Umudumuz Büyüyor!

0

İnsan kötülüğünden ve çevredeki kötü insanlardan söz etmek, çoğu zaman, kişinin kendi kötülüğüne mazeret uydurma çabasıyla ilgilidir.

İnsanların kötü olduğunu söyleyen birçok kişiye mutlaka rastlıyorsunuzdur. Çevrenizdeki sohbetlerde, sosyal paylaşım ortamlarında, bu yönde ne çok görüş bildirilir. Hatta bazıları hızını alamaz, insan türünün diğer canlı türlerine göre çok daha vahşi ve yıkıcı olduğunu anlatır.

Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek

Evet, “kötü” olma hali, galiba sadece insana özgü. Diğer canlılarda görülen şiddetin, “spor” gibi, “nefret” veya “eğlence” gibi açıklamaları yok.

Oysa, örneğin Erich Fromm, insandaki yıkıcılığın ve şiddetin biyolojik veya genetik bir mesele olmadığını anlatır. İnsana çok yakın türdeki diğer canlılarda, hatta insan evriminin önceki dönemlerinde bu tür “kötülükten zevk alma” eğilimi bulunmadığına dikkat çeker. Dolayısıyla, “insan kötülüğü” aslında kültürel bir olgudur. Yani “insan doğası” ile değil, daha çok, koşullar ile açıklanabilir.

Bu nedenle, “insan kötülüğü”nden söz etmek, ancak kapitalizm eleştirisiyle ilişkili biçimde dile getirilince anlamlı olabilir. Biyolojik ve kültürel mirasa aykırı biçimde, insanların bencilce yaşamasına, grup içinde bile sadece rekabet anlayışıyla davranmasına neden olan koşulların, kuşaklar boyunca yaygın bir huy yarattığı açık bir gerçek.

Ne var ki, insan kötülüğünden ve çevredeki kötü insanlardan, çoğu zaman böyle bir ilişkilendirme yapılmadan söz ediliyor. Bu tutum, ne yazık ki, bilimsel bir tartışma hevesinden değil, kişinin kendi kötülüğüne mazeret uydurma çabasından geliyor.

Birilerine zarar verecek yönde bir ticari karar uygulayan kişi, bunu “doğal insan davranışı” gibi görmeyi tercih ediyor. Bu kadar düşkünleşmeyenlerde de benzer durumlar ortaya çıkabiliyor. Sosyal veya siyasal bir oluşum için davet ettiğiniz arkadaşınız, çoğu durumda, amacınıza katıldığını söylediği halde davetinizi reddeder. Yaşadığı veya tanık olduğu örnekleri anlatarak, güvenilmez insanlardan dolayı böyle girişimlerin olumlu sonuç vermediğini söyler.

Aslında bu sözler, o kişinin özgür düşüncesini yansıtmıyordur. Tersine, değiştirmeyeceği tercihlerine bağımlı biçimde geliştirdiği düşüncelerdir bunlar. Başka bir deyişle, bu, koşullarına mahkum olmuş insanların görüşüdür.

KÖTÜLERE KARŞI

Antoine Leiris, en yıkıcı koşullarda bile insan kalabilmenin müthiş bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. Kesinlikle kişisel bir hikaye değil onunki:

13 Kasım 2015’te Paris’te bir stadyumdaki konserde bomba patlar. Yeni evli Antoine, o sırada evde 17 aylık oğlu Melvil’e bakmaktadır. Çünkü karısı Helen konsere gitmiştir. Helen ölür. Boşu boşuna ölür. Onlarca yıl sonra Fransa’da ilk kez olağanüstü hal ilan edilmesine neden olan o korkunç gecede, aynı anda birden çok yere saldırı gerçekleştirilmiştir. IŞİD teröristlerinin gerekçesi, Fransa devletinin Ortadoğu’da kendileriyle savaşmasıdır. Önceden istihbaratı alınan ama önlenemeyen bir katliamdır bu. Yüzden fazla kişiyle birlikte Helene, kötü insanlar arasındaki iktidar savaşlarının kurbanı olmuştur.

Böyle bir durumda, Antoine’ın içinin nefretle dolması beklenir, değil mi? Hele kitaptaki ayrıntıları okudukça, dünyadan habersiz küçük Melvil’in yürek yakan annesizliğe alışma sürecine tanık oldukça, bizim bile içimizden öfke taşar.

Aynı şekilde, Antoine’ın durumu da çok zordur. Kendi acısı kadar, çevresindekilerin hiç alışkın olmadığı ilgisiyle de uğraşmak zorundadır. İnsanların, etrafında mutsuz ve acı çeken birini görmek istemediklerini fark eder. Mutsuzluğunu alıp tesellilerle avutmak, doğallıktan uzaklaştırmak isterler onu. Oysa Antoine, acısını yaşamalıdır.

Aslında dünyanın her yerinde, cenaze törenleri ve taziye uygulamaları bu ikili gereksinimi karşılamak için değil mi? O ritüeller, bir yandan kişinin acısını yaşamasını, yaşarken de hafif atlatmasını, dostlarıyla paylaşmasını sağlar; bir yandan da etrafında mutsuz insan görmenin verdiği huzursuzluktan kurtulmak isteyen “çevre”nin normale dönme beklentisine katkı sağlar.

Antoine da, böyle, ritüellerin hem acıyı hafifleten faydasını görür hem de çevresindeki ilginin yüküne katlanmak zorunda kalır. En ağır yük ise, çok alışkın olduğu annesini özleyen bir bebeğin bakımını tek başına üstlenmektir.

İYİLER İÇİN

Aslında çektiği acı ve yaşadığı zorluklar karşısında Antoine’ın tek başına kaldığını söylemek doğru değil. Çevresinde, kolay rastlanamayacak içten ilişkiler gelişir. Kreşteki diğer çocukların anneleri her gün çorba, hoşaf, ev yapımı yiyecekler getirirler. Bu Melvil’in iyi beslenmesinden çok, anne şefkatini hissetmesi içindir. Asıl eksikliğin farkındadır diğer anneler. Antoine ise, bunca acı içinde bile, iyi insanlara karşı sorumluluk duyar. Melvil çoğunu yemese de verilenleri kabul eder, bebeğe sahip çıkan anneleri memnun eder.

Posta kutusu da Melvil’e gelenlerle dolup taşmaktadır. Çeşitli ülkelerden, şehirlerden, çocukların yaptığı resimler, gönderdikleri selamlar gelir.

Böylesine büyük bir ilgiyi ateşleyen, Antoine’ın sosyal medyada yazdığı sözlerdir. Teröristlere hitap etmiştir o paylaşımında. Kitabın adına da kaynaklık eden metinde, teröristlere bile şöyle der: “… olağanüstü bir varlığın hayatını çaldınız, hayatımın aşkını, oğlumun annesini aldınız, ama nefretimi alamayacaksınız. Sizden nefret etmeyeceğim.”

Bu tavır, hiçbir şekilde kötülükleri affetmek, terörü hoşgörmek anlamına gelmiyor. Tersine, kötülüğe karşı bir direniş gerçekleştiriyor Antoine. Oğlunun bir nefret atmosferinde yetişmemesi için uğraşıyor. İleride, “kötü insan”la karşılaşmayı kendi kötülüklerine mazeret kabul edecek insanlar, öyle bir Melvil bulamayacaklar. Antoine bunun için; kötülüğün, yobazlığın, iktidarların kazanmaması için mücadele ediyor.

Bu tutumu; kreşteki çocukların annelerine, karısıyla birlikte konsere gitmiş olan ve sağ kalan arkadaşına, çevresindeki birçok insana karşı bir sorumluluk da yüklüyor ona. İyi insana bir tür örnek haline gelmiştir, bir yol gösterici, bir direniş umududur artık. Kahramanlığa mecburdur.

Ey, kötülüğe mazeret arayanlar! Başka insanlara bakarak kendi tavrını ve dünya görüşünü belirleyenler! İnsanlara güvenmeyen, kötü olduklarını düşünen, diğerlerinin korkaklığını, yalancılığını, fesatlığını anlatıp duranlar! Düşünsenize; siz neden öyle bir çevredesiniz? Neden değerli ilişkiler üretememişsiniz? Ve en önemlisi, her türlü örnekten niye en kötü olanlarını referans alıyorsunuz?

Oysa Antoine Leirisler de yaşıyor bu dünyada. Melviller büyüyor, umudumuz, güzelliğimiz büyüyor!

  • Nefretimi Alamayacaksınız
  • Yazar: Antoine Leiris
  • Çeviri: Melisa Leclere Muratyan
  • Türü: Anlatı
  • Baskı Yılı: Kasım 2016
  • Sayfa Sayısı: 124 Sayfa
  • Yayınevi: Kafka Yayınları
Zafer Köse

Zafer Köse

Kitapları: Kuş Sesleriyle Direnenler, roman, Siyah Beyaz Kitap, Aralık 2014 --/-- Yıllarca, roman, Siyah Beyaz Kitap, Ocak 2012 --/-- Fabrika Yolu, öykü, Siyah Beyaz Kitap, Ekim 2010 --/-- Sarsılmak, roman, Siyah Beyaz Kitap, Kasım 2009 --/-- Son Ozan Livaneli, deneme, Mevsimsiz Yayınları, Ekim 2007 --/-- Evin Yolu, öykü, Mevsimsiz Yayınları, Mayıs 2007 --/-- Söz İstiyorum, roman, Mevsimsiz Yayınları, Mayıs 2006-//--/--//-Yayıma Hazırlık Çalışmalarına Katıldığı Kitaplardan Bazıları: İpin Ucundaki Çığlık, Rıfat Gürsoy, Siyah Beyaz Kitap --/-- Sanat Uzun Hayat Kısa, Zülfü Livaneli, Remzi Kitabevi --/-- Köprüler Gelip Geçmeye, Ahmet İsvan, İş Bankası Yayınları --/-- Medya Sermaye Siyaset Üçgeni, Anıl Ural, Siyah Beyaz Kitap --/-- Serenad, Zülfü Livaneli, Doğan Kitap --/-- Barnabas’ın İncileri, Hasan Yılmaz, Siyah Beyaz Kitap --/-- Edebiyat Mutluluktur, Zülfü Livaneli, Doğan Kitap --/-- Yağma Yılları, Aykut Erdoğdu, Siyah Beyaz Kitap
Zafer Köse

Latest posts by Zafer Köse (see all)

Paylaş
Share On Facebook
Share On Twitter
Share On Google Plus
Share On Linkedin
Share On Pinterest
Share On Youtube
Contact us
Sapiens

Cevap Yazın