Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

“Yazmak, yaşanmamış hayatlardan intikam almaktır!”

0

“Başkalarının hayatlarını, başkalarının hikâyelerini gözlem yaparak, birilerine bakarak, onların hikâyelerini yazıyorum demek aslında yazdığım hikâyenin benim olduğunu saklamanın yoludur.”

Bazı yazarların kitaplarını heyecanla okuruz, çıkaracağı kitapları onlardan daha büyük bir heyecanla bekleriz. Kelimelerine, cümlelerine onlardan daha çok susarız. Bu kadar vasatlığın, bayağılığın içinde nefes almak için belli yazarlara bel bağlar, onları kaybetmemek için umudun ipine onlarla beraber sarılırız. Hayal dünyamızın kesiştiği yerde onlarla beraber oturur birkaç saatliğine de olsa, zamanın sıcaklığında, onların dünyasında beraber geziniriz.

Kaan Murat Yanık benim için bu yazarlardan biri. Daha çok büyük işler yapacağına inandığım, kalemini çok sevdiğim yazarla bir araya geldik, dertleştik, muhabbet ettik ve son kitabı “Uzakların Şarkısı”  ve yazar kimliği hakkında konuştuk. Sözü fazla uzatmadan, sözü asıl ehline bırakıyorum. Kaan Murat Yanık ile muhabbette buyurun.

KitapEki
KitapEki

DOĞAN YALÇIN: Butimar kitabında aşk, hırs, simya temalı bir kitap okumuştuk senden. Bu kitapla bizi Osmanlı döneminde yaşayan bir ilimkarın aşkına, gizemli dünyasına götürüyorsun. Bu fikir ilk ne zaman aklına geldi?

KAAN MURAT YANIK: Benim aslında kendimi bildiğim günden beri, doğulu bir birey olarak, doğunun köklerine dokunma gibi bir ihtiyacım var. Bu belki bir refleks belki de güçlü bir güdü. Doğuyu hep merak ederdim, bir doğulu olmama rağmen. Genelde insan kendine uzakta olan şeyleri merak eder ama ben bizzat doğulu olmamamla beraber doğuyu çok merak ederdim. Biz Azerbaycan’dan göçmüşüz, günümüzde Azerbaycan sınırları içerisinde olan Karabağ’dan göçmüşüz, dedelerim oradan göçmüşler. Orası da hem İran’a hem de Hindistan’a yakın bir coğrafya, kültür anlamında en azında bunu söyleyebilirim. Diğer taraftan Batı-Osmanlı vardı. Ben tam Osmanlı ile daha doğrusu Helen ve Osmanlı medeniyetleri ile İran ve Hint medeniyetleri arasında kaldım. Bununla yetinmeyip Japonya ve Çin’e karşı bir ilgim vardı, şu anda da sıkı takip ederim Japon edebiyatını ve Çin edebiyatını, hep bir ilgim oldu. Ama özellikle Osmanlı 18. Yüzyıl İstanbul’una karşı belki de Klasik Türk edebiyatına karşı olan ilgimi de işin içine katarsak, ben yaşamak istediğim çağa ve yaşamak istediğim medeniyeti yazmalıyım diye düşündüm. Ben 18. Yüzyıl İstanbul’unu yaşamak istiyordum. Ama bir zaman makinesi alamadığımız için bu mümkün değil, ama bence her edebiyat eseri bir zaman makinesidir. Önemli olan, somut olarak ayaklarını o topraklara basmak değil, zihnen kendini orada hissetmek ve ben 18. Yüzyıla yazarak gittim.

Ana karakterlerinden biri hayvan olup etkilendiğim ikinci kitap oldu Uzakların Şarkısı. Sam Savage’nin “Firmin” ve senin bu kitabın. Edebiyatımızda da örneği nadirdir ve aslında riskli bir şeydir de. Nerden geldi bu fikir ve neden papağan, başka bir hayvan değil de papağan?

