Responsive banner image
 

Yedi Kadın; Lydie Salvayre’nin kaleminden 7 kız kardeşine selam!

0

7 Kadın’ı okumak, bu değerli yazarların düş ve duygu dünyalarını daha iyi anlamamızı sağlarken böylesi bir yakın temastan sonra onların kitaplarını yeniden okumak için de bir bahane olsun…

Lydie Salvayre, psikiyatri alanında eğitim almış bir yazar. Hayranı olduğu yedi kadın yazarın dünyasını yakından inceleyerek yazdıklarını bir araya getirdiği bu kitapta ele aldığı kadınlar kimler mi? İşte yazarın yedi çılgın diye nitelendirdiği kadınlar; Emily Brontë, Djuna Barnes, Sylvia Plath, Colette, Marina Tsvetaeva, Virginia Woolf ve Ingeborg Bachmann. Kadınların kendilerinden beklenen rollerden soyunup yazmak gibi erkeğe ait olan bir dünyaya adım atmasına izin verilmeyen zamanları yaşamış olan ve her türlü engele rağmen yazmayı inatla sürdüren Emily Bronte’den, savaşın acılarını yazarak göğüslemeye çalışmış olan Ingeborg Bachmann’a uzanan bu yolculuk bu. Şöyle anlatıyor önsözde yazar bu kadınların deliliğini:

KirmiziKedi_5

Tamamen erkekler tarafından hükmedilmiş bir edebiyat ortamında o cüretkâr yazma arzularını doğrulamak için bu kadınların deli olmaları gerekiyordu. Bu kadınların deli olmaları gerekiyordu, roman veya şiirlerinde bilinen yoldan korkusuzca uzaklaşmak, alabildiğine tehlikeli pervazlar kazmak, zamanı sıkıştırmak veya sollamak için. Ve bunların sonucunda kınanmalara, lanetlenmelere, aforoz edilmelere ya da daha beteri, isteyerek veya istemeyerek rahatsız ettikleri bir toplumun cehaletine katlanmak için.

Salvayre, artık yazamaz olduğu bir dönemde bu yedi ‘deli’ kadının kitaplarını yeniden okuyor ve bununla yetinmeyip bu kadınların mektuplarını, biyografilerini, onlardan geriye ne kaldıysa izini sürmeye başlıyor. Ve onlarla konuşmaya, rüyalarında görmeye yani bir nevi bilinç yolculuğunu gerçeklik sınırlarına taşımaya başlıyor. Böylece bu erkek egemen dünyaya kafa tutan ve adını edebiyat tarihine yazdıran kadınların çok fazla bilinmeyen yönlerini merakla keşfediyor:

Su yüzüne çıkarmanın iyi olacağı ve beni onlara bağlayan detayları topladım oradan buradan. Ingeborg Bachmann’ın ilk sesli okumasında heyecandan bayılmış olduğunu ya da şu doğuştan âşık Tsvetaeva’nın yirmi altı kez alevlendiğini ve yirmi beş kez söndüğünü veya genç Emily Brontë’nin ateşten kızarmış bir demirle elini dağlayıp yardığını ve bunu şikâyet etmeden Heathcliff’vari bir tavırla hiç dile getirmediğini keşfetmemle kalbimden vurulmuştum.

Böylece kendisinde biriken duyguları harmanlayarak söz konusu yedi kadın için yazmanın yaşamakla aynı anlama geldiğini, yazmadan yaşamanın ölmekle eşdeğer olduğunu ve yazdıklarını acıyla iç içe geçmiş yaşamlarından süzdüklerini anlayınca onlardaki bu ‘aşırı’lığı anlatmaya karar verir. Şiirsel güçlerini, yazılarının zarafetini, ölümün kuvvetini tersyüz etmelerini ve eserleriyle yaşamlarını iç içe sokmalarını ölçüsüzce sevdiğini ifade eden Salvayre, bu yedi kadının hayatına yazdıklarının gücüyle temas eder. Her bir ‘deli kadın’ı ele alırken, yaşadıkları dönemin atmosferini yansıtan betimlemeler ve şiirsel bir anlatım kullanır ve kendi hayatındaki izdüşümleri de tüm duygusal katmanlarıyla birlikte aktarır. Mesela Bronte’nin Uğultulu Tepeleri’ni yatılı okulda mükemmel aşka kavuşmayı hayal ettikleri diğer kız arkadaşlarıyla birlikte yutarcasına okudukları yıllardan, “Hava güzel olduğunda bile sade ve hüzünlü bir köy” de yazılmış olan Uğultulu Tepeler’in yazarının hayatına uzanıverir:

Emily’nin yaşadığı papaz evi mezarlıkla çevrili bir yapıdır. Evin duvarlarının birinde John Martin’in Tufan’ını resmeden bir tablo asılıdır. Dünyanın sonuna benzer bir manzara içinde, devasa dalgaların tehdidi altında ezilecek zavallı insanları gördüğümüz karanlık bir resimdir bu. Emily bu ölüm resminin önünde sık sık durur. Pek korkuya kapıldığı söylenemez. Brontë ailesinde ölüm, ailenin bir parçasıdır.

Salvayre, varoluşunu yazmaya bağlamış olan bu dirençli ve kalemi çektiği acılarla bilenmiş kadınların daha önce bilmediğiniz özelliklerini anlatırken hayranlığının rüzgârına kapılmaz. Böylece hem yaşamına, duygu ve düşünce dünyasına tanık oluruz hem de belli bir mesafeden yakınlaşırız bu yedi kadın yazarın sıradışı hallerine.

Bohem hayatı ve lezbiyenliğiyle konuşulan Barnes’i anlatırken o yılların Paris’inden, annesinin acılarına isyan eden kederli bir kadının yaşantısına doğru adım adım yaklaşırız:

1928’de bazı geceler, Paris’in gece kuşları Montparnasse sokaklarında siyah pelerinli, sert bakışlı, gölgesinde iyice kaybolmak için duvar diplerinde ateşli adımlarla yürüyen ve kaçtığını mı kovaladığını mı kimsenin bilemediği bir kadına rastlayabilirlerdi. Bu kadın, gece avına çıkmış Djuna Barnes’tı. Tetikte, erketede. Gönlü kaygılı. Boğazı düğümlenmiş. Delirmiş bir halde.

Ve Silvia Plath için şöyle bir giriş cümlesi bütün çarpıcılığıyla kucaklar bizi:

Bir yaşamın en büyük olaylarının tek bir anda gerçekleştiği olur.

Virginia Woolf’un yazarak kurtulamadığı ve onu intihara sürükleyen melankolisini ise şöyle anlatır:

Yazının bile uzak tutulması gereken bir korku iner. Bütün öncüllerini bilir bunun. Sözcüklerin ağırlığını kaldırmakta zorlanır. Cümlelerinin, kurulur kurulmaz, boşluğa düşüp yok olduğunu görür. Bundan daha umut kırıcı bir şey olamaz.

Kullandığı yöntem kadar dil ve ayrıntılardaki seçiciliği de yazarın yüreğine ortak ettiği bu yedi kadını ne kadar içselleştirdiğini gösteriyor aslında. Bu kitabın bir kadın dayanışmasından çok öte bir duygu ve bilinçle kaleme alınmış bir eser olduğunu buradan anlıyoruz. Hem seçilen kadın yazarların önemi hem de bu akıcı ve çarpıcı anlatım tarzının cazibesi Alakarga Yayınları’dan Atakan Karakış çevirisiyle çıkan bu kitaba ilgisiz kalanların çok şey kaçıracağını gösteriyor. Onlar yazmanın bedelini çoğu zaman huzursuzluk ve acı çekerek ödediler ve bize büyüleyici eserler bıraktılar. Dilerim ki 7 Kadın’ı okumak, bu değerli yazarların düş ve duygu dünyalarını daha iyi anlamamızı sağlarken böylesi bir yakın temastan sonra onların kitaplarını yeniden okumak için de bir bahane olsun…

  • Yedi Kadın
  • Yazar: Lydie Salvayre
  • Çeviri: Atakan Karakış
  • Baskı Yılı: 2016
  • Sayfa Sayısı: 188 Sayfa
  • Yayınevi: Alakarga Yayınları
Nilüfer Altunkaya

Nilüfer Altunkaya

1975 yılında doğdu. Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Öğretmenliği mezunu. Halen Eskişehir’de öğretmenlik yapmaktadır.
Edebiyat dergilerinde öykü, şiir, deneme ve inceleme dallarında yazmayı sürdürmektedir. Radikal Kitap Eki, Birgün Kitap Eki, Evrensel Gazetesi Pazar Eki’nde güncel yazılar ve kitap tanıtım yazıları yazmaktadır. Yeni öykü kitabı okurla buluşmak üzere yola çıkmış durumda.
Sokak Düşleri, (Sone Yay. 2004) Öykü
Şiir ve Kız, (Sone Yay. 2007) Şiir.
Sanki Sonsuz, (Komşu-Yasakmeyve Yay. 2011) Şiir.
Sevgili Yalnızlık (Alakarga Yayınları, 2015 ) Öykü
Nilüfer Altunkaya

Paylaş

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *