Responsive banner image
 

Toplumun Karanlık Yüzü: Kırmızı Pazartesi

2

Kırmızı Pazartesi, en basit tanımlaması ile bir cinayet romanıdır. Biraz daha dikkatli okur için, bir töre cinayetini anlatır.

Kırmızı Pazartesi bir cinayet anlatısı kılığına bürünse de bireysel ve toplumsal değerlerin iç çatışmalarını gözler önüne seren, kısacık ama bitimsiz bir roman olarak değerlendirilebilir.

KirmiziKedi_5

Gabriel Garcia Marquez’in bize bıraktığı miras olağanüstüdür. İnsanlık hallerini, insanın biricikliğini ve toplumun bireye baskısını büyülü gerçekçilikle anlatır, eşsiz bir dil ile tarif eder Çoklu okumalara açık bir şekilde kat kat kurgular anlatıyı. Bu eşsiz dili bize bırakan ustanın büyülü anlatımıyla Kırmızı Pazartesi, yazarın en çok bilinen ve okunan eserlerinden birisidir.

Roman, büyülü gerçekçiliğin izlerini taşır. Büyülü gerçekçilik masalsı anlatımla ya da fantastik edebiyatla karıştırılır sıklıkla. Masal ve fantastik edebiyat gerçek dışı bir dünyayı tanımlar, toplumsal olanı değil hayal dünyasını yansıtır. O dünyada canavarlar, periler, cadılar ve büyüler vardır. Oysa büyülü gerçekçilik bireye ve topluma yani ait olduğumuz dünyaya dâhildir, toplumsal göstergeleri içerir. Büyülü olan şey kurmacanın kendisidir, olağan olanın olağandışı anlatımıdır.

Marquez’in en iyi romanı olarak tanımladığı Kırmızı Pazartesi, “Santiago Nasar, öldürüleceği gün, piskoposun geldiği vapuru beklemek için sabah saat beş buçukta kalkmıştı” cümlesiyle başlar. Daha ilk sayfada okur, bir cinayetin işleneceğini öğrenir. Katillerin kimliği ve cinayetin nedeni de bellidir. Ama birçok dile çevrilen ve yazılmasının üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala en çok okunan romanlar arasında sayılan Kırmızı Pazartesi, sıradan bir cinayet romanı olarak tanımlanamaz. Onu farklı kılan usta yazarın olağanüstü kurgusu ve anlatımıdır.

Santiago Nasar, piskoposun kasabayı ziyaret ettiği gün öldürülür. Bir gece önce evlenen Angela Vicario, bakire olmadığı için baba evine getirilmiş, kendisini sorgulayan ağabeyleri Pedro ve Pablo’ya aklına ilk gelen isim olan Nasar’ın adını vermiştir. Onlar da domuz kestikleri bıçakları alarak evden ayrılırlar ve Santiago Nasar’ı öldürmek üzere beklemeye başlarlar. Bu sırada herkese onu öldüreceklerini söylerler. Ancak kasaba halkından hiç kimse Nasar’a haber vermez. Kimisi inanmadığı için, kimisi hak ettiğini düşündüğünden, bazıları ise üstüne vazife olmadığı gerekçesiyle susar. Bir cinayet planlandığını bilmeyen sadece birkaç kişi kalır. Yani bütün kasaba halkı susarak cinayete ortak olur bir anlamda.

Kitapta yer alan olayın başlangıcı ile bitişi arasında yaklaşık bir buçuk saat geçmektedir. Ama yazar röportaj tekniğini kullanarak zamanda yatay ve dikey hareket eder, olayı birden çok kişinin gözüyle anlatır. Olay örgüsünün fiziki zamanı bu bir buçuk saate sığmasına rağmen psikolojik zaman yoğun ve uzundur. Kırmızı Pazartesi, görünenden çok görünmeyeni, buzdağının saklı kısmını anlatır böylece. Simgelerle, sembollerle göstermeye çalışır.

Kırmızı Pazartesi, en basit tanımlaması ile bir cinayet romanıdır. Biraz daha dikkatli okur için, bir töre cinayetini anlatır. Ama derinlemesine bakıldığında toplumsal ahlâk kurallarını, insan vicdanını, adaleti, ötekileştirmeyi ve dinsel ikiyüzlülüğü hallaç pamuğu gibi savurur. Bir toplumun susarak ve edilgenliğiyle suç ortağı olmasına ayna tutar.

Rüyalar romanda çok önemli yer tutmaktadır. Bilinçdışının özgürlüğünü ilan ettiği yer olan rüyalar, yaşamın sudaki yansımasıdır. Freud’a göre ise düşler gizli kalmış isteklerin gerçekleşme halidir. Roman, öldürülen Santiago Nasar’ın gördüğü düş ile başlar. Nasar sıklıkla badem ağaçlarını görmektedir rüyasında. Badem ağacı baharda ilk çiçek açan ağaçtır ve erken açmanın cezası olarak da ilk beklenmeyen soğuklarda ölür. Çiçeği bekâretin, masumiyetin simgesidir, saflık kadar beyazdır. Beyaz renk, yazar tarafından özellikle vurgulanmaktadır. Beyaz, saflığı ve masumiyeti mi anlatır yoksa renksizliği mi ifade eder. Nasar, kasabanın çoğunluğundan farklı olarak Arap’tır, zengin, yakışıklı, genç bir adamdır. Öldürüleceği gün beyaz kıyafetler giyer. Romanın sonuna kadar suçlu olup olmadığını tam olarak anlayamayız. Yazar neden beyaz renkle Nasar’ı bütünleştirir? Nasar da öteki sayılan, renksiz ve değersiz olan mıdır? Beyaz ve boş bir sayfa gibi üstü çizilmesi gereken olabilir mi?

Romanda yer alan kasabaya baktığımızda öldürmeyi töreler ardına gizlenerek normalleştiren bir toplum yapısıyla karşılaşırız. Kitle davranışının sığ sularında kalarak güvende olma arzusu öne çıkmaktadır. Karşı çıkmaksa farklı olmayı ve dışlanmayı gerektirir, bu nedenle cesaret ister.

Suç kavramı ve suçun anlamı da anlatının temel sorgulamalarından birini oluşturuyor. Suç, kime ve neye göre belirlenir? Suçluyu, adalet sistemi mi, çağa ve coğrafyaya göre uyarlanan ahlak kuralları mı yoksa din adamları ve ilahi adalet mi belirler? “Onu bilerek öldürdük, ama biz suçsuzuz’ demişti Pablo Vicario, hem Tanrının hem de insanların katında. Bir onur söz konusuydu.” Kitapta yer alan bu cümle öldürmenin kutsanması, töre cinayeti, onur adı altında gizlenen onursuzluk ya da namusu tekeline alan ataerkil toplumun erkini ispatı olarak okunabilir mi. Böyle cinayetlere yakıştırılabilecek ne kadar çok bahane var elimizde.

Romanın en etkileyici ve hafızalarda yer eden bölümününse Nasar’ın öldürülme sahnesi olduğunu düşünüyorum. “Şaşılacak şey, bıçak hep tertemiz çıkıyordu. En azından üç kez vurdum. Bir damla bile kan akmadı” anlatımı ile yazar başka bir sorgulamanın arafında bırakıyor bizi. Kanın akmaması masumiyeti mi anlatıyor yoksa aksine suçun ağırlığına mı vurgu yapıyor, kessen bir damla kanı akmaz dercesine. Ya da akmayan kan, bir insanın değil de bir değerin öldürülmesini mi simgeliyor gerçekte. Vicdan ya da erdem gibi yok edilmesi tüm toplumu suçlu duruma düşüren çok önemli bir değerin ölümünü…

Kitabı kapattığımızda ne anlatı ne de sorgulamamız bitiyor. Anlatının etkisi sorularla çoğalarak devam ediyor.

Suç nedir? Kim karar verir neyin suç sayılacağına?

Peki, suçlu kimdir gerçekte? Suçu işleyen mi, teşvik eden mi yoksa suça göz yumanlar mı?

Yaşadığımız şu dünyada adalet herkese adil mi davranır?

“Gerçek dediğin nedir ki, o da bizim yaratıcı gücümüzde.”
Sevim Burak

  • Kırmızı Pazartesi
  • Yazar: Gabriel Garcia Marquez
  • Çeviri: İnci Kut
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: 2016
  • Sayfa Sayısı: 111 Sayfa
  • Yayınevi: Can Yayınları
Pınar K. Üretmen

Pınar K. Üretmen

Öykü ve kısa öykünün yanı sıra daha çok deneme, eleştirel deneme, kitap yorumu yazıyor. Bugüne kadar Roman Kahramanları, Sarnıç, Mühür, Deliler Teknesi, İzmir İzmir, Aykırı Kuş gibi edebiyat dergilerinde ve edebiyathaber.net sitesinde çeşitli yazıları yayımlandı. Çeşitli panel ve söyleşilerde görev aldı. Aykırı Kuş isimli ortak öykü kitaplarında da öyküleri yayımlandı.
İzmir'de yaşıyor ve aynı zamanda Tıp doktoru.
Pınar K. Üretmen

Paylaş

2 yorum

  1. Romanı okuduğumda yazarın diğer romanlarından, öykülerinden bazılarını okumuş biri olarak gerçek ile hayalin, gerçek ile rüyanın, gerçek ile efsanenin, gerçek ile metafiziğin, gerçek ile gerçeküstünün harmanlanmasını bekliyordum ve beni şaşırtmadı. Ama iki şey beni şaşırtmıştı; 1- bu tanıtım yazısında da değinildiği gibi “işlenecek fiili” hemen herkes bekliyor, biliyordu ve bunu yazar daha ilk cümlesiyle okura da tatbik etmiş idi. Yani birer okur olarak biz de biliyorduk ve ortaktık ve biz de olacağı değiştiremezdik; değiştirebilir miydik? (O’henry geldi nedense aklıma)
    2- ilk izlenim (birinci maddede anlattıklarım) herkesin olacak olanı beklediği ve bildiği önkabullenişi üzerine okunursa ya da bu yanılsamaya mağlup olunursa bu tahlil doğru gibi gelebilir ve bununla yetineblilirsiniz. Ama ya şunu yapmak istediyse yazar ya da bu hakikati bize anlatmaya çalışıyorsa? O dediğim şey şu olabilir mi; herkes bir dış gerçekliği yaşıyor ve biliyor evet ama ya her insan tekilinin gerçeği farklı ise? Ya da her kes farklı algılıyorsa, yaşıyorsa, etkileşime giriyorsa, etkileniyorsa ve kendi hakikati kendisine çevresindekilerce (toplum) dikte ettirilen gerçek algısı ile kendi hakikati açı yapıyorsa? Ki her tekilin açısı kendine yani farklı değerde ise?

    Kısaca söylersem ben daha çok (çok daha önce Pınar Kür’ün muhteşem romanı Yakılacak Kadın’da da benzerini yaşamış ve yakalamışsam ki aynen öyle oldu) yaşanmış/meydana gelmiş/vuku bulmuş/tanık olunmuş bir tek insani/toplumsal olay/olgu vardır ama bu olgu/olay ile bir yerinden, bir şekilde ilişkiye giren her insan tekili o olayı farklı yaşar, farklı hatırlar, farklı anlatır. Bir olay/olgu (nesnel)___ X ___ yaşamak/bellemek/anlatmak (bireysel, subjektif) karşıtlığını müthiş bir biçemle (üslup ile) ancak bu kadar mükemmel anlatabilir bir anlatıcı.(Pınar Kür, Gabriel Garcia Marquez)

    Bir de şunu düşünün derim; bir cinayet dedektifini ve/veya bir yargıcı düşünün belgeler, kanıtlar ve tanıklar ne kadar farklı gerrçekleri ifade ederlerken o hakikati o aralarında değişik açılar olan gerçekliklerden yola çıkarak ama onları sorgulayarak hakikatin hangi parçasını ne tür bir prizmadan, nasıl bir filtreden geçirerek ifade ettiklerini yani hakikatin o parçasını nasıl, hangi yönde ve ne kadar bozduğunu bulmaya çalışır ve eldekilerle HAKİKATİ inşa eder.(aslında hakikatin bilgisini sadece)

    Yargıç ise eğer, eğer hakikatin bilgisine tama yakın ulaşamadıysa deneyim ve vicdanına göre karar verir.

    Dayanışmayla

  2. İlk yorumumda Pınar Kür romanının ismini yanlış hatırlayarak yanlış yazmışım. Doğrusu, Asılacak Kadın.

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *