Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Yedi Katman Arasında: Gök Derinin Altında

0

Gök Derinin Altında; cinslerin, zamanın ve mekanın ötesinde kalan, gerçeklikle efsanelerin bütünleştiği yaşamı, bilindik ifadelerden sıyrılmış bir dille alıp koyuyor önünüze.

Olivya Çıkmazı, İskele ve Hayvanların Tarafı’nın ardından, yazar Nazlı Karabıyıkoğlu’nun kaleminden çıkan dördüncü kitap.

Gök Derinin Altında; her biri kendi içinde farklı nitelikte öyküler barındıran dört ana bölümden oluşuyor: Göğün Başladığı Yer, Şamanın Şarkısı, Balbalın Dili, Göğün Bittiği Yer.

KitapEki
KitapEki

Kendine has dili ve üslubuyla, cümleleri birbirinin ardından soluksuz koşturuyor Nazlı Karabıyıkoğlu. Hikayelerin, edebiyatın klasik çerçevesi içinden tepinerek çıkmaya çalıştığını anlamak, henüz ilk sayfasını okumuş olmakla aynı ana denk geliyor.

Gök Derinin Altında’yı bileşenlerine ayırıp incelemeye çalışırken, her öyküyü kendi özelinde değerlendirebiliriz ancak birbirinden bağımsız gibi görünse de hepsinde ortaklaşan temel noktalar var. Nihayetinde parçanın bütüne, bütünün parçaya bağlığının doruğunda olduğu bir öyküler toplamıyla karşı karşıya kalıyoruz.

Kitapta yer alan farklı karakterlerin, özünde aynılığı barındırması da göze çarpan özelliklerden biri. Bu aynılığı yaratan kavramların temelinde tutkular, korkular, arzular ve inançlar yatıyor.

Aşkı, tutkuyu, arzuları, benliği; öze dönüş ve doğaya bağlılık temelinde ele alan kitap, bireyin dünyaya bakış açısını değiştirmek için adeta zor kullanıyor. Hayvansal güdüleri de sık sık dışa vuran kitap, bu değişimi çoğunlukla; özünde iyileştirici, hayata döndürücü bir kuvvet barındıran dişil güç üzerinden anlatıyor okura. Özellikle Orta Asya halkları tarafından benimsenen inancın geleneği olan ve çoğunlukla kadınlar tarafından icra edilen şaman ayinleri, kitapta yer alan hikayelerin en can alıcı, bağlayıcı bölümlerini oluşturuyor.

Bir ateşin başındayız. Etrafa dağılan dumanı hissederek çember oluşturuyoruz. Önce bir tını geliyor kulağa, bir davul ritmi, aksak, bir şey anlatmaya çalışmıyor, bir şeyi anlamaya çalışıyor. Onunla iletişim kurup ona ulaşmayı arzu ediyor. Önce anlayacak, sonra onu değiştirmeye, dönüştürmeye, iyileştirmeye uğraşacak. Burada kötü bir ruh ve onu alt etmeye çalışan dişil bir güç var. Tutkulu, doğurgan, yeryüzünün ve gökyüzünün birleşiminden alıyor gücünü. Doğa onun içinde, o doğaya egemen. Oradan gelip oraya dönecek.

‘Her yıl üç kere parçaladılar onu. Toprağın altına yatırıp ölülerle konuşmasını beklediler. Korkmadı Azra, başını çamura yaslayıp gülümsedi. Zaten ölmüş olanlara avuç içleriyle huzur verdi. Yeraltına geçişlerinde onlara şarkılar söyledi. Sonrasına karışmadı. İyileştirmesinin gümüş dokusunda bir rengi vardı. Rengini göz kapaklarının üstüne bıraktı. Kendi uykusunu azaplı ruhlara verdi, buna gönüllü oldu.’

Aynı anda hem modern çağda yaşıyor, hem binlerce yıllık efsanelerin ve inançların, yaşamı perçinlediği zamanlarda. Hangisine ait olduğunu kestiremiyor. Belki de bunların çok ötesinde bir yerde.

Zaman kavramını alaşağı eden bir yolculuğa çıkıyoruz. Yaşadığımız kentlerden çıkıp Orta Asya’da, Sibirya’da, Yakutistan’da bereketli bir toprağa ayak basmak ve kafamızı kaldırıp sonsuz gökyüzünün farkına varmak üzerine kurulmuş bir yolculuk. Gündelik hayatta meşgul olduğumuz, hayata ve insana dair her eylemin içinde ilerlerken, bir anda göğün yüce ruhu Tengri’ye ulaşıyoruz, belki ona bir ‘kam’ın yardımıyla adak bahşediyoruz, ya da hayvani güdülerde buluyoruz ritmimizi. Yani aslında ait olduğumuz yere doğru adım atıyoruz; doğaya, toprağa, göğe, ateşe.

‘Zaten rahimden çıkan eril ne varsa gözünü kör edip salıyorduk ormana. Bir tek ağır işlerimizi gören hizmetkarlarımız vardı, odun çeker, at eğitir, tarla sürerdi. Hepsi bizim oğlumuzdu. Nerede bir seyyah var toprağımızdan geçen, varıp üstüne oturuyorduk, anında sertleşip içimize salıyordu dölünü. Biz doğururken kızı başımızın üstüne eri ayağımızın altına koyuyorduk. Trakya’ya dağıttık sürümüzü, Skitya’ya, Kafkas’ın dağlarına, Türki topraklara ve Libya’ya. Dört bir yandan kuşattık fallusu. Kızlarımıza mememizden akan sütten ziyade kısrağın sütünü verdik. Sağ memeleri böylece zayıf, ırak kaldı kollarından. Kesmeye mecal yoktu. Büyüyeni kestik, dağladık. Ateşin zihni sonsuzdu. Tenlerine ateşin zihnini mühürledik. Ateşin soyuna layık gerdik yayımızı.’

Cinsiyetler ötesinde; dişiye, erile, hem dişi hem eril olana dair anlatıların birleştiği yerdeyiz. Dişi, doğanın bizzat kendisiyle eşleşiyor. Eril, fallusla ortaya çıkıyor. Çift cinsiyete sahip olanın varlığı bu hikayelerden birinin özünü yaratıyor.

İnsana, hayvana, dişil güce, toprağa, en çok doğaya ulaşan tutku; kitabın en ayırt edici özelliği. Bu tutku, öyküler içinde gezinirken sıradanlığı parçalayan, örneğin aynı kadına sahip olmak isteyen Rojdat ve Meshel’in hikayesinde, gerçekleşen ölümcül kavga ve sonucunda Rojdat’ın toprağın altında filizlenip meyveler veren başı halinde karşımıza çıkıyor.

Kitap, Türk-Moğol halklarında yaygın bir inancı oluşturan, gökten geldiği ve kötülüklerden, hastalıklardan ve kötü ruhlardan koruduğuna inanılan ateşin büyüsüne de sık sık değiniyor.

Kötü Tanrı K’daai Maksin’e teslim olmamak için ateşe bakmaktan kaçınan, bu uğurda mücadele eden ama onun hışmına uğrayan demircinin öyküsü, anlatılmak istenenin özünü oluşturan bölümlerden biri.

‘O halde kızını, kızının kızını, kızının döl yatağından geçecek her bir ruhu bana vermeyi kabul etsin, gitsin baksın ateşe” dedi. “Beş oğlu da demirci olsun, her biri Yakutsk’un beş yanına dağılsın. Kız burada kalıp ateşin yanında uyusun, babasına benzesin, onun burnundan büyüsün, serpilsin. Babasını  ateşe bakamadığı her defasında bundan sonra kızın rahmi yansın. Adı silinsin hanesinden. Hayata her gelişinde biraz daha devleşsin, biraz daha babasına benzesin. Erkeklerine yararsız, döl tutamayan olsun. Karnındaki her şey benim olsun. Şimdi ve bütün zamanlarda.”

Gök Derinin Altında; cinslerin, zamanın ve mekanın ötesinde kalan, gerçeklikle efsanelerin bütünleştiği yaşamı, bilindik ifadelerden sıyrılmış bir dille alıp koyuyor önünüze. Hikