kardeşi bir yurtta mı kalmaya başlayacaklar, bir akrabalarında mı, yoksa bir ailenin yanına mı yerleştirilecekler? Anne babasından gelen mektuplarda da Daniel’ın hiç hoşlanmadığı öneriler var. Ya o mektupları anne babasının yazısını taklit ederek FBI yazıyorsa! Belki de amaç çocukları anne babalarından nefret ettirmek, onlar hakkında yalan ifade verdirmektir. Zaten anne babasının aleyhine ifade vermeleri için insanlara sürekli baskı yapıyorlar.

SAF VE DERİN BİR ANLATI

“Daniel’ın Kitabı” romanında, 1950’lerin ilk yarısında, Amerika’daki “cadı avı” günlerinde yaşananlar konu ediliyor. Doctorow, romanı bir çocuğun bakış açısıyla yazmış. Soğuk Savaş döneminin en ünlü siyasi cinayetlerinden biriyle ilgili bir hikaye bu. 19 Haziran 1953’te idam edilen Julius ve Ethel Rosenberg çiftinin, onların çocukları ve yakınlarının yaşadıkları gerçek olaylarla açıkça bağlantılar var anlatıda. Fakat Doctorow, gerçek isimler yerine Paul ve Rochelle Isaacson adlarını kullanıyor. Böylece, tarihsel belge ve ayrıntıdaki olayların doğruluğu konusundaki tartışmalara girmeye niyetli olmadığını bir anlamda vurgulamış oluyor. Sonuçta bir roman bu. Gerçek olayları anlatıyor, ama tarih bilimi açısından değil, insan hikayesi açısından ele alıyor yaşananları. En çok da, tarihsel olaylarda konu edilmeyen çocukların iç dünyasında olup bitenleri işliyor.

Örneğin, anne babasını ziyaret şansı bulunca, cezaevini neden nehri görecek bir yere yaptıklarını anlayamıyor Daniel. “İnsan nehri görünce buradan kaçmak isterdi.” Roman, can yakan bir naiflikle ilerliyor.

Üstelik, Doctorow, bu “çocuk gözüyle anlatmak” işine, 15 yıllık bir perspektif de eklemeyi başarıyor. 1953’te yaşanan günleri, 1967 yılındaki genç adam Daniel’ın geçmiş günlere bakışı biçimde canlandırıyor. Kronolojiyi bozarak kurduğu anlatımla, çocuk saflığına etkili bir de derinlik katıyor.

O cezaevi ziyaretini o günkü Daniel’ın gözünden anlatırken, Daniel’ın eline sonraki yıllarda geçmiş olan anne babasının birbirlerine yazdığı mektuplardaki bilgileri de kullanıyor. “Tam bir hafta boyunca bizim gidişimizle ilgili mektuplar yazmışlar ve bizi nasıl karşılayacaklarını, nasıl davranacaklarını kararlaştırmışlar. Serinkanlı, kendilerine hâkim, neşeli, olanları önemsemiyormuş gibi davranmaya karar vermişler.”

SAĞ KALMAK İÇİN DEĞER Mİ?

Daniel’ın çocuk saflığıyla algıladığı böylesine acılı günler, aynı zamanda Amerika’nın en yoz, en çirkin bir dönemi. Dünyada olup bitenlere karşı, hatta yakın çevrelerinde yaşananlara karşı duyarsızlaşan insan oranının arttığı, sistemle işbirliğine gönüllü olunduğu, itirafçılığın, hatta ihbarcılığın yayıldığı bir dönem. Kuşaklar boyunca izi kaybolmayacak utanç günleri.

Kendisi de tutuklu bulunduğu sırada verdiği ifadelerle Paul ve Rochelle Isaacson çifti için idam kararının çıkmasında etkili olan Mr. Mindish’in durumu ne kadar hazindir! Mindishler, o uğursuz cadı avı günlerinden önce Isaacsonlarla iyi görüşen bir aileydi. Daniel’dan biraz büyük olan kızları Linda, bir aile yakını gibiydi.

Yaklaşık 15 yıl görüşmedikleri Linda’yı ziyaret ediyor Daniel. Yıl 1967. Artık yetişkin bir kadın olan Linda, çocukluk arkadaşını nişanlısıyla tanıştırıyor. Memnun olmuyor elbette bu ziyaretten. “Olanlardan ne sen sorumlusun ne de ben.” diye içini döküyor. “Ama olanların acısını biz çektik. Babam hapse girdiği zaman, annemle ben çok sıkıntıya düştük. Çok çile çektik.” Çok zor bir durumdur Linda’nınki. Babasına suçlayıcı biçimde yaklaşmasa da, onun yaşıyor oluşuna, verdiği ifade ve yaptığı itirafçılıkla kendini kurtarmış olmasına da sevinemez. İsim değiştirerek taşındıkları o uzak şehirde, ölümden beter bir duyguyla geçer günleri. “Öyle zamanlar oldu ki, babamın idam edilmesini, Isaacsonlarla Mindishlerin yer değiştirmesini çok istedim.”

İhanet, insanlığa ihanet, ne büyük bir acı verir. Onurlu tavırların ortaya çıkamadığı boğucu günler, sadece ezilip yok edilen insanlar için değil, çok daha geniş bir çevre için nasıl da tahrip edicidir. Çürüyen bir çevrede soluk almak ne ağır bir yüktür. Daniel’ın kardeşi Susan’ın intihar etmek istemesine neden olacak kadar ağır. Linda’nın, artık bunamış babasına, zayıf canlılara yönelik bir acımayla yaklaşmasını gerektirecek kadar acı! Öldürülmenin, teslim alınmanın veya itaat ettirilmenin aşağılayıcı mirası ne büyük bir kederdir.

ADALET, İKTİDARIN ADALETİ

Sokrates’in idamını bilirsiniz. Tarihin en ünlü ve eski siyasal cinayetlerinden biri. Gençleri yoldan çıkarma “suçu”ndan yargılanıp ölüme mahkûm edildi. Atina tanrılarını inkâr ederek ve yeni tanrılardan söz ederek düşüncelerini açıkladığını ileri sürenler için, Sokrates’in varlığı zararlıydı.

Tarihteki bütün siyasal cinayetlerin özü böyle. Saltanatını yalan ve şiddet sayesinde sürdürenler, iktidarlarına tehdit oluşturanları yok etmek için harekete geçerler. Aslında Sokratesler, daha olayların en başında böyle bir olasılığın farkındadır. Ama asla vazgeçmezler. Çünkü onlar için asıl yok oluş, felsefe yapmaktan vazgeçmektir. Yaşamak, direnmektir. Mücadele etmektir. Derin duygularla, özgür düşüncelerle ve dayanışmayla geçen boyun eğmeyen bir ömrün sonunda, gerekirse, idamları için hazırlanan zehri alıp kendi elleriyle içerler. Hep yaşarlar. Yaşamı sürdürürler, yaratırlar.

Böyle insanların hikayesini anlatırken, zulümden de söz etmek gerekir elbette. İşbirlikçilik, ispiyonculuk, korkaklık, hepsi, onların karşısına çıkan gerçekliklerdir. Fakat hiçbir zaman bir “mağduriyet hikayesi” olamaz, onların hayatı. En yakınlarına, çevrelerine, tarihe bıraktıkları miras, teslim alınmanın aşağılayıcılığı olamaz.

Sokrateslerin, Denizlerin, Rosenberglerin katledilmesini, sadece “haksızlık” diye yorumlamak, onların “masum”luğunu anlatıp durmak, aslında iktidardan adalet dilenmek değil midir? Hiç de “masum” değildi onlar. Bu bezirgan saltanatına düşmandılar. Tehlikeliydiler. İktidarın kendi ölçütlerine göre “yanlış” karar verdiğini iddia etmeyi ve “Şimdi yargılansalar en fazla üç beş yıl hapis verilirdi” gibi yorumlar yapmayı düzenin bekçilerine bırakmak gerek.

Evet, Sokrates, “Ne kötü, haksız yere öldürülüyorsunuz” diyen dostuna o tarihi sözle karşılık vermiştir: “Haklı yere öldürülsem daha mı iyi olurdu?” Bu söz, “mağduriyet” duygusunu aşmanın sembolüdür. Haksızlığa uğradığı için yakınmak, mağdur edildiği için hayıflanmak yok bu sözde.

Ne var ki, Doctorow, hikayesini anlattığı kahramanların acılarını, bazen yoğun bir çaresizlik duygusu yaratarak aktarıyor. Aslında ele aldığı her şeyi dokunaklı bir atmosfer içinde duyguları adeta somutlaştırarak, gerçekliği yeniden yaratarak anlatmayı başarıyor. Ama sözünü ettiği kişilerin mücadelesi, dirençli kişilikleri çokça geri planda kalıyor. Oysa Rosenberglerden, Isaacsonlardan, öyle insanlardan bize kalan miras “aşağılanmak” olamaz. Onların yakını olmak bizi asla utandırmaz. Pişmanlık hissettirmez.

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken bu dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.

Olsa olsa, onları destekleyememekten kaynaklanır utancımız. Bu da, kendi memleketimizde, kendi yıllarımızda tutsak edilen yoldaşlarımıza sahip çıkamamanın, sokaklarda öldürülen canları koruyamamanın utancından farklı bir duygu olamaz.

Onlar, insanı yozlaştıran koşulların kaynağı bir düzenin değerleri açısından suçlu oldukları için öldürüldüler. Belki iddia edilen o casusluk suçunu işlemediler, ama kastedilen amaç için yaşadılar. O uğurda öldüler. Kapitalist iktidarı yıkmak uğruna. Hangi kanun maddesine göre yargılanmış olursa olsunlar, gerçekte yoksulluğun ve ayrımcılığın olmayacağı, yeni, sosyalist bir dünya istemekten suçlu bulundular.

Amerika’nın çarkları hâlâ aynı amaçla dönmeye devam ediyor. Hani, Daniel küçükken şüpheleniyordu ya, belki de amaç çocukları anne babalarından nefret ettirmek, onlar hakkında yalan ifade verdirmektir, diye. Bizler sevmeyelim diye, insanlık Rosenbergleri sevmesin diye dönüyor kapitalizmin çarkları.

Öyleyse hep birlikte dinleyelim:

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Duygularımızın naifliğiyle direnelim.

(Metinde kullanılan dizeler, Rosenberglerin idamı üzerine Melih Cevdet Anday’ın yazdığı ve Livaneli tarafından bestelenmiş olan Anı adlı şiirden alınmıştır.)

  • Daniel’ın Kitabı
  • Yazar: E. L. Doctorow
  • Çeviri: Seçkin Selvi
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: Eylül 2014
  • Sayfa Sayısı: 379 Sayfa
  • Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

 

Zafer Köse

Zafer Köse

Kitapları: Kuş Sesleriyle Direnenler, roman, Siyah Beyaz Kitap, Aralık 2014 --/-- Yıllarca, roman, Siyah Beyaz Kitap, Ocak 2012 --/-- Fabrika Yolu, öykü, Siyah Beyaz Kitap, Ekim 2010 --/-- Sarsılmak, roman, Siyah Beyaz Kitap, Kasım 2009 --/-- Son Ozan Livaneli, deneme, Mevsimsiz Yayınları, Ekim 2007 --/-- Evin Yolu, öykü, Mevsimsiz Yayınları, Mayıs 2007 --/-- Söz İstiyorum, roman, Mevsimsiz Yayınları, Mayıs 2006-//--/--//-Yayıma Hazırlık Çalışmalarına Katıldığı Kitaplardan Bazıları: İpin Ucundaki Çığlık, Rıfat Gürsoy, Siyah Beyaz Kitap --/-- Sanat Uzun Hayat Kısa, Zülfü Livaneli, Remzi Kitabevi --/-- Köprüler Gelip Geçmeye, Ahmet İsvan, İş Bankası Yayınları --/-- Medya Sermaye Siyaset Üçgeni, Anıl Ural, Siyah Beyaz Kitap --/-- Serenad, Zülfü Livaneli, Doğan Kitap --/-- Barnabas’ın İncileri, Hasan Yılmaz, Siyah Beyaz Kitap --/-- Edebiyat Mutluluktur, Zülfü Livaneli, Doğan Kitap --/-- Yağma Yılları, Aykut Erdoğdu, Siyah Beyaz Kitap
Zafer Köse

Latest posts by Zafer Köse (see all)

Paylaş
Share On Facebook
Share On Twitter
Share On Google Plus
Share On Linkedin
Share On Pinterest
Share On Youtube
Contact us
Sapiens

Cevap Yazın