Ben hayvanları çok seviyorum. Zaten son zamanlardan yaş aldıkça, edebiyata, kitaplara daha çok baktıkça, insanlarla arama bir mesafe koymaya başlamıştım. Papağan, doğuda Tuti olarak bilinen, doğuda aslında kadim anlatılarda, masallarda bir hayvan… Ki Tutiname’den de beslendim. Ama ondan öncesinde de benim papağanlara karşı bir ilgim vardı. Bir papağanla olsam ve bana hikâyeler anlatsa, onunla arkadaşlık kursam, bir papağanla oturup onunla eskileri konuşsak, dünyadan konuşsak gibi bir fikir vardı. Butimar’da bir kaplumbağayı kullanmıştım ama konuşmuyordu, sadece bir figür olarak vardı. Burada papağan, biraz da büyülü gerçekçilik akımın etkisiyle iki yüz atmış altı yaşında bir papağan geldi ve romanın içine girdi, alt üst etti her şeyi. Ben eğer bir kahramanımın hüviyetine bürünüp, onunla beraber Galata’nın sokaklarını adımlamak istiyorsam, omzumda bir papağan olmalı diye düşündüm hep. Ve bir anlatıcıya ihtiyacım vardı. O anlatıcı, tüm bunları toplayacak olursak, papağandan başkası olamazdı. Adını Zencefil koyup, onu özümsemem, onu içselleştirmem de olayı bambaşka bir noktaya getirdi ki şuan hala Zencefil diye bir papağanım var yani.

Zencefil ukala ama bilge bir papağan…

Evet evet (Gülüyor), yaramaz, psikopat ve o tür papağanlar Kakadu cins papağanlar türünün yaman, en psikopat papağanları. Tam roman kahramanıma uyan bir şey.

Kahramanlarımızdan yazar adayı Bünyamin roman yazmak için Kars’a gidiyor. Tebdili-mekân yapıyor sürekli. Ruh hali de pek pak değil. Siz de bu romanı yazmak için yolculuklar yaptınız. Usta eleştirmen Ömer Türkeş’in bu noktada şu sözü geliyor aklıma: “Hiçbir roman yazıldığı dönemden ve yazarından soyutlanamaz” diyor. Bu minvalde, özellikle birinci bölümde Kaan Murat Yanık’tan ağır izler var diyebilir miyiz?

Ben bunu daha öncede söyledim; “başkalarının hayatlarını, başkalarının hikâyelerini gözlem yaparak, birilerine bakarak, onların hikâyelerini yazıyorum demek aslında yazdığım hikâyenin benim olduğunu saklamanın yoludur” gibi bir şey söylemiştim. Bünyamin’in bilhassa İstanbul’da yaşadığı o kaotik dönem -özellikle üniversite dönemiydi- yaşadığı o felaket, başına gelen şeyler benim yakinen tanık olduğum olayların izlerini barındırıyor. Onu rahatlıkla söyleyebilirim.

Çok emek verilip yazıldığı, her kelimesinde her cümlesinde anlaşılıyor, dikkatli okuyunca fark ediliyor. Ama ondan daha da önemlisi bence anlattığın, betimlediğin yerlerin bu kadar canlı durması. Her okuyucu anlattığın yerlerde birebir geziyor, oralara dokunuyor, senden daha çok hissediyor adeta. O zamanın ruhunu da çok iyi hissettiriyorsun. Bunu nasıl başarıyorsun? Zor değil mi?

Çok teşekkür ederim iltifatların için. Benim çocukluğumdan beri bir hayal dünyası içinde yaşama zorunluluğum var herhalde. Bu zorunluluk kendime karşı sorumlu olduğum bir şey. Ben bu dünyayla uzun zamandır, 2017 yıllıyla, şu ortamla hiçbir zaman organik bağlar kuramayan biriyim. Her zaman kafam bambaşka yerdedir. Yani Galata, şu an turistlerin gezdiği, orada gençlerin kafelerde takıldığı yer değil hiçbir zaman. Benim kafamda Galata her zaman mistik bir yanı olan, Osmanlı zamanında seküler kabul edilen bir semtir. Galata Kulesi zaten başlı başına bir yapı. Oralarda olmak hep hoşuma gider ve betimlemeleri ve tasvirleri pitoresk bir yazar gibi daha güçlü yapmak için Galata Kulesinin duvarlarına dokundum. Oradan bakıp perspektifleri ayarladım, Galata’ya sırtımı dayayıp sağ tarafa, bugün Lavazza’nın olduğu Kafe, oradaki ara, oraya baktığımda tam olarak sokak nasıl gitmiş, oradaki eski yıkılan tapınaklar, kiliseler var, günümüzde meyhane olarak kabul edilebilecek yerler var. Oraları hepsini araştırdım. Yaklaşık dört beş gün sadece bunlarla uğraştım. O zamanki Galata’yı birebir anlatmak için. Tabi ki Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı, İhsan Oktay Anar’ın Suskunlar gibi romanlar da bana bir izlek oluşturdu. Yani ben her iki yazarında büyük bir hayranıyım, ikisinin yazdıklarını çok seviyorum zaten. İkisinin de etkisi oldu.

Söz Orhan Pamuk’tan açılmışken; Orhan Pamuk’un “Kara Kitap” romanı zamanlar arası geçişlerde hep üst sıralarda kendine yer bulur. Oradaki mükemmeliyeti -geçiş babında diyorum- senin bu romanında da gördüm. Kaan Murat Yanık genç bir yazar, bu konularda büyük ustalarla anılmak, onları aratmayacak şekilde bir yazar olmak nasıl bir duygu, nerden geliyor bu yetenek?

İlk soruda buna benzer bir şey söylemiştim. Mitolojilerle, bütün ülkelerin mitolojileri ile acayip derecede aramda onlara karşı bir tutku var, Japon ve Çin mitolojileri buna dâhil. Küçükken kalorifer dairesi bozulmuştu, annem, babam, ben ve kardeşim bir odaya giriyorduk ve orada elektrik soba yakıyorduk. Babam kitaplar almıştı, Tibet, Sibirya, Japon masalları böyle bir seri. O gün babam ve annem sırayla içinde masallar okumaya başladılar. Aile olarak televizyonu kapatıp arada kitap okuyup, en azından annem ve babam okurken, kardeşim ve benim hayal kurmamız çok hoşuma giderdi. Ondan önce de anneannemin anlattığı masallar vardı. Belki soracaksınız ama Besti Nine benim anneannemdir. Rahmetli anneannemdir. Sağ yüzü felçliydi ve aynen onun gibi bir yelek giyerdi, zayıf bir kadındı, kazları vardı, akşamları onları kümese koyardı. Dedemin adı Timur’du, Besti Nine ve kocası Timur. Yani o benim anneannemdir ve anneannemin bana anlattığı çok masal vardı. Ben büyülü coğrafyayı anneannemden bunun teknik yanını Marquez’den öğrendim. Ve doğal olarak o zamansal geçişler, geçmişten geleceğe, gelecekten geçmişe, teknik, sözlü gelenek ve aynı zamanda ilgi duyduğum Güney Amerikalı yazarlardan öğrendiğim bir şeydi. Büyülü gerçekçilik dediğim şey -tabi büyülü gerçekçilik farklı bir yolla girdi- Butimar’dan farklı bir büyülü gerçekçilik. Ama ben bu masalsı havayı kendi içimde yaşamasaydım, yazamazdım.

Hasan Ali Toptaş’ın bir sözü var: “Edebiyatın merkezi dildir” diye. Dil şüphesiz çok önemli. Kurgu, tema, teknik dil ilişkisi bir roman için önemli olduğu kadar risklidir de. Kitabın ilk eli sayfasında sende de yoğun bir dil gördüm ve açıkçası biraz da korktum, dil kurgunun önüne geçer mi diye. Sende bu oldu mu? Ya da söyle sorayım; bir yazar, dil kurgunun önüne geçmemeli diye bir korku yaşamalı mı?

Hasan Ali Toptaş benim de çok sevdiğim bir yazar. Aynı yayınevinde yayımlanıyor kitaplarımız. Söylediklerine katılıyorum. O yazısını da okumuştum. Dil romanın önüne geçebilir. Bu romanı nitelik açısında bırak geriye atmayı tam tersine öne bile geçirebilir. Çünkü üç dört yıl önce Brüksel’de yapılan bir konferansta roman konusu bitti mi diye bir soru sorulmuştu. Yani yazarlar yeni konu bulmakta zorlanıyordu. Bunu biraz günümüz yazarları dille telafi etmeye çalışıyor. Dilde farklılaşarak, yeni bir şey oluşturmaya çalışıyorlar. Birinci bölümde Bünyamin karakteri bir yazar adayı olduğu için dilin ön planda olması normal. Aslında bir koltuğa yayılmak kelimelerin arasında yayılmak gibi bir şey. Koltuğa yayılmıyor kelimelerin arasına yayılıyor, çünkü karakterin boşlukla bir problemi var. Kelimelerle bunu telafi etmeye çalışıyor. Hayatta onun elinden alınan çoğu şeyi yazarak aşmaya çalışıyor. Yazmak, yaşanmamış hayattan intikam almaktır. Bünyamin sanki yaşayamadıklarını evcilleştirmek için o kelimelere ihtiyaç duyuyor. Birinci bölüm ve ikinci bölüm arasında dil anlamında bir fark var. Eski dil başlıyor ve hızlı bir kurgu var ikinci bölümde. Yani okura ben biraz şunu söylüyorum; “beni benim dillimle tanı önce, benim cümlelerimle birlikte onları giy, ikinci bölüme gel, ben ikinci bölümde seni uçuracağım”. Benim işim bu. Şu ana gelen geri bildirimlerde ikinci bölümün hızlı aktığı, birinci bölüme göre. Ama birinci bölümde bir odak noktası var, bir kırılma noktası var; o da Eylül meselesi zaten. Ona gelene kadar biraz dille oynadım.

Bir önceki kitabında da doğu-batı, eski-yeni çatışmalarına şahit olduk. Hakeza bu kitabında da var. Kaan Murat Yanık hangi tarafta, doğulu musun yoksa batılı mı?

Buna cevap vermek gün geçtikçe zorlaşıyor. Çünkü doğu ve batı kavramlarının frekansları değişiyor. İnsanların doğuya, batıya karşı algıları sürekli değişiyor. Ben batıyı idrak etmeye çalışan bir doğuluyum. Ben batıyı anlamaya çalışan bir doğuluyum. Fakat batının yıllardır propaganda malzemesi haline getirdiği doğunun o hurafelerle, cehaletle tanımladığı doğulu da değilim. Ben Fuzuli gibi bir doğuluyum ya da Fuzuli gibi bir doğulu olmak isterim. Birkaç dil bilen, dünyadaki birçok konuya vakıf olabilen, aynı zamanda entelektüel ve okuyup yazan bir doğulu olmak isterim. Yunus Emre, Şirazi, Sadık Hidayet gibi bir doğulu olmak isterim. Saydığımız isimler hepsi doğulu isimler ama batının etkilendiği isimler. Goethe, Hafız Şirazi’den etkilenmiştir, Sadık Hidayet batıda bir sürü yazarı etkilemiştir. Ve batı dediğimiz şey Amerika ve Avrupa ise ki Amerika dünyanın en medeniyetsiz en kültürsüz ülkesi ve toplumu olduğunu düşünüyorum. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Marquez bütün Amerika yazarlarını cebinden çıkarır. Ama Marquez Kuzey Amerika’ya göre bir Güney Amerikalı olarak, o da onun doğusudur.

Hasan Ali Toptaş yine bir yerde ; “Cioran okumak iyidir, çünkü onu okurken kendinizi kötü hissedersiniz ” der. Ben bunu edebiyat aslında bir ihtiyaç meselesidir diye anlıyorum. Senin metinlerinde de hep bir doğuya özlem var. Kaan Murat Yanık okuyucular içinde bu özlemi gideriyor diyebilir miyiz?

Bunu okurlar karar versin. (Gülüyor)

Romanı bitirdiğimde nereye koyacağımı bilemedim, duygu manasında. Belki duygu çeşitliliği konusunda ve bunu bu denli başarılı bir şekilde hissettirmede en başarılı kitaplardan biri Uzakların Şarkısı. Yer yer güldüm, yer yer duygulandım, kızdım, şaşırdım, merakla olayların peşine düştüm… Nedir romana hâkim olan ana duygu?

Bunu ben bitirdikten sonra kendime de sordum aslında. Ben bu romanı bitirdim ama mesela Butimar’da asıl mesele aşk ve simyaydı ya da madde-mana çatışmasıydı. Sanırım diyebileceğim cevap; aşk değil, masumiyet.

Senin dille, kelimelerle, popüler kültürle kavga halinde olduğunu biliyorum. İlk kitabında, (Uçurtma Mevsimi) “Gabo” öyküsünde özellikle ağır bir eleştiri vardı. Uzakların Şarkısı’nda da araya cümleler serpmişsin yine. Diğer yandan da mükemmel bir dil kullanıyorsun, bu mükemmel dilinin sırını bu savaşa bağlayabilir miyiz?

Yok. Ben yazarken kendimi her şeyden soyutluyorum. Yani kimin ne yazdığı, edebiyatımızın günümüzdeki vasat dediğimiz edebiyat dairesine dahi sokamayacağımız, kâğıt israfı olarak kabul edebileceğimiz şeylerin yayımlanmasını falan… Her şeyi bir kenara bırakıyorum. O benim kitabı yazıp bitirdikten sonraki kendi mücadelem. Ama konu açılmışken şunu söylemek istiyorum: insanların neden samimi olmadığını ben anlayamıyorum. Neticede hepimiz öleceğiz, yaşayacağımız yıl sınırlı, bir elli yıl sonra biz burada olmayacağız belki, belki bu kafe de olmayacak. O yüzden ben bunu samimi olarak söylüyorum; eğer ortada bir başarı varsa, ben yalnızım, arkamda bir güç yok, arkadan bir şey, birileri yok. Ne siyasi bir şey var benim arkamda ne çeteleşmiş edebiyat mecraları var. Benim tek gücüm okurlarım. Butimar, kulaktan kulağa yayılan bir kitap oldu. Tıpkı Uçurtma Avcısı, Bin Muhteşem Güneş gibi… Biz şarkıcılar gibi billboardlara çıkamıyoruz. Bununla birlikte milyonlarca insan bizi izlemiyor, konser veremiyoruz, ancak kitabı okuyor, onu arkadaşına tavsiye ediyor. O ona o ona bir zincir oluyor. O zincir İstanbul’da başlamış, Iğdır’dan çıkmış, işte Rusya’ya kadar Avrupa’ya kadar gitmiş. Okurlarım alıp okumuşlar, zincirleme bir şekilde. Beni en çok mutlu eden, çok çok mutlu eden bu.

Osmanlı Türkçesini yoğun bir şekilde kullanıyorsun ve en az İhsan Oktay Anar, Reşat Ekrem Koçu, Halit Ziya Uşaklıgil kadar da yetkin bir şekilde. Usta isimler bunlar. Ben şunu sormak istiyorum: Günümüz okurlarını düşünürsek bu bir risk değil mi?

Ben aslında her kitapta risk alıyorum ama benim okurlarımın bu dile ve üslubuma aşina olduklarının farkındayım. Bir okurum dedi ki; bir arkadaşı ona “Uzakların Şarkısı”nda bir bölüm okumuş, o okurum da henüz benim kitabımı okumamış. Bu kimin üslubu olabilir demiş, okurum kesinlikle Kaan Murat Yanık demiş. Bu şekilde, bu çok hoşuma gidiyor. Üç dört cümleden benim olduğum hemen anlaşılıyor. Okur hemen anlıyor.

Tam burada bölmek istiyorum, benim de takip ettiğim Iğdırlı bir arkadaşım, yağmurlu bir havada, buğulu cama kitap dayamıştı, ben de merak ettim, dayadığı sayfayı okudum ve ardından mesaj attım: “Sen Kaan Murat Yanık mı okuyorsun?” diye. “Evet” diye mesaj atmıştı bana.

Evet, o anlamda ben İhsan Oktay Anar’ın dilini çok severim ama okuru zorlayacak o dille yazmam. Okurun hafif zorlanacağı bir dil, büsbütün anlayamayacak dil değil derdim. Sadece unutulmaya yüz tutmuş kelimeleri kullanmak, günümüzdeki Türkçe kirliliğin zaten biliyorsunuz. Biraz bunun önüne geçmek için, dilimizi unutturmamak için araya Farsça, Osmanlı Türkçesi diye tabir ettiğimiz kelimeleri serpiştiriyorum, öz Türkçe kelimeler buna dâhil olmaz üzere o dönemin havasını biraz daha iyi vermek için. Günümüzdeki bulut ile 18. Yüzyıl arasındaki bulut aynı bulut, biri daha kıvırcık değil, ya da güneş daha parlak değil ama doğal olarak dil biraz farklı. Ama şöyle bir şey söyleyeyim: biz şuan Osmanlı’da tereke defterleri, kadı sicilleri dışında düz yazıyı, halkın konuştuğu gündelik dil hakkında bir bilgimiz yok. Yani o dönemde fırında biri ekmeği nasıl istiyordu biz şuan bunu araştırarak bulamayız. Günlük dil yok yani, hani klasik Türk edebiyatındaki kasideler, gazeller ve diğer yazılmış mesneviler bunlardan ancak biz süslü, sanatlı bir şeyler öğreniyoruz. Anlatıcı diyalog dilini göremiyoruz.

Aslında bu bir kayıp ve büyük bir idea… Tarihçilerin bunun hakkında çalışmaları olmalı.

Evet, o zaman annenin sokaktaki çocuğunu nasıl çağırdığını bilmiyoruz. “Oğlum gel mi diyordu?” onu biz bilemiyoruz. Burada, yazar, hayal gücüyle baş başa kalıyor. Hissetmesi gerekiyor ve bir tercih yapması gerekiyor. Beslendiği Osmanlı Türkçesini günümüzdeki Türkçe ile birleştirerek ortaya bir dil çıkarması lazım.

Dil yoğun, bunun yanında sancılı bir atmosfer var kitapta, okuru ağlatacak bir duygu var aslında. Gerçi biz “duygusuz erkekler” pek ağlamayız ama…

Bu arada bunu da söylemiş olayım; ben de ilk defa yazdığım bir romanın sonunda ağladım. Ama aşkla alakalı bir şey değildi. Zencefil ile Gülbadem’in ayrılık sahnesinde ben ağladım.

Gelelim aşka, Camus bir yerde “Aşk çok az rastlanan bir şeydir. Yüzyılda bir iki veya üç kez yaşanır” der. Senin romanında aşk var ama sonu kötü biten bir aşk, aşkta mutlu son yok mu? Romanlar da bile olsa mutlu aşk yok mudur? Ya da aşk var mı sence?

Bu konuda radikal düşünenlerdenim; bence aşk yoktur.

Yani Freud gibi düşünüyorsun “Aşk yoktur, libido vardır ” diye.

Tam olarak bu değil de ama aşkın insanlara anlatıldığı kadar kutsal bir şey olmadığı ile alakalı bir durum var ortada. Yani aşkı -bu söylediklerim tepki çekebilir ama- niye biz aşkı bu kadar kutsallaştırıyoruz, aşk kutsal olmazsa ne olur?

Hissettirdiği duygudan olabilir mi?

Yani bir kısa bir süreliğine o duyguyu hissettirmektir bence.

Ama sen bunu kitabında çok iyi hissettiriyorsun, insanlar senin kitabını okuduktan sonra aşk demek ki böyle güzeldir diyebilir. Gelelim büyülü gerçekçiliğe. Büyülü gerçekçilikle anıldığını biliyorsun. Ben de bir yazımda “Marquez’in ayak sesleri duymaya başladım” demiştim bir önceki kitabın için. Bu hoşuna gidiyor mu? Büyülü gerçekçilik ve Kaan Murat yan yana.

Büyülü gerçekçiliği sevdiğimi her fırsatta söylüyorum zaten. Büyülü gerçekçilik benim şuuruma, gayri şuuruma, resmi şuuruma, bilinçaltıma, hücrelerime, iliklerime kadar işlenmiş o masalsı tadın lügatçesi. Aslında ben masal ile romanı birleştirmeyi seviyorum ama masal romanın alt kurmacası iken romanın üst kurmacası realist duvarlarla örülüyor. Ben önce realist hata bazen natüralist duvarlarla ördüğüm roman coğrafyamın ortasına bir masal kasrı inşa etmeye çalışıyorum aslında. Ben etrafı dışarıdan bakan insanların, “aa gerçekmiş bir yer burası” deyip içeri giriyor, duvarlardan bakıyor ki oradaki şey bir masal binası, içindeki her şey bu dünyadan izler taşıyan ama büsbütün bu dünyadan olmayan şeyler var. Bu hoşuma gidiyor en azından.

Uzakların Şarkısı çok katmanlı bir roman. Duygu ve karakter çeşitliliği de çok fazla. Ve ayrıca bir döneme ayna tutuyor roman. Şiirler var, alıntılar var, renkler var-çok zor bir iş aslında-bu işin içinde çıkamayacağım diye düşündüğün oldu mu hiç, ya başaramazsam diye?

Ben onun teyidini kendi yazdığım şeyleri okurken aslında yapıyorum. Şöyle bir şey: ben bu romanı şimdi yazıyorum ve yazdıkça tekrar tekrar okuyorum aynı zamanda ve benim hoşuma gidiyor, devam ediyorum. Nerde hissedemezsem, nerede gözümün önündeki görüntü kaybolursa orada duruyorum. Bir ara veriyorum, çıkıp bir kahve içiyorum, kafamı dağıtıp, gelip tekrar oturuyorum. Hissetmeye başlayınca tekrar yazmaya başlıyorum. Ama risk mi risk; çünkü iki yılla aşkın bir süre gömülüp, var olmayan bir dünyayı kurcalamak risk. Bunu da söyleyeyim son olarak: Butimar’ı aşamamaktan korkuyordum.

Ki zaten bir eleştirmen: “Kaan Murat bir sonraki romanında Butimar’ı aşamazsa ne olacak… ” gibi bir cümle kurmuştu sanki?

Evet evet! Doğru, yazmıştı.

Ama aşmışsın bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Aslında bu da bir sonraki romanın için bir risk değil mi? Katılıyor musun?

Evet, ama aslında Butimar ve Uzakların Şarkısı’ndan sonra bir tane de olsa böyle düşük bir roman yazsam arada herhalde çok büyük sorun olmaz. (Gülüyor)

Kaan Murat kimlerden etkileniyor, kimleri okuyor diye klasik bir soru ile bitirelim.

Eskiden olsaydı baya bir kişi sayardım, şunlar şunlar benim üstümde etkili oldu diye ama şuan etkilenmekten ziyade, çok büyük yazar olarak düşündüğüm, gördüğüm Orhan Pamuk, İhsan Oktay Anar, Hasan Ali Toptaş’ı söyleyebilirim, bunların yanında İsmail Güzelsoy’u da ekleyebilirim. Bence İsmail Güzelsoy elli altmış yıl sonra Türk edebiyatın ustalarından kabul edilecektir. Dünya edebiyatında ise Haruki Murakami, Alejandro Zambra, Paul Auster, Carlos Maria Dominguez… Gibi yazarları sayabilirim. Şu anda da Elena Ferrante‘yi okuyorum. Bir sonraki romanımda bir kadının ağzından bir şeyler anlatmak istiyorum. Elena bu konuda kadın psikolojisini çok iyi anlatıyor.

Bir sonraki roman için de ipucu verdiniz aslında. Çok teşekkür ederim vakit ayırdığınız için.

  • Uzakların Şarkısı
  • Yazar: Kaan Murat Yanık
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: 2017
  • Sayfa Sayısı: 400 Sayfa
  • Yayınevi: Everest Yayınları
Doğan Yalçın

Doğan Yalçın

1994 yılında Muş’ta doğdu. Iğdır Haydar Aliyev Fen lisesinden mezun oldu. Halen Afyon Kocatepe Üniversitesinde Biyomedikal üçüncü sınıf öğrencisi.
Doğan Yalçın kendisini şöyle anlatıyor; En büyük zaafım çok hayal kurmamdır diye düşünüyorum. Hem de imkansız türlerden.
Bazen; ”oğlum bir mühendis için bu hayaller biraz saçma değil mi?” diye sorduğum oluyor. Bazen de ‘’Edebiyata ve kitaba bu kadar önem ve zaman verdiğinden okulu bittiremeyeceksin’’ der durur şeytani tarafım. Nerden bilsin hayallerle yaşadığımı, hayallerimin de edebiyat ve kitapla yaşadığını.
En sancılı, sıkıntılı, yokluk zamanlarımda en büyük kahramanım hayallerimden kendime biçtiğim rollerdi.
Belki de bu da hayal kurmanın zaaf olduğunu sanmamın zaaflığıdır. Kim bilir…
Doğan Yalçın

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *