Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Tutunamayanlar’ı Kullanma Kılavuzu

0

Tutunamayanlar romanı anlaşılması ve tüketilmesi güç olmasına rağmen, gün geçtikçe daha da popüler hale geliyor.

Tutunamayanlar romanı anlaşılması ve tüketilmesi güç olmasına rağmen, gün geçtikçe daha da popüler hale geliyor. Özellikle, insanların her türlü derdini “Olric” ile süsleyebildiği, “albayım” göndermeleri ile arabesk bir kültür yarattığı sosyal medyada bol bol Oğuz Atay göndermesi görmek mümkün. Tutunamayanlar, öyle bir roman ki birbiri ile taban tabana zıt iki farklı kesim de edebiyat görüşünü bu romanı kullanarak dışa vuruyor, hatta onun üzerinden prim yapıyor. Onu sahiplenen bir anlayış, küçük burjuva dertlerini kimsede olmayan büyük dertlermiş gibi lanse ederek Tutgut Özben’e ve “tutunamayanlara” övgüler düzerken diğer kesim ise bu romanı “çürümenin” bir yansıması olarak değerlendirip sığ bir edebiyat anlayışıyla eleştiriyor. Peki nedir Tutunamayanlar’ı bu denli tartışma konusu yapan şey?

KitapEki
KitapEki

Bana kalırsa Tutunamayanlar hem biçimsel hem de tematik açıdan Türk edebiyatının kırılma noktası olan, farklı bir roman. Adeta, yeni bir okur ve yeni bir biçim yaratma amacı güdüyor. Romanda birçok farklı tür iç içe geçmiş durumda. Örneğin, “Sonun Başlangıcı” bölümünde, Turgut Özben’in yazdığı bu eseri yayımlaması için bir gazeteciye gönderdiğini görüyoruz. Turgut Özben, bu eseri mektup olarak gazeteciye yollamış ve ondan isimleri değiştirerek yayımlamasını istemiştir.

Aslında bu başlangıç bölümü “gerçekçi” algısı oluşturmak isteyen romanlarda, yani klasik gerçekçi romanlarda sıkça kullanılır. Bu nedenle şaşırtıcı bir tarafı yoktur. Bu gibi bölümler aracılığıyla okur, “gerçek” bir hikaye dinlemeye hazırlanır.

Tutunamayanlar’da ise bu bölümün hemen ardından gelen “Yayımlayıcının Açıklaması” kısmında, bunların hepsinin “uydurma” olduğu, eserdeki kişilerin, zamanın ve mekanların anakronik bir kurmaca olduğu söyleniyor. Bu noktada eserin gerçekçiliği baştan kırılmış ve onun bir kurmaca olduğu söylenmiş oluyor. Böylece roman, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ertesinde insanın gerçeği algılayışı ve yorumlayışı değişmişken klasik gerekçi romanın bir okura yetmeyeceğini söyleyerek başlıyor.

Bu oyunla birlikte üst kurmacanın gittikçe dağıldığı ve iç içe geçmiş kurmacalara bölündüğü bir yapıyı başlatan anlatının devamında da “gerçek” olan ya da baskın olan ne varsa sorgulanıyor. Roman biçiminin kendisi, belgesel roman ve dönemin hakim edebiyat anlayışı, tarih yazımı, siyasi görüşler… Bunların hepsi anlatıda kullanılan farklı türler ve zaman zaman birbirine karışan anlatıcılar aracılığıyla yerle bir ediliyor.

İlk olarak okur; Turgut ve Selim’in iç diyaloglarına alışmış ve romanın “gerçekliğine” girmeye başlamışken anlatı, Selim’in manzum otobiyografisi ile bölünüyor ve okurun “büyülenme” yaşayarak romana girmesi engelleniyor. Manzumenin de diline alıştığımız anda bitiriliyor ve yine  bambaşka bir türdeki anlatı, şiirin açıklamalı eleştirisi, başlıyor. Süleyman Kargı’nın “şiiri belgelerle kanıtladığı” notları olarak verilen bu anlatı aracılığıyla dönemin hakim edebiyat ve eleştiri anlayışı da iyice yeriliyor:

“Selim Işık tanıdığım kadarıyla bu mısraları yazma için gerekli düşünce ve duygu birliğinden yoksun bulunmaktadır. Bu durum, şarkıların özünde olduğu kadar biçiminde de yer yer göze çarpmaktadır.”

Burada bir eserin, yazarın kişilik özelliklerine bakılarak değerlendirilmesi ironik biçimde eleştirilirken yazarsal niyet, sanki Tutunamayanlar’ın “dağınık” biçimine gelecek sığ eleştirilere cevabı romanın içinde vermektir. Devamında gelen satırlarda “Selim Işık her şeyden önce matematikçidir, bu dizeleri öyle değerlendirin,” uyarısı ironiyi beslerken milliyetçi tarih yazımı ile de alay ediliyor. Örneğin, notlardaki anlatıcının Orta Asya’nın eski bir Türk kabilesi hakkında şiirden yaptığı çıkarımlar, “Türkler kravat takmazdı, ev kirası vermezdi ve mektepte tahsil etmezdi,” gibi ironik çıkarımlar oluyor.

Romanın ilerleyen kısmında ise yine Turgut Özben’in süregelen anlatısını bölen Selim’in günlükleri geliyor. Günlüklerde Selim’in “tutunamayanlar” olarak kodladığı kişilerin biyografilerine yer verilmesi, anlatıyı tekrar “kurmaca içinde kurmaca”ya döndürüyor ve okuru üst-kurmacadan uzaklaştırırken şiire dair açıklamaların da Süleyman Kargı’ya değil, Selim’in kendisine ait olduğu açıklanıyor. Böylece okur da romanın ve alt kurmacaların gerçekliğinden iyice koparak buraya kadar okuduklarını sorguluyor.

Okurla birlikte kendi hayatındaki “gerçekliği” kaybeden Turgut Özben’in Olric ile kurduğu bazı diyaloglar; bu farklı türlerin iç içe geçtiği yeni roman biçimini ele veriyor:

“Daha düne kadar başka bir yaşantı sürdüren ben, ucuz yaşantıların asıl kahramanı, ucuz şövalye romanlarının nesli tükenmiş son temsilcisi ben, bunu nasıl yapacağım? Ucuz geçmişimi nasıl inkar edeceğim?”

Burada yapılan Don Quijote göndermesinde Turgut Özben karakteri; hayal aleminde yaşayan, son şövalye, yani geleneksel anlatının ve küçük burjuvanın son karakteridir. Onunla birlikte bu anlatı da yazarın oluşturmak istediği yeni roman biçimini yansıtıyor. Yine tıpkı Don Qujiote gibi…

Romanın sonunda ise anlatının genel durumuna uygun olarak Turgut Özben, Olric’i yaratarak “gerçek” ile ilişkisini kaybediyor. Turgut Özben’in, arkadaşı Selim’in intiharı ile başlayan yolculuğu, orta sınıf küçük burjuvadan yaratıcı yazarlığa geçiş süreci olarak da yorumlanabilir. Bu nedenle, roman, aynı zamanda bir “orta sınıf” eleştirisi olarak da okunabilir.

Bunların yanı sıra, Tutunamayanlar; Suyu Arayan Adam ya da Kurt Kanunu gibi romanlarla belgesel romanın sahneye çıktığı, Nazım Hikmet’in eserleri üzerindeki yasağın kalktığı, Sol Yayınları’nın kurulması ve Orhan Kemal romanlarıyla toplumcu gerçekçiliğin tekrar egemen olduğu, modernist şiirin ise silikleştiği yıllarda ortaya çıkıyor. Bu roman; geleneksel roman biçimine, roman türünün kurmaca olduğunu unutarak “belge” ve “yazarın hayatından izler” derdine düşen eleştirmenlere, dönemin hakim “gerçekçilik” anlayışına ve tarih yazımına bir “başkaldırı” romanı olarak düşünülebilir.

Toparlamak gerekirse, romanın klasik okurun, klasik bir romandan beklediklerini ve alışkanlıklarını yok sayması, hatta onu tersyüz etmesi, okuru anlatıya yabancılaştırarak romanı ve karakterleri yargılamasının da önünü açıyor. Kısacası bu romanın çıktısının karakterlerle yalan yanlış bir empati kurulup onların yüceltilmesi olamayacağını söyleyebiliriz. Bugün edebiyat ortamının ve ürünlerinin kalitesinin düşmesi ne Tutunamayanlar’ın ne de tek başına okurun suçudur. Bu roman, bugün yalnızca kendisine günah keçisi arayan eleştirmenlerin oklarına takılabilir. Romanın “çürüme edebiyatı” olarak yaftalanmasının nedeni de büyük ölçüde “günah keçisi” arayışıdır. Çünkü Selim ile Turgut’un hikayesi, dönemin toplumunun, hatta bugünün toplumunun hikayesidir. Bu nedenle bu roman, her iki kesimin de düştüğü yanılgının aksine, tutunamayanlara övgü romanı olarak düşünülemez.

  • Tutunamayanlar
  • Yazar: Oğuz Atay
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: 90. baskı – Mart 2018
  • Sayfa Sayısı: 724 sayfa
  • Yayınevi: İletişim Yayınları

 

Okuma önerisi!

Kırmızı Pazartesi – Gabriel Garcia Marquez

Pınar K. Üretmen’in incelemesi; “Bireysel ve toplumsal değerlerin iç çatışmaları: Kırmızı Pazartesi
yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ

Kırmızı Pazartesi en basit tanımlaması ile bir cinayet romanıdır. Biraz daha dikkatli okur için, bir töre cinayetini anlatır.

Çağla Üren

Çağla Üren

1994, Bakırköy doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı okuyor. Daha önce Nazım Hikmet Akademisi Edebiyat Bölümü'nde okudu. soL Gazetesi'nde ve Genç Gazete'de (gencgazete.org) görev aldı. Edebiyat eleştirisi dergisi Rozinant'ta, polisiye edebiyat dergisi 221B'de ve dizi kültürü dergisi Episode'de yazıyor.
Çağla Üren

Tempus

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *