Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Tarihsel Olanı Yakalamak

0

Lukács, Tarihsel Roman’da ideoloji ve edebi biçimler arasındaki ilişkiyi ortaya koymaya ve düzyazı türünün sistematik tarihinin bileşenlerini bulmaya yönelik bir çalışmayı klasik tarihsel romanları tartıştırarak yürütür.

Son yıllarda siyaset ve edebiyat kuramı alanında pek çok çeviri okurlarla buluştu. Son zamanlarda yapılan en önemli çevirilerden biri de Marksist siyaset ve edebiyat kuramcısı György Lukács’ın Tarihsel Roman isimli çalışması oldu. Edebiyat kuramı alanında Lukacs’ın ‘olgun’ dönem eserlerinden sayılan Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı ve Avrupa Gerçekçiliği gibi eserleri dilimize çevrilmiş olsa da ilk dönem eserleriyle –Roman Kuramı, Tarih ve Sınıf Bilinci– ‘olgunluk’ dönemi eserleri arasında geçiş niteliğindeki Tarihsel Roman yayıncılar tarafından garip bir şekilde es geçilmişti. Oysa Lukács, 1930’larda Marksist edebiyat kuramı üzerine yapılan tartışmalar esnasında kaleme aldığı bu kitabı çok önemsiyordu. Tarihsel Roman, aynı yıllarda Ernst Bloch, Berthold Brecht ve Walter Benjamin ile birlikte yürüttükleri ve bugünün pek çok edebiyat kuramcısını etkileyen tartışmalara bir cevap niteliği de taşır. Bazı kuramcılara göre ise Tarihsel Roman, ‘olgun’ ama olumsuz Lukács’ın – genç yazarlara hazır reçeteler sunan, “büyükbabalarımıza yaslanıp, yoz torunlarına onları taklit etmeleri için yalvaran”[1], Komünist Parti’nin edebiyat komiseri ve sansürcüsü olduğu iddia edilen- kendi özgün teorisine ihanet ettiği ilk eser olarak görülür. Bu yaklaşımın ürünü olan Lukács değerlendirmelerinin çoğu, Genç Lukács’ın iyi, olgun Lukács’ın ise tukaka olduğu noktasında sabitlenmiştir.

KitapEki
KitapEki

Lukács’a dair değer düşürücü değerlendirmelerin çoğu, onun sadece içerik çözümlemesi ile yetindiği ve bu içerik çözümlemesinin turnusol kâğıdının komünist düşünce olduğu yönündeki eleştirilerdir. Bu anlayışa göre Lukács, gerçekçi olmayan eserlerin toplumsal gerçekliği çarpıttığını ve biçimci bir öznelliği yeğlediklerini savunarak, modernist eserlerin gerçek değerine yabancı kalmıştır. Oysa bu değerlendirme sahiplerinin gözden kaçırdığı nokta Lukács’ın yönteminin modası geçmiş içerik çözümlemesinin dışına taşarak, biçimlerin tarihsel olarak ortaya çıkış koşullarını toplumsal, siyasal ve ideolojik bakış açılarını bir araya getirerek betimlemeye çalışmasıdır. Karakter çözümlemeleri de, romanda çatışmanın kaynağına dair yaptığı tartışmalar da bu bakış açısıyla yapılmıştır. Lukács’ın en büyük kuramsal katkılarından biri edebiyat eserlerindeki siyasal ve ideolojik içeriği anlamamızı sağlayacak bir dolayımlar teorisi ortaya koymuş olmasıdır.

Lukács’ın gerçekçiliğin savunucusu olmasının sebebi, bunun yaşadığımız dünyayı bütünsel, nesnel olarak kavrayabilecek ve betimleyebilecek bir tarz olduğu yolundaki görüşüdür. Gerçekçi roman, çağın toplumsal koşullarındaki derinliğe nüfuz edebildiği ve insanın çevresi ile olan ilişkilerinin karmaşık dokusunu canlı bir şekilde yansıtabildiği ölçüde büyük edebiyata dönüşmüştür. Gerçekçilik, yaşanılan çağın toplumsal ilişkilerini, bu ilişkilerin yarattığı çelişkileri, bu çelişkilerle birlikte oluşan düşünce yapısını psikolojik öznelciliğe ve biçimci oyunlara başvurmadan yansıtabilmiştir.

Lukács’ın düşüncesine dair genç ve olgun şeklinde bir ayrıma gidilmesi de –aynı genç Marx, olgun Marx tartışmalarında olduğu gibi- sıkıntılıdır. Her ne kadar Lukács, ilk dönem eserlerine dair acımasız eleştiriler yapmış olsa da, Lukács’ın eserlerinde düşünsel bir süreklilik olduğuna dair birçok kanıta sahibiz. Roman Kuramı’nda epik bütünlük söyleminin tetiklediği altın çağa dönüş ütopyası, Tarih ve Sınıf Bilinci’nde yerini, insanların çevrelerindeki dünyayla barıştıkları bir tarih görüşüne bırakır. Dünya, insan emeği ve düşüncesi sonucu oluşur ama dış dünyanın şeyleşmiş yüzeyi içinde görememe tarihle koşulludur. “Bu yüzden de, daha önce insanla kader arasında bir çatışkı şeklinde anlaşılan (ve dile getirilen) şey, ancak on dokuzuncu yüzyılda, Lukács’ın bundan böyle gerçekçilik adını vereceği şeyin katkısız insani ve toplumsal kategorileri içinde anlatılabilir”[2].

Tarihsel Roman’ın Anlamı               

Tarihsel Roman, Lukács’ın “toplumsal gerçekliği en somut tarihselliği içinde ‘yansıtabilmiş’ olan yapıtların olasılık koşullarını keşfetme” çabasının ürünü olarak ortaya çıkar. Lukács, Tarihsel Roman’da ideoloji ve edebi biçimler arasındaki ilişkiyi ortaya koymaya ve düzyazı türünün sistematik tarihinin bileşenlerini bulmaya yönelik bir çalışmayı klasik tarihsel romanları tartıştırarak yürütür. Bu çaba aynı zamanda gerçekçiliğin yaklaşık iki yüz yıllık tarihini, bir tür olarak tarihsel romanların izini sürerek yazma çabasını beraberinde getirir.

Tarihsel Roman, ‘Tarihsel Romanın Klasik Biçimi’ bölümü ile başlar. Bu bölümde Scott, Goethe, Balzac, Manzoni, Stendhal ve Tolstoy gibi büyük gerçekçilerin eserleri incelenerek tarihsel romanın izi sürülür. Romanlardaki karakterlerin oluşumu kritik bir noktadır. Lukács’a göre, “Walter Scott öncesi tarihsel romanda tam da tarihsel unsur eksiktir: Kişilerin özellikleri dönemin tarihsel özelliklerinden türetilmemiştir.” Oysaki Scott XVIII. yüzyılın büyük toplumsal gerçekçi romanının etkisiyle tarihsel karakterler yaratmada ve toplumsal olayları bu karakterler üzerinden işlemede başarılı olmuştur. Scott ile birlikte tarihsel romanda, tarihe etki eden büyük şahsiyetler yerine, yaşamın içinden karakterler başrol almaya başlamıştır. Tarihi olaylar da saray entrikası ya da büyük şahsiyetlerin ihtiraslarının sonucu olmaktan çıkıp, tarihsel ve toplumsal çelişkilerin yansıması şekline bürünmüştür.

Lukács’a göre büyük gerçekçilerin karakter seçimleri onları diğer yazın tiplerindeki tercihlerden ayırır. Artık karakterler, psikolojik ve bireysel yazgılarından bağımsız olarak daha büyük ve daha anlamlı bir şeyi simgelerler. Bu karakterlerin kişisel yazgılarının olmadığı anlamına gelmez. Lakin karakterlerin kişisel yazgıları artık toplumun yazgısıyla da ya da Jameson’ın ifadesiyle “kolektif bir insan tözüyle bir ilişki sürdürürler”.

Dramatik Çatışma Romansal Tasvir

Karakterler konusundaki bu tercih aynı zamanda gerçekçi roman biçimi ile drama biçimi arasındaki ayrılığı yaratır. Drama eserleri, tarihin gerçek baş aktörlerine merkezi bir rol verir çünkü dramatik çatışmanın yoğunluğunun ve düzeyinin yükseltilmesi gerekmektedir. Romanda ise tarihteki rolü daha ikincil olan karakterler seçilmektedir çünkü romanın geniş yapısı içerisinde tarihi kopuş anlarının tasviri ikincil karakterler aracılığıyla daha akıcı bir şekilde verilebilir. Feodalizmin çöküş döneminin baskın türü olan drama, tarihi dönüşüm anlarındaki sınıf savaşımlarını, “büyük patlamalarını ve kırılmalarını temsil eder”. Bu noktada kahraman da bu kırılmaları yaratacak çatışmaları kaldırabilecek denli güçlü olmalıdır. Oysa roman karakteri, oluşmakta olan kapitalizmin halk zemini ile egemenler arasındaki etkileşimini ve yaşanan buhranlı dönemin geçmişini ve sonuçlarını tartıştıracak özellikte olmalıdır.

Böyle bir tercih, türlerde çatışmanın kullanılmasının da ayrı özellikte olduğu sonucunu doğurur. “Dramatik tasvirde her şeyi, önemli muhtemel tavırları temsil etmeye, tek bir merkezi çatışmaya odaklamak gerekir… Romanın ise bir yönelimin yoğunlaştırılmış özünü tasviri gereksizdir, tersine böyle bir yönelimin meydana geliş, yok oluş vs. tarzını tasvir etmesi gerekiyor”. Lukács’a göre romanda çatışma, dünyanın tasvirinde küçük bir noktayı işgal eder. Roman, tasvirine başladığı dünyayı “dönemin tüm renkleriyle, kendine özgü atmosferiyle” sunar. Bunun için gündelik hayatın küçük ayrıntıları, büyük çatışmalara göre daha merkezi bir noktada olmalıdır. Dramada tarihsel niteliği yaratan büyük çatışmadır ama roman bu çatışmayla yetinmeyip, tepeden tırnağa tarihsel olabildiği noktada modern zamanların baskın türü olur.

1848 Devrimi Sonrası Romanına Bakmak

Lukács, klasik gerçekçilerin tarihsel romanını inceledikten ve roman ile drama arasındaki farkı ortaya koyduktan sonra 1848 Devriminin romanda yarattığı değişimi incelemeye koyulur. Lukács’a göre klasik gerçekçiler, bilinçsiz ve tam olmaktan uzak olsalar da, sezgisel olarak tarihsel materyalist bir tınıyı romanlarına taşımayı başarmışlardır. Oysa 1848 sonrasında modernleştirme ve tarihin mitleştirilmesi gayreti burjuva ideolojisindeki felsefi dönüşümle birlikte anılır. Bu dönemde öznel idealizme yönelen felsefe, tarihi de toplumsal yaşamı da bilincin olgularıyla anlamlandırmaya çalışır. Geçmişi anlamanın yegâne yolu bireylerin görme imkânlarının kullanılması yoluyla gerçekleşir. Bu geçiş döneminde Burckhardt ve Nietzsche’nin görüşleri önem kazanır. Burckhardt, tarihin canlanmasında tarihi anekdotların önemine vurgu yaparak tarihi mitleştirmiş ve büyük şahsiyetlerin büyüleyiciliğine kapılmıştır. Nietzsche ise tarih ve hayat arasındaki ilişkiyi çarpıtarak, tarihin hayatla bağını koparmıştır. Nietzsche’nin “her eylem unutmayı gerektirir” sözü de “mazeretçinin kinik felsefesi” olmuştur. Lukacs’a göre bu yaklaşımlar tarihsel sürecin ortadan kaybolduğu bir kaos ortamını tasvir ederler ve “bu kaosa herkes bilinçli olarak öznel bakış açılarıyla yaklaşır”.

Bu dönemde çağı tasvir etmesi gereken sanat, çağın büyük problemlerine karşı duyarsızlaşmaya başlar. Lukács, özellikle Flaubert’in Salambo’su üzerinde durur. Lukács’a göre bu eser Flaubert’in “üslûp açısından sanatsal gayretlerinin paradigması”dır. Salambo,  dönemin tarihsel romanının çözümsüz çelişkilerini ve çözümsüz iç problemlerini yansıttığı için önemli bir eserdir. Lukács, Flaubert’te, nesnelerin tasvirini insanların tasvirine yeğlemesini eleştirir daha çok. Ama bu durum sadece Flaubert’in suçu değildir. Lakin devrimler ve karşı devrimlerden sonra, kapitalizmin gelişimini hızlandırdığı bir dönemde, toplumsal olana ilgi azalmıştır. Gerçekçi sunum tarzının, somut gerçeklik ve genel hakikatin, bireysel olan ile yarattığı tarihsel anları yakalama becerisi modern çağlarda körelmeye başlamıştır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Lukács, Flaubert’in çağının burjuva yaşamını yansıtmaktaki başarısını görmezden gelmez: “Bu dönemde burjuva sınıfının bayağılığını, aptallığını ve yolsuzluğunu Flaubert’ten daha keskin bir hicivle resmeden başka bir yazar da yoktur”.

Gerçek tarihsel bağlantıların yitirilmesi ise 1848 Devrimi sonrası romanının içeriğinde ve biçiminde bir değişiklik yaratır. Vahşi, şehvani ve hayvani özellikler ön plana çıkarılır. Özellikle Zola’nın romanlarında görülen bu yaklaşım, nesnelerin simgeselliğine kendini kaptırır. Jameson’ın ifadesiyle: “Zola’da maden, bir karabasanmış gibi, manzarayı doldurmuş, insan eti yiyen bir hayvan gibi hissedilir olur”. Toplumsal olanın nesnel fotoğrafını çekmeye çalışan Zola, “aşağısının” tekyanlı ve sınırlanmış bakış açısını yansıtır. Böyle bir bakış ise insanların yaşadıkları dış dünya ile bağlarını koparır. “Dışsal tarihin somut küçümsenişi, tarihsel olayları renksiz gündelik hayat, salt kendiliğindenlik seviyesine indirger”.  Böyle bir indirgemeyi aşmaya çalışan Zola, içeriği gaddarlaştırarak, sahte bir anıtsallığın peşine düşer.

Tarihin algılanış biçiminin değişmesi tarihsel romanın gelişimini de olumsuz olarak etkiler. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Lukács’a göre klasik tarihsel roman, klasik gerçekçi romanla birlikte ve aynı koşullarda doğmuş, benzer hayat olgularından beslenerek var olmuştur. Bu anlamda tarihsel romanı ayrı bir tür olarak ele almak saçmadır. Ama ele alınan dönemde yaşanan tarihsel bağların yitirilmesi olgusu, bir alttür olarak tarihsel romanın gelişmesine sebep olmuştur. Bu dönemin tarihsel romanlarında “geçmiş, artık insanlığın toplumsal gelişiminin nesnel ön tarihi değil, çocukluk çağının ebediyen kaybedilmiş masum güzelliğidir.” Tarihsel romanlar artık, tarihsel-siyasal motifler yerine psikolojik-ahlaki unsurlara dayanan, konularını egzotikleştirmeye çalışan, acımasızlığı ve gaddarlığı hoyratça kullanan bir alt tür olarak varlığını sürdürür.

Sonuç Yerine

Lukács, romanın sistemli bir tarihini çıkarmaya çalıştığı eserinde, en son bölümü çağdaşı olan yazarların değerlendirmesine ayırır. Sosyalist Devrimin gerçekleştiği ve kapitalizmin emperyalizm aşamasına evrildiği bir çağda sanatçının görevi toplumsal gerçekliği tüm çıplaklığıyla anlatmaktır. Oysa antifaşist tarihsel romanın geçiş dönemi eserleri, bu görevi başarmaktan uzaktır. Çünkü tarihsel anıtsallık ve roman kahramanı olarak büyük şahsiyetlerin seçilişi bunu gerçekleştirmelerini engeller. Böyle bir tercih, halk hayatının somut tarihselliğinin yansıtılmasını engeller ve halk hayatı ‘büyük şahsiyetin’ başarısının dekoratif zeminine dönüşür.

Tarihsel roman, insani ve psikolojik olanın ve bireysel yazgının, halk hayatıyla olan canlı ilişkisini kurmak zorundadır. Gerçekçi yazarlar, “somut insanların somut varlık sorunlarını iktisadi problemlerde görmeye ve tasvir etmeye muktedir olduğunda”, toplumun doğru ve derin resimleri doğar. Lukács’a göre bunu başarmaya en çok yaklaşan yazarlar Romain Rolland, Thomas Mann ve Maksim Gorki olmuştur. Bu yazarlar, hem halk hayatının motiflerini becerikli bir şekilde kullanarak hem de büyük tarihsel olayları doğru ve nesnel bir bakışla irdeleyerek  ‘hâlihazırın’ tasvirini yapmayı başarmışlardır. Bunu da modernistlerin yaptığı gibi olay örgüsünden tümüyle vazgeçerek ya da eski anlamda anlatıya yüz çevirerek değil, klasiklerin güçlü yönlerine yaslanıp, kendilerine yeni bir yol açarak gerçekleştirmişlerdir.

Lukács, tüm kitap boyunca yaptığı karşılaştırmalı değerlendirmelerle sanki Brecht’i haklı çıkarırcasına klasik gerçekçilerin safında yer alır. Lakin bu saf alış, genç yazarları klasikleri taklit etmeye çağırma eylemi değildir. Tersine Lukács, yeni tarihsel romanın kendi zeminini yaratması gerektiğini kitap boyunca vurgular. Hatta kitabın son paragrafı tam da bunu doğrular niteliktedir ve bu yazının son sözünü söyleyemeye muktedirdir: “Kısacası, çağımızın tarihsel romanının her şeyden önce doğrudan öncelini radikal ve sert bir şekilde inkâr etmesi gerekir; onun geleneklerini kararlı bir şekilde kendi yaratısından çıkarması gerekir. Klasik tipteki tarihsel romana zorunlu yaklaşma –söylenenlerden anlaşılacağı üzere- hiçbir şekilde bu formun basitçe yeniden doğuşu olmayacaktır, fakat –burada Hegel ve Marx diyalektiğinden bir teknik kelimeyi kullanmamıza izin varsa- inkârın inkârını dile getiren bir dirilme olacaktır”.

 

[1] B. Brecht, Bertolt Brecht György Lukacs’a Karşı, Estetik ve Politika içinde s.95–115, Eleştiri Yayınları, 1985.
[2] F. Jameson, Georg Lukacs Davası, Marsizm ve Biçim içinde s.145-179, YKY, 1997.

  • Tarihsel Roman
  • Yazar: György Lukács
  • Çeviri: İsmail Doğan
  • Türü: Edebiyat Kuramı
  • Baskı Yılı: 2010
  • Sayfa Sayısı: 440 Sayfa
  • Yayınevi: Epos Yayınları
Doğuş Sarpkaya

Doğuş Sarpkaya

1980 İzmir doğumlu edebiyat eleştirmenidir. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi DTCF Antropoloji bölümünde, yüksek lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yetişkin Eğitimi anabilim dalında tamamlamıştır. İlk yayınlandığı dönemlerde meraklı bir okuyucusu olduğu BirGün Kitap Eki'nde önce yazar nihayetinde ise editör olmuştur. Aynı zamanda Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir. Yazıları Karşı Düşler, Refleks, Lacivert, İzafi, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Redaksiyon, Ayrıntı gibi dergilerde yayımlanmıştır. Ankara'da yaşamaktadır.
Doğuş Sarpkaya

Latest posts by Doğuş Sarpkaya (see all)

Tempus

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *