Responsive banner image
DeliDolu
 

Uykuların Doğusu’nun bir tahlil denemesi

0

Dili ustaca kullanan, Türkçe’nin imkanlarını zorlayarak kendine özgü bir dil yaratan Hasan Ali Toptaş, Uykuların Doğusu’nda da kelimelerin anlamlarını ve içeriğini bir ses, bir müzik gibi kullanarak bu romanın da kendi ritmini ortaya çıkarmıştır.

Edebiyatımızın en önemli yazarlarından Hasan Ali Toptaş’ın Uykuların Doğusu romanı, her romanı gibi adından çokça söz ettirdi. Bu eser Toptaş’ın romancılığında farklı bir basamak, yazınımız içinse önemli bir noktadır. İçeriği ve kurgusuyla da farklı anlamlar çıkarılıp, farklı yorumlar yapılabilir. Toptaş her romanda farklı kurguyla okur karşısına çıkmış, Uykuların Doğusu’nda da bu farklılığını ortaya koymuştur.

KirmiziKedi__3

Romanda ana hikâye üzerinden bu hikâyeye bağlı birçok hikâye anlatılır. Bu hikâye yazar-anlatıcının dayısını anlattığı hikâyedir. Fakat bu hikâyenin etrafında annesinden olan dedesi “radyoevindeki adam” ve babasından olan dedesi Cebrail Dede’nin hikâyeleri anlatılır. Bu hikâyeler içinde de farklı ve küçük küçük hikâyelerin anlatıldığı bölümler vardır. Yazar-anlatıcının romandaki adı Hasan Ali’dir. Dayısından duyduğu, dayısının anlattığı hikâyeleri ve olayları okuyucuya Hasan Ali aktarır.

Romanı kısaca özetleyecek olursak; yazar-anlatıcının annesinden olan dedesi taşradan radyoevine ataması yapılan bir kişidir. Bu kişi romanda “radyoevindeki adam” olarak adlandırılır. Radyoevinde bu kişiye iş vermezler, yaptırmazlar. Bu adam kendini göstermeye ve göze girmeye çalıştıkça oradaki çalışanlar onu dikkate almaz. Dikkat çekmek ve iş vermeleri için her türlü davranışı yapar ve adam gittikçe yalnızlaşır. Şehri baştan başa dolaşır. Diğer dedesi olan Cebrail Dede, köyden kente iş için gelen bir roman kişisidir. Geldiği gün şehirde büyük bir sel felaketi ile karşılaşır ve radyoevindeki adam, Cebrail Dede’yi selden kurtarmaya çalışır, bindikleri sandal yörüngesini kaybedince Cebrail Dede’yi Badem Bıyıklı Adam kurtarır. Badem Bıyıklı Adam, şeker satıcısıdır ve şehrin zenginlerindendir. Bu adam öldükten sonra bütün malı Cebrail Dede’ye kalır. Yazar-anlatıcının babası, radyoevindeki adamın kızına aşık olur ve evlenirler. Bu vesileyle Cebrail Dede ve Radyoevindeki Adam sel felaketininden sonra on yedi yıldır ilk defa birbirlerini görür ve dünür olurlar. Romanın asıl konusu dayıdır. Dayının kahkaha atan bir kişilikten tek parça olup yerlerde sürünen, ağlayan bir karaktere dönüşmesi anlatılır. Aslında anlatılmaz, anlatılmak da istenmez.

Toptaş romanda “insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykudadır.” der ve söyleşlerinde romanı bu cümleler üzerine kurduğunu söyler. Romanın temelinde “uykulu bir hal” vardır. Romanın içindeki anlatıcı da yazdıklarının ve yaşadıklarının farkında olmadan bir bakıma uykudadır. Nesneler, kişiler ve olaylar olağanüstülüklerle, kesik kesik anlatımlarla bu uyku halini anlatır. Netlik ve belirsizliğin olmaması bu uykulu hali ortaya çıkarır.

Romanı okumaya başladığımızda son iki bölüme kadar karakterler arasında bir bağ kuramayız. Toptaş romanlarına özgü, olayı kesip başka bir olayı geçen, küçük hikâyeler anlatan kurgu bu romanda da vardır. Son iki bölüme geldiğimizde bütün karakterlerin birbirleriyle bağlantılı olduğunu görürüz ve bu durum romanın konu ve kurgusunu ortaya çıkarır. Fakat karakterler de hayatlarının sonlarına doğru silikleşiyor ve yavaş yavaş kaybolmaya başlar. Karakterler şehrin şekillendirdiği kişilerdir ve şehre uyum sağlamakta güçlük çekerler. Yazarın deyimiyle “doğdukları ruha doğru haykıran insanlardır.” Hasan Ali Toptaş, hikayeler arasındaki bağlantıyı farklı hikâyelerle kurar, bu hikâyelere mızıka, radyo, sopa ve sel olayı konu olur.

Romanda zaman ve mekan algısı da belirsiz, netlikte uzak bir şekilde yer alır. Bu belirsizlik romana öyle adapte edilmiştir ki roman kurgusunu ve romanı konuyla birlikte uyumlu kılar. Mekan olarak sadece şehirden söz edilir, zaman ise belirsizdir sadece sel olayından evliliğe kadar on yedi seneden bahsedilir. Uykuların Doğusu’ndaki mekan olan şehir, kaotik bir dönüşüm içinde ulan “kılık değiştirmiş kötülükler yuvasıdır.” Kişiler ise taşradan şehre gelerek şehirde yaşayınca “insanların arasında giderek yalnız kalmış” ve “ruhunu biraz gezdirmesi gereken” kişilere dönüşür.

Uykuların Doğusu, alışık olmadığımız bir biçimde sonuyla başının birbirine bağlantılı ve birbirinin devamı olduğunu gösteren bir romandır. Bu devamlılık ve bağlantı şekil olarak da konu olarak da yazar tarafından ustaca kurgulanmıştır. Romanın son cümlesi şöyledir: “Bir gölge gibi kendi ağırlığımı bile hissedemeden oturdum. Sonra, dayımın hikâyesini yazabilmek için kalktım, sendeleye sendeleye ürkek”. İlk cümleler ise şunlardır: “bir gölge gibi, masaya doğru yeniden yürüdüm. Doğrusunu istersen, içimdeki hikâyenin hangi cümleden başlayacağını bilemiyordum o sırada. Görüldüğü gibi, son cümle ile ilk cümle birleşmekte ve romanın kurgusunu döngüsel/dairevi kılmaktadır. Diğer bir döngüsel kurgu ise romanın ana konusu içinde vardır. Romanın sonunda, dayının çocukların tekmeleri arasında ağlaması ve gözyaşları romanın başındaki sel felaketinin sebebiymiş gibi görünür. Yazar bu döngüsel/dairevi kurguyu “Uykuların Doğusu’nu tamamlarken, romanın yapısı biraz da dünyanın hareketine benzesin ve roman tıpkı dünya gibi dönüp dursun istedim. Bu yüzden, Uykuların Doğusu başladığı yerde bitiyor, bittiği yerde başlıyor. İlk cümlesi olmayan bir roman…” diye açıklar. Romanın ara hikâyelerini, yazar-anlatıcının dedelerinin hikâyeleri oluşturur. Bu hikâyeler, içlerindeki diğer hikâyeler ile birbirlerine sarmalanır ve birbirlerini tamamlar.

Romanda asıl hikâyenin kahramanı olan “gümbür gümbür kahkahalar atıp atıp duran, kahkahalarla şu kıçı kırık dünyanın suratına birazcık neşe serpen” dayı olayları yazar-anlatıcı olan Hasan Ali’ye anlatır. Dayının Hasanım Ali dediği yazar-anlatıcı dayının hikâyesini aktarandır. Aynı zamanda dayı hikaye anlatım tekniği üzerine düşünen, kafa yoran bir roman kişisidir. Romandaki dayının düşünceleri birebir Hasan Ali Toptaş’ın düşünceleriyle örtüşür. Dayının romanda kurduğu cümleler, romanın hangi anlayışla yazıldığını, nasıl okunması gerektiğini ve nasıl oluşturulduğunu anlatan okuyucu için bir kılavuzdur. Kısacası dayının kurduğu hikâye anlayışını yansıtan cümleler, Hasan Ali Toptaş’ın roman anlayışını yansıtır. Bu cümlelere birkaç örnek şunlardır:

“…Biliyor musun, aslında zihin denen fahişe de bir hikâye anlatıcısıdır, derdi. Sonra, görünmeyeni anlatmak hüner değildir, tam tersine bir çeşit kabalıktır ve ayıptır, görünmeyeni sadece görünür kılacaksın Hasanım Ali, derdi. Sonra, akıl insanın en büyük yarasıdır, kalemi eline aldığında aman ha ondan uzak dur, fazla sokulma, derdi.”

“…hikâye anlatırken kelimeleri habire kusmayacaksın Hasanım Ali, birçoğunu yatacak ve kağıdın üzerine de yuttuğun kelimelerin boşluğunu bırakacaksın, derdi.”

“…zaten gerçeklerin birazı gerçek değildir Hasanım Ali, bu nedenle söyleyeceğin yalanlardan bazılarını tamamlama, bırak kubbeleri eksik olsun, derdi.”

“…zaten dünya büyük bir şey değildir Hasanım Ali, kimi zaman sevdiğimiz insanın yüzü, kimi zaman hayal edilen bir dokunuşun büyüsü, kimi zamanda kapıldığımız bir hevesin genişliği kadardır, …geride kalan dünya saydıklarımın içindedir zaten Hasanım Ali onları onların içinde görür onların içinde tadarsın, derdi.”

“Bir hikâye sonsuzmuş gibi göründüğünde, kendine ulaşmış demektir çünkü. Bu da az şey değildir hikâye açısından. Bilirsin, ne kadar çırpınırsa çırpınsın, kendine ulaşamayan bir hikâye başka noktalara da ulaşamaz.”

Romandaki Haydar karakteri yazar-anlatıcının hikayeyi yazdığı yerin penceresine gelir, hikayeyi bazen muştulayan, bazen de hikâye ile ilgili sorular soran bir karakterdir. Bu karakter belki de yazar-anlatıcı veya Toptaş’ın iç sesidir. Haydar yazar-anlatıcı hikayeyi oluştururken arada bir görünür ve kaybolur. Haydar karakteri ve radyo, mızıka gibi nesneler yazarın bir söyleşisinde dediği gibi “bir çeşit ilmek” görevi görüyor.

Romana metinlerarası bağlamda bakarsak Doğu ve Batı eserlerinin romanda yer aldığını görülür. Hasan Ali Toptaş, romanın kurgusuna, ana hikâyenin arasındaki ara hikâyelere ve karakterlerin okuduğu kitapların adına Binbir Gece Masalları’nı, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’ni, Jorge Luis Borges’in Alçaklığın Evrensel Tarihi ve Düşsel Varlıklar Kitabı’nı çok ustaca ekler.

Son olarak Toptaş’ın kitaplarının ortak özelliklerinden en önemlisi kullandığı dildir. Dili ustaca kullanan, Türkçe’nin imkanlarını zorlayarak kendine özgü bir dil yaratan Hasan Ali Toptaş, Uykuların Doğusu’nda da kelimelerin anlamlarını ve içeriğini bir ses, bir müzik gibi kullanarak bu romanın da kendi ritmini ortaya çıkarmıştır. Yazarın bütün romanlarında dile gösterdiği özen bu romanında da kendini belli ediyor ve okuyucuyu etkisi altına alıyor.

Hasan Ali Toptaş edebiyatımız için büyük bir yoldur. Bu özgün yolda önemli bir durak da Uykuların Doğusu… İyi okumalar…

  • Uykuların Doğusu
  • Yazar: Hasan Ali TOPTAŞ
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: Mayıs 2016
  • Sayfa Sayısı 243 Sayfa
  • Yayınevi: Everest Yayınları
Serdal Keskin

Serdal Keskin

Aydın’da doğdu. Muğla Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümününden mezun oldu. Yazmaya, karalamaya çalışan iyi bir okur. Öyküler, kitap tanıtım yazıları ve eleştirileri yazıyor. Serçeşme, edebiyathaber.net, kaosçocukparki.com ve Kafkaokur gibi edebiyat ve sanat kollektiflerinde yazıları yayınlandı.
Benim için Anar'ın dediği gibi "Bilmek, şahit olmaktır." ve "Dünya, okunacak en iyi kitaptır." der...
Serdal Keskin

Kolektif Kitap
Paylaş
Share On Facebook
Share On Twitter
Share On Google Plus
Share On Linkedin
Share On Pinterest
Share On Youtube
Contact us

Cevap Yazın