Responsive banner image
DeliDolu
 

Son Ozan’ın İlk Elli Yılı

0

Livaneli ve sanat; siyasal devrim mücadelesini desteklemenin ötesinde, hayatın her alanındaki bir tutum, bir yaşam biçimi, bir insan niteliği olarak devrimcilik!

Zülfü Livaneli’nin 50. sanat yılı etkinliğindeki konuşma metni | 14/12/2016 | Sarıyer

KirmiziKedi__3

Nazım, insan elinin mağara duvarına ilk kez bizon çizdiği günden beri akan bir ulu ırmaktan söz eder. O ırmak sayesinde, kısacık ömürlerimiz, büyük birer meseleye dönüşür. Varoluşumuz, akıp giden hayatla ilişkili biçimde anlamlanır. Ulu ırmağın içine girdikçe, bir ömre sığmayacak deneyimlerle, süzülmüş değerlerle, kadim duygularla yıkanıyoruz.

Yüz binlerce yıllık kültürle iletişim kurmak için her dönemde, her kuşakta yaşayan insanların bolca kaynağı olmuştur. Ne de olsa ömrümüz türkülerle, ninnilerle, efsanelerle iç içe geçiyor.

Livaneli olgusu, 20. yy. ikinci yarısından beri Türkiye’de yaşayanlar için, ulu ırmakla iletişimin başlıca olanaklarından biridir. Onun sanatı, hayata dair düşünmenin bir yoludur. Akıp giden hayatın hikayelerini anlatan bir ozandır Livaneli. Daha güzel bir dünya mücadelesine katılan, çok boyutlu bir sanatçı.

Böyle bir sanatçıyı tanımlamaya çalışmak, dünyanın ve memleketin gidişatı üzerine düşünmek anlamına geliyor. Ama kayıtsız bir şekilde tespitler yapmak değil, hayata müdahale etme bilinciyle düşünmek. Aynı şekilde, Livaneli’yi incelemek, sanat-hayat bağlantısıyla ilgili birçok konuyu anlamanın yolunu açıyor. Birkaç konu başlığı şöyle sıralanabilir:

Büyük sanat ve kitlesellik
Özgünlük
Sanatın hayata müdahalesi
Büyük sanatçıların ortak özellikleri
Mücadele – uzlaşma diyalektiği
Çok boyutlu insan nitelikleri
Kolay anlaşılmanın acısı
Devrimci kişilik özellikleri

20 dakikalık kısa bir konuşma metni kapsamında bu konulara değinebilmek için, kültürel dönemleri kısaca hatırlayalım:

İnsanlar binlerce yıl sözel kültürde yaşadı. Matbaanın ne kadar kısa süredir kullanıldığı belli.

Sözel kültürün temel bir özelliği, bilginin çok yavaş çoğalmasıydı. Teknik ve kültürel gelişmeler yüzlerce yıla yayılırdı. İnsanlar bilmekten çok inanmaya, kavramaktan çok sanmaya, araştırmaktan çok ezberlemeye eğilimliydiler. Buna karşın, binlerce yıllık bilgiler, ahlaki ve estetik değerler hayatın doğal süzgecinden geçerek varlığını sürdürüyordu.

Yazılı kültürde saatlerce kitap okuyabilme ve bir konuya odaklanma yeteneği gelişti. Böylece derin düşünmek, araştırmak, bir konuda yoğunlaşabilmek, kör inançlara şüpheyle yaklaşmak, analiz yapabilmek gibi özellikler yaygınlaştı.

1900’lü yılların ortalarından itibaren ise, çok etkili bir görsel kültür yayılmaya başladı. Konulara kısa zaman ayırarak magazinselleşme eğilimine neden olan görsel kültür, yazılı kültürün kazanımlarını tehdit ediyordu. Özellikle Türkiye gibi, yazılı kültür henüz yaygınlaşmadan görsel kültüre geçen toplumlarda, bunun tahrip edici etkileri ortaya çıktı.

Dünya genelinde, görsel kültürün ve iletişim teknolojilerinin sağladığı olanaklar, en çok iktidarlara yaradı. Çünkü kitle iletişim araçlarını kontrol altında tutarak insanları kolayca yönlendirme, istediklerine inandırma şansı buldular.

Oysa binlerce yıllık sözel kültür döneminde, tüm olumsuzluklara rağmen, kültür sanat ürünleri tamamen halkın denetimindeydi. En yaygın ürünler en nitelikli olanlardı. Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan, Âşık Veysel yapıtları gibi. Çünkü aracılar yoktu. Üretilen sözleri bir yayıncıya onaylatmak gerekmiyordu. Gündelik hayattaki duygulara, hayallere, insanlık durumlarına karşılık gelen yapıtları üretenler kitleselleşiyordu.  Derin düşünceler geliştirenler, başka bölgelerde ve başka zamanlarda da geçerli olacak biçimde hayata dair söz söyleyenler kuşaklar boyunca dilden dile yaşıyordu.

Kaydedilen müzikleri, yazılan kitapları çoğaltıp dağıtmak kolaylaştıkça, halktan önce bir ara kademe ortaya çıkıp, hangi yapıtların insanlara ulaşacağı konusunda belirleyici olmaya başladı.

Basım ve dağıtım alanındaki gelişmelerin ilk aşamasında olumsuz etkiler çok yaygın değildi. Dostoyevski gibi, Stendhal, Balzac gibi yazarlar, çeşitli güçlüklerle karşılaşsalar da, en nitelikli yapıtların genellikle en yaygın olması durumu devam ediyordu. Ne var ki, geçen yüzyılın ortalarından sonra, hayattan kopuk bir uğraş gibi yürütülen sanat çalışmaları yaygınlaştırıldı. Sanat, hayatı anlama ve anlatma biçimi olmaktan çok, günlük sıkıntılardan kaçmanın bir yolu gibi görülmeye başlandı. Patronlar için çalışan insanların, boş zamanlarında gerçeklikten uzak konularla oyalanmaları, sonra da dönüp gündelik hayatlarına devam etmeleri isteniyordu. Aletlerin şarj edilerek tekrar sahiplerine faydalı hale getirilmeleri gibi.

Bu geçiş döneminin son anında ortaya çıktı Livaneli. Anadolu insanı, âşık geleneğinden gelen ve onların yürek vuruşlarını seslendiren bu ozana bir kapı açmıştı.

Ortaya çıkışında halkın tercihi belirleyici olsa da, aracıların ve kitle iletişim araçlarının etkili olduğu bir dönemde varlığını sürdürecekti.

Yine halk seçecekti her şeyi, ama farkında bile olmadan yönlendirilerek. Halkın ve hayatın sanatçıları, nitelikli yapıtlar üretse de artık sistemin engellemesini aşamıyordu. Basit, hatta yozlaşmayı yansıtan yapıtlar, yönlendirilen halk beğenisi sayesinde toplumda karşılık buluyor, tarihte görülmemiş bir hızla yaygınlaşıyordu.

Öte yandan, bu durum ne yazık ki, birçok muhalif çevrede marjinal tavırları, gerçeklikten uzak konularla ilgilenmeyi, hayatın dışında kalmayı sempatik hale getirdi. Yani kitle iletişim iktidarları kadar, bazı muhalif ve entelektüel çevreler de, Livaneli’nin ozan olarak yaygınlaşması önünde bir engel haline gelmişti. Hayata dair konuları işlemek ve devam eden toplumsal mücadelede açıkça taraf olmak pek onaylanmıyordu.

Yeni ozanların yetişmeyeceği bir dönem yaşanmaya başlayan Anadolu tarihinde, halkın yarattığı ve yaşattığı bir “Son Ozan” sembolüydü artık Livaneli.

Buradaki “son” sözcüğü tam olarak “sonuncu” anlamına gelmediği gibi, “ozan” sözcüğü de müzikten ibaret kabul edilemez. Halkın sanatçısı, diye anlamak gerek “ozan” kelimesini.

Livaneli, büyük sanatçı olmaya hiçbir insanın ömrünün yetmeyeceğini kanıtlarcasına, yüzlerce yıllık birikime sahip çıktı. Daha yirmili yaşlarındayken, bin yaşında bir halk sanatçısı tavrındaydı. Fakat hiçbir zaman klasik türde bir saz şairi olmadı. Geçmişten ve gelenekten kopmadan, ama onlarla asla uzlaşmadan yarattı sanatını. Her zaman bir dönüşüm, bir yenilik yolunda ilerledi. Değişen dünyaya ve yeni türde şiirlere karşılık gelen müzikler üretti. Özellikle Alevi müziğine yeni yorumlar getirmesi ve bağlama enstrümanına göre düzenlenmiş orkestra anlayışları geliştirmesiyle karşılık buldu.

Belki bu yönünü, onun sanatçılığından çok, devrimci kişilik özelliğiyle açıklamak daha doğru olur. Siyasal bir devrim mücadelesini desteklemenin ötesinde, hayatın her alanında ortaya çıkan bir tutum, bir yaşam biçimi, bir insan niteliği olarak devrimcilik! Belki de sanatçılıkla devrimciliği iç içe konular olarak görmek, en doğrusu.

Livaneli’nin ortaya çıktığı dönemdeki sosyalist mücadelenin niteliği de bunu doğruluyordu. Deniz Gezmiş, nasıl sosyalist olduğu sorusuna yanıt olarak, “biz edebiyattan geldik” diye yanıt vermişti.

Livaneli’nin hem nitelikli yapıtlarıyla yaygınlaşması hem de memleketteki özgürlük, eşitlik taleplerini, emek ve kültür değerlerini aktif biçimde desteklemesi, ağır bedellere neden oldu. Hapse atıldı. Hatta yaşadığı şehirler, sokaklar bir tür zindan haline geldi. Can güvenliği kayboldu. Suikast tehdidinden dolayı evinden bile çoğu gün yalnız çıkmak zorunda kalıyordu. Sokağın köşesine yürüyor, geri geliyor, pencereden kendisini izleyen kızına ve karısına gülümsüyordu. Tekrar sokağın başına doğru yürüyor, köşeyi döndükten sonra kendisine yetişen Aylin’in elini tutuyordu. Artık buralarda kalamazlardı, sürgün başlıyordu. Almanya, İsveç ve Fransa’da geçen yılları, sahte pasaportla yurt dışına çıkarken tahmin ettiğinden daha uzun sürecekti.

Her günü mücadele ile geçen yıllardan sonra, işte 50. sanat yılına ulaştı. Mücadelesini kazandığı artık kesinleşti. Bunu simgeleyen iki büyük etkinlikten söz edilebilir.

Biri, 1997’deki büyük Ankara konseri. En az 500 bin kişilik bir insan denizinin dalgalandığı hipodromdan yükselen tüyler ürpertici ses, belki de Livaneli’nin yıllar önce yattığı yakın semtteki o hapishaneden duyuluyordu. Yasaklarla, sansürle, hileyle engellenmeye çalışılan bir sanatçının, aydınlık bir Türkiye umudunu yeşerten insanlarla buluşması önlenememişti.

Sahnede, elini kaldırarak o tanıdık hareketi yapıyordu. Bu, susması için orkestraya bir işaretti. Alandaki yüz binler alıyordu sözü o anda. Kendilerine emanet edilen eserlere sahip çıkıyorlardı.

Livaneli sanatının kazandığını simgeleyen diğer etkinlik de, bugünlerde devam eden 50. yıl kutlamaları. Özellikle geçen gün onca sanatçının Livaneli şarkılarını söylediği o büyük konser, en özet biçimiyle, engellenmek ve yok edilmek istenen bir sanatçının popüler kültür tarafından onaylanması, bir daha tartışılmaz biçimde sahiplenilmesi anlamına geliyordu.

“Popüler kültür tarafından onaylanmak” olumsuz bir ifade değil. Bu, uzun bir mücadele sonrasında, taviz vererek değil, kazanarak ulaşılan bir uzlaşma hali. Ve bu etkinlikler, “haklı tarafta olanın” kazanması açısından, tarihsel öneme sahip.

Livaneli bu sefer de “Mücadele ve uzlaşma” konu başlığı üzerinde düşünebilmemize fırsat sağlamış oluyor.

Tam bu aşamada, yeni bir tehlike öne çıkıyor. Pop kültürü kaybettiğinde, genellikle algıları çarpıtma durumu yaratır. Piyasalar ve kültürel hegemonya, karşıtlarını engelleyemediği durumda, onları sahiplenerek, kendine mal ederek, etkisizleştirmeye çalışır. Che’nin, Pink Floyd’un ve birçok devrimci öznenin başına gelen kaçınılmaz durumdur bu.

Bununla bağlantılı ve çok önemli bir konu başlığına da değinip geçelim: Sanatçının kolay anlaşılması ne kötüdür! Ve buraya bir not düşelim: Zaman zaman kendini belli eden Livaneli’yi poplaştırma eğilimine de gülümseyerek bakacağız. Nasılsa bunu başaramazlar. İzin vermeyiz.

Livaneli’nin sanat alanındaki büyük mücadeleyi kazanmış olduğu artık kesinleşmişse de, siyasal alanda yenilen tarafta yer aldığı görülüyor. Fakat bunu en başta biliyor olsaydı da tavırlarında pek bir değişiklik gerçekleşmezdi. Çünkü bütün tercihlerini kazanan değil, haklı tarafta yer almak üzere kullanmaktadır.

Hüzün verici bir gerçektir; kaybedecek olsa da inandığı değerler uğruna mücadele etmesi sayesinde sanatçılığı onay gördü. Nurhak, Şarkışla, Vurulduk Ey Halkım diyerek faşizme karşı savaştığı için, direnenlere Umudu Kesme Yurdundan diye seslenerek güç verdiği için, romanlarında iktidar tutkusunun yozlaştırıcı etkisini anlattığı için, özgürlük türküleri söylediği, binlerce yazısında, onca konuşmasında laikliği, hukukun üstünlüğünü, demokrasiyi savunduğu, emek değerlerinin insanlığı kurtaracağına inandığı için bu memlekette, bu dünyada Livaneli diye bir sanatçı var.

Öte yandan, bunca zulüm ve baskıyla, bunca yalan ve zorbalıkla yürütülen politikalara rağmen, aslında bezirganların tam olarak iktidarlarını sağlayamadıkları gerçeği de apaçık ortada. Çünkü hâlâ halkın rızasına muhtaçlar. Bunu, yalan ve şiddete ihtiyaç duymalarından anlıyoruz. Gerçekleri çarpıtmalarından, medyayı kontrol altında tutmayı bunca önemsemelerinden anlıyoruz. Evet, galip durumdalar, ama kendileri de farkında, aslında kazanamadılar. Bitmiş bir şey yok ortada.

Böyle değişmeyen dertlerle ve bitmeyen bir umutla ilerliyor, Livaneli’nin sanat yolculuğu. Ve doğal olarak, internet döneminde de devam ediyor.

İnternet sayesinde, yayıncı ve dağıtımcı onayına gerek olmadığı çok eski dönemlerdeki gibi herkes sözünü insanlara aracısız biçimde söyleyebiliyor. Fakat günlerin yavaş aktığı ve hayatın çok yavaş değiştiği o dönemlere göre, bir yapıtın ortamda kalabilme şansı çok çok düşük. Yıllarca geçerli olacak bir düşünce de diğerleri gibi birkaç saat ilgi gördükten sonra kaybolabiliyor.

İronik biçimde, kamuya açık söz söyleme kanalları geliştikçe, insanlara sözleri ulaştırmak zorlaşıyor. Çünkü bir enflasyon ortamı oluşuyor. Daha 1990’larda, bir yıl içinde yayımlanan roman sayısı 20’ler düzeyindeydi. 2010’ların ikinci yarısında bu sayı 1000’e yaklaşıyor. Aynı şekilde, çeşitli sitelerde, bloglarda, internet dergilerinde her gün binlerce metin yayımlanıyor. Yazıların altındaki yorum bölümlerinde ve sosyal paylaşım ortamlarında da her gün milyonlarca söz söyleniyor.

İletişim teknolojilerinin böylesine gelişmesi, daha önce hayal bile edilemeyecek faydalar, güzellik de yaratıyor. Ama eksik donanımla ve düşünmekten çok inanarak yaşamaya eğilimli kesimler için, yozlaşma tehlikesi de yarattığı inkar edilemez. İnternetin olumlu ve olumsuz yöndeki güçlü etkisinde, onu kullanan insanların okur niteliği belirleyici oluyor.

Haberleşme hızının korkunç düzeye ulaştığı, yüzeysel anlatımların ve kısa süreli algılamaların yaygınlaştığı bu dönemde, Livaneli, daha çok, romancı olarak halkla iletişimini sürdürüyor. Kendisiyle özdeşleşmiş değerleri ve kadim insanlık hallerini, bu sefer romanlarla anlatıyor.

Hızı ve parçalı anlatımları yücelten modaya kapılmadan ortaya çıkardığı romanlarıyla, ülkenin en çok okunan yazarlarından bir haline geliyor. Çünkü koşullarına teslim olmayan milyonlarca insanın derin duygular, sistemli düşünme, doğru odaklanma gibi beklentilerini karşılıyor. Romanlarında işlediği binlerce yıllık temalar, aynı zamanda internet çağına bir tepki yerine de geçiyor.

Böylece, çağın hakkını vermenin, ona uyum sağlamaktan çok, direnmekle mümkün olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

Livaneli romanlarında öne çıkan üç tema şöyle sayılabilir: İktidar hırsı, gündelik hayattaki faşizmler, farklı kişilik ve kültürlerin karşılaşması.

Romanlarındaki diğer ortak yön ise; duygulu, duyarlı ama asla duygusal olmayan anlatılar olmaları.  Böylece, kitaplarında da her alandaki yapıtlarından tanıdığımız alabildiğine içten ama mesafeli üslubuyla karşılaşıyoruz.

Bu ortak yönlerine karşın, romanların her birinde bambaşka biçimlerin ortaya çıktığı, oldukça farklı anlatımların geliştirildiği dikkat çekiyor. Engereğin Gözündeki Kamaşma’daki o üslup nasıl da içeriğin bir bileşeni gibidir. Oysa Leyla’nın Evi’nde, adeta hikaye dile gelir, kendi kendini anlatır; anlatıcı hissedilmez bile. Serenad’daki bambaşka bölgeleri ve dönemleri bir potada toplayan anlatım, okuru sürükleyip götürür. Buna karşın, Şehrengiz niteliğindeki Konstantiniyye Oteli’nde, bir salon içindeki hayatlar nasıl da birbirinden ayrışmıştır. Son Ada’da açık biçimde, bir konu üzerinde düşünen hikaye anlatılırken, Mutluluk romanında karakterlerin incelenmesi öne çıkar.

Bu durum, Livaneli’nin elli yıllık sanat hayatındaki değişmeyen bir tutumu yansıtıyor. Neredeyse her sanat yapıtıyla kendini tehlikeye attığını görüyoruz. Her seferinde sanatını yeniden yaratıyor. Yurt içinde ve yurt dışında yüz binlerce sanatseverin, önemli edebiyatçı ve eleştirmenlerin onayını almış olduğu önceki yapıtlarına benzer bir tarzda üreterek garanti bir yoldan ilerlemek yerine, her seferinde yeni bir yolda yürümeyi tercih ediyor.

1978’de Nazım Türküsü albümünü yapmadan önce de, kendi kitlesini yaratmış, halkın önemli bir kesimi tarafın kabul edilmiş, o şekilde devam ederek varlığını sürdürebilecek bir ozandı. Ama hazırdan yememe özelliğinin gereği olarak göze aldığı tehlike sonunda, Anadolu müziği, Nazım Türküsü aşamasına ulaşmış oldu.

1983’de çıkardığı Ada adlı albümü ise, daha önce Nazım Türküsü, Atlının Türküsü, Günlerimiz gibi çalışmaları olan bir müzisyenden beklenmeyecek türdeydi. Bunca geniş bir kitlesi varken ve kendisinden, öncekiler gibi şarkılar beklenirken, halkın karşısına oldukça farklı bir tarzla çıkarak yeniden onay istedi. 1993’teki Saat 4 Yoksun albümü ve 95’deki Neylersin albümü için de benzer şeyler söylenebilir.

Müzik alanında kendini kanıtlamışken; saygınlığa ve kitleselliğe ulaşmışken diğer sanat dallarında da çalışmalar yapması, aynı şekilde riske girmek anlamına geliyordu.

Onaylanmış tarzını tekrarlamayarak tehlikeye atılmak, Livaneli’de bir sanatsal tavır olarak ortaya çıkıyor. Bu tavrıyla Livaneli, önceki dönemde ve önceki koşullarda ortaya çıkmış da olsa, hiçbir zaman nostalji çağrışımı yapan bir sanatçıya dönüşmüyor. Bir yandan yeni ürünlerle kendini yeniden yaratma yoluna giderken, bir yandan da eski yapıtlarının capcanlı kalması mümkün oluyor.

Bu nedenle, Livaneli’nin besteciliğini, yönetmenliğini, romancılığını ve diğer yönlerini birbirinden bağımsız ele almak mümkün değil. Fakat herhangi bir yönü üzerinde durarak sanatının temel niteliklerine ulaşılabilir.

Örneğin, romanlarında modanın tersi yöndeki tutumuna rağmen kitlelerden karşılık bulması, “halka güvenmek” olgusuyla açıklanabilir. Bu aslında bütün büyük sanatçıların ortak özelliğidir. Beethoven, Dostoyevski, Charlie Chaplin… Onlar halkın değerlendirmesini referans kabul ederler. Çünkü halkın en iyi müziği seveceğine, en nitelikli şiiri anlayacağına, en derinlikli romanı elden ele dolaştıracağına inanırlar. Tam da bu nedenle, “halk bunu istiyor” popülizmine kapılmazlar. Tersine, en güzelini hak ettiğine inandıkları insanlar için, en derin, en büyük yapıtları yaratmak üzere çalışmalarına yoğunlaşırlar. Piyasayla, diğer sanatçıların tavırlarıyla ilgilenmeden, sadece kendi çalışmalarıyla uğraşırlar. Çığırtkanlık yapmaz onların eserleri. Dikkat çekmek, ilginçlikler ortaya çıkarmak için uğraşmaz. Bir köşede sessizce anlaşılmayı beklerler. Bazen onu bile beklemezler. Güvenirler. Halka, hayata ve yarattıkları güzelliklere güvenirler.

Bu güvende haksız çıkmış ve bize ulaşmamış sanatçılar kuşkusuz vardır. Sonradan değeri anlaşılmış sanatçıların hikayelerini biliyoruz elbette, ama bunun gerçekleşmediği durumlardan haberimiz olamaz ki. Belki de tahmin edemeyeceğimiz kadar çok sayıda büyük sanatçı ve büyük yapıt kaybolup gitmiştir.

Aslında sanatçının halkına ve zamana inanmasında haklı çıkıp çıkmaması değil, böyle inanıyor olmasıdır yapıtlarının niteliğini belirleyen.

Karşı açıdan bakarsak, değerden anlamak için değerli olmak gerektiği gerçeği belirginleşiyor. Güzelliğe değer vermek için güzelliği bilmek gerekiyor.

İçten ve inançlı biçimde yaklaşıp insanlara nitelikli ürünler sunulması, diyalektik gerçekliğe uygun olarak, onları “değerden anlayan” kişiler haline getirebiliyor. Demek ki, büyük sanatçılar, insanların değerden anlayacaklarına olan inançlarıyla sadece nitelikli ürünler değil, aynı zamanda nitelikli insanlar da yaratırlar.

Fakat bu yaklaşım, büyük sanatçıların sadece belli özellikteki insanlara hitap ettiği kanısına neden olmamalı.

Yelpazesi ne kadar geniş olursa olsun, bir sanatçı elbette toplumdaki herkese hitap etmez. Etmemeli de zaten. Ama bir sanatçının, sadece öne çıkardığı değerlere sahip kişilere ulaştığı da pek doğru değil.

Örneğin, Livaneli’nin konserlerine gelen insanların etrafta çöp bırakmadıkları, alana giriş çıkışta çok nazik ve dikkatli davrandıkları hep anlatılır.

Ünlü bir komedyenin gösterisine gidenlerin de en basit esprilere kahkahalarla gülmesi gibi bir gerçektir bu. Çünkü oraya gidenler, daha gitmeden gülmeye hazırlamışlardır kendilerini. İşyerinde, arkadaş ilişkilerinde pek de neşeli olarak tanınmayan kişilerin bile içlerinde mutlaka gülmekten, eğlenmekten hoşlanan bir yön vardır. Ve o gösteriye gitmek, bir süreliğine de olsa içlerindeki uçarı yönü öne çıkarma tercihinin sonucudur.

Livaneli etkinliklerine katılan insanların, halkın uygar, diğerkâm, direnişçi ve donanımlı kesimi olduğunu söylemek elbette doğrudur. Ama daha doğru olanı, insanların Livaneli’yi izlerken içlerindeki bu niteliklerin öne çıkıyor oluşudur. Çünkü Livaneli insanların estetik, entelektüel yönlerine ve vicdanlarına hitap ediyor.

Belki başka yerde yere çöp atıyorlardır. Belki bir işyerinde yönetici olarak bazı işçilerin haklarının kısıtlanmasıyla ilgili kararları uyguluyorlardır. Hatta belki bazen en yakınındaki insana bile kaba davrandıkları oluyordur.

Aynı şekilde, şu anda bu salonda bulunan insanların da her halini, her özelliğini sevmeyebiliriz. Ama buradaki duyguları, içlerinde ısrarla yaşattıkları o değerler ne güzeldir!

Livaneli’nin belki de en büyük yaratısı, insanların çoğunun içinde yaşattığı bu güzellikleri ortaya çıkarması, onları canlandırarak yeniden yaratmasıdır. Düşüncelerimizin doğruluğuna ve güzelliğine duyduğumuz inancı üretiyor Livaneli. Daha güzel bir dünya kurmak için muhtaç olduğumuz kudret bu inançta gizlidir.

 

Zafer Köse

Zafer Köse

Kuş Sesleriyle Direnenler (roman), Yıllarca (roman), Fabrika Yolu (öykü), Sarsılmak (roman), Son Ozan (deneme), Evin Yolu (öykü), Söz İstiyorum (roman)
Zafer Köse

Latest posts by Zafer Köse (see all)

Kolektif Kitap
Paylaş
Share On Facebook
Share On Twitter
Share On Google Plus
Share On Linkedin
Share On Pinterest
Share On Youtube
Contact us

Cevap Yazın