Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Yazarını Yok Eden Roman

0

Dorian Gray’in Portresi’ni okuduğunuzda bir kez daha farkediyoruz ki klasikleri klasik yapan yıllar geçse de insana dair söylediklerinin geçerliliğinden bir şey kaybetmemesi…

Yazdığı kitaplar, savunduğu düşünceler ve sürdürdüğü hayat tarzıyla yetişkinler dünyasını alt üst etmişti Oscar Wilde. Onun hayatını alt üst eden ise –muhafazakarları rahatsız eden davranışlarının yanı sıra– kendi yazdığı romanı, “Dorian Gray’in Portresi” olmuştu.

KitapEki
KitapEki

Ünlü İrlandalı yazar ve şair Oscar Wilde, 1854’te Dublin’de doğmuştu. Anne ve babası eğitimli ve kültürlü insanlardı. Çocuklarının iyi bir eğitim almasını sağladılar. 1874’te Oxford’taki Magdalen College’den mezun oldu ve sanat eleştirmeni olarak çalışmaya başladı. Kendisi de yazmaya başlamıştı. “Ravenna” adlı şiiriyle Newdigate Ödülü’nü kazandığında yirmi dört yaşındaydı. 1881’de “Poems” (“Şiirler”) adlı ilk kitabı basıldı. Aynı yıl, bir dizi konferans vermesi için ABD’ye davet edildi. Çok başarılı geçen ziyareti sırasında Amerikalı yazar ve şairlerlerle tanışan New York’ta sahnelenecek bir de oyun hazırlayan Wilde, dokuz ayda ABD’de ve Kanada’da yüz elliye yakın konuşma yaptı. Ülkesine dönüşünden sonra 1884’te evlendi, 1986’da iki erkek çocuk sahibiydi. 1887’de Woman’s World Dergisi’nin editörlüğünü üstlendi. Düşmanlarının sayısı hızla artmakla birlikte yıldızı parlıyordu Wilde’ın. Kariyerinin neredeyse bütün önemli eserlerini 1887-1893 arasındaki dönemde üretti. Hayatı ve yıldızının parlaklığı –1890’da bir Amerikan dergisinde tefrika edilen– tek romanı “Dorian Gray’in Portresi”nin Londra’da kitap halinde yayımlanmasıyla karartılacaktı. Pek çok kuruma, soyluluğa, toplumsal adaletsizliğe yönelik keskin yargıları görmezden gelinebilirdi belki ama eşcinsel aşkı konu etmesi Victoria çağı İngiltere’sinde kabul edilemezdi. Oscar Wilde, simgesel bir linçle cezalandırılacaktı. 1895 yılında “ahlaka mugayir” davranışlarından yargılanıp hapse mahkum edilen yazar, hapisten çıktıktan sonra bir daha dönmemek üzere Londra’yı terketti. 1900 yılında, Paris’te bir otel odasında, unutulmuşluk ve yoksulluk içinde öldü. Toplumsal bağnazlık ve dar görüşlülük bir dehayı daha tüketmişti. Yazarın torunlarından birinin deyişiyle; Oscar Wilde, “Krallık, çağının kibirli ikiyüzlülüğüne meydan okumaya cesaret etmiş parlak ve öfkeli bir hayatın yirmi yılını sembolik olarak kendisinden koparmıştı.

Özgün Bir Faust Uyarlaması

“Dorian Gray’in Portersi”nin kahramanı Dorian Gray isimli, neredeyse saf bir güzelliğe sahip, genç bir adamdır. Başlangıçta aklaki açıdan da saftır Dorian. Herşey ressam Basil Hallward’ın ona tutulup bir portresini yapmasıyla başlar. Dorian bu sayede Basil’in arkadaşı Lord Henry Wotton ile tanışır. Lord Henry Watton da Dorian’in güzelliği karşısında büyülenmiştir. Karşısındakileri etkileme becerisine sahip Lord, hazcı –hayatta en önemli değerlerin zevk ve güzellik olduğunu, erdemli olmanın yaşamın zevklerini yok ettiğini savunan– hayat felsefesiyle Dorian’ı da kısa zamanda etkisi altına alacak ve onu Londra’nın sefahat alemlerine sürükleyecektir. Dorian’ı yitirmenin üzüntüsüyle eserine daha büyük bir tutkuyla eğilen Basil sonunda resmi tamamlar. Ortaya çıkan tablo büyüleyicidir. Tabloyu kimseye satmak istemeyen Basil, gönülsüzce de olsa Dorian’a hediye eder. Dorian kendi resmine aşık olur, Yaşlandıkça bu güzelliğini kaybedeceğini düşünen Dorian -simgesel olarak- ruhunu satmak anlamına gelen bir dilekte bulunur;  “Kendisi hep genç kalsın ama yaşlanan portresi olsun… Kendi güzelliği hiç lekelenmese, tablodaki bu yüz tüm tutku ve günahlarının yükünü üstlense, bu boyalı imge tüm acılarıyla kururken yeni yeni ulaştığı delikanlılığı ve tazeliği olduğu gibi kalsa”…

Dorian Gray’in dileği gerçekleşecektir. Yıllar ilerledikçe Dorian, her türlü hazza yelken açmış, kötülük ve günahlarla yüklü bir hayat sürdürmüş ama fiziksel açıdan hiç değişmemiştir.  Buna karşılık portresi işlediği her günahla biraz daha çirkinleşir, her geçen yıl biraz daha yaşlanır. Öyle bir an gelir ki tablo çirkin bir şeytanın portresine dönüşür. Lanetten kurtulmasının yegane yolu tabloyu yok etmektir…

Fantastik hikayelere meraklı ve bu konuda deneyimliydi Wilde. “Dorian Gray’in Portresi”ne fantastik öğeyi ustalıkla; tartıştığı meselelere uygun, onları gölgede bırakmayacak ama hikayeye merak ve gerilim unsuru da katacak biçimde yediriyor. Kimilerine gotik romanın doğaüstü öğeleriyle Fransız dekadan edebiyatının “büyük günahları”nın birleştiği hikayede Goethe’nin “Faust”unun esinleri de var. Ancak Victoria çağı İngiltere’sini ve toplumunu alaşağı etmek fikriyatından yola çıkan Wilde, “Faust”u ters yüz etmiş.

Hesaplaşma

Oscar Wilde’ın yaşadığı 19. yüzyıl, İngiltere’de Viktorya çağı olarak anılır. Sanayinin geliştiği, ülkeye giren para miktarının arttığı, toplumun küçük bir kesimi giderek zenginleşirken büyük bir kesimin kentlere yığılan yoksul işsizlerden oluştuğu, Londra’da günlük suç işleme oranının eşi benzeri görülmedik rakamlara ulaştığı Viktorya Çağında, İngiltere’de katı bir ahlakçılık egemendi. Yönetimdeki soylu ve zengin sınıf, toplumun diğer kesimlerine dünyadan ellerini eteğini çekmelerinin, dine sarılmalarının, çektikleri çileye sabırla katlanmalarının mükafaatı olarak cennetin kapılarının açılacağını vaaz ediyordu. Orta sınıf, küçük esnaf, memurlar ya da işçiler ise yoksulluklarına rağmen, içinde bulundukları durumu sorgulamak yerine, sadece bir iş sahibi oldukları için, kilise öğretisine şükran hisleriyle daha sıkı sarılıyorlardı. Dönemin ahlakı gereği işsizler ve yoksullar, işsiz ve yoksul oldukları için en büyük günahkarlardı. Ne var ki bütün bu katı tutumuna rağmen Viktorya çağı ahlakı hiç de tertemiz değildi. Tersine, ahlaklı olmayı en çok savunanlar, yani tutucular, örneğin soylu lord, saygın aile reisi, kilisenin rahibi, fabrikanın müdürü, zengin tüccar, hepsi de, gizliden gizliye kaçınılması vaaz edilen günahları tamamının peşindeydiler… Kısacası, bu çağın ahlakı yöneticilerin, soyluların, zenginlerin çıkarlarını koruyan iki yüzlü bir ahlaktı.

Oscar Wilde’ın “Dorian Gray”in Portresi”nde açığa çıkarmak istediği işte bu ikiyüzlülüktü, sevgisizlikti, düş yoksunluğuydu, toplumun değer yargılarındaki çıkarcılıktı. Bu anlayışla yazılan romanda insana ve topluma ilişkin yorumlar ve tespitlerde acı bir alay ve keskin bir eleştiri hiç eksilmez. Eleştiriden en fazla nasiplenenler din adamları, aristokrat sınıfı, politikacılar ve sanatçılardır. Sanayi devriminin yani kapitalizmin kitlelerde yarattığı tahribat da Wilde’ın kaleminden nasibini almıştır. Kendisini de esirgemediğini ekleyerek hakkını teslim edelim. Romanın ana karakterlerinin canlılığı ve derinliği Wilde’ın iç gözlem gücünden gelir. Bir mektubunda karakterlerin kendisini yansıttığını belirtmiş ve şöyle demişti; “Basil Hallward kendi hakkımda düşündüklerim: Lord Henry dünyanın hakkımda düşündükleri: Dorian -belki başka yaşlarda- olmak istediğimdir”…

Gerek kurgusu ve hikayesi gerek tartıştığı meselelerle çok katmanlı okumalara açık bir roman. Girişteki sunum yazısından başlayarak sanat üzerine düşüncelerini de katmış metnin içine. Çağının sanat anlayışını öfke ve alayla eleştiren tespitleri arasından birisini alıntılamak istiyorum. Wilde’ın otobiyografik romanlar yazanları hedef aldığı şu cümleler –günümüz edebiyatında da yaygın bir anlayışı hedeflemesi nedeniyle– özellikle ilgimi çekti; “Bunun için nefret ediyorum onlardan. Sanatçı güzel olanı yaratır. Fakat kendi hayatını malzeme yapmaz, yapmamalı. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki insan sanatı, otobiyografisinin yansıdığı alan olarak algılıyor. Güzelliğin soyut anlamını yitirdik artık.”

Dorian Gray’in Portresi’ni okuduğunuzda bir kez daha farkediyoruz ki klasikleri klasik yapan yıllar geçse de insana dair söylediklerinin geçerliliğinden bir şey kaybetmemesi… Wilde, Dorian Gray’in şahsında hem ölümsüz bir karakter yaratmış hem de güncelliğini koruyan insani meselelere el atmış. Ruhların çok daha ucuza satıldığı 21. yüzyılda Dorian Grey gençliğini hala koruyor.

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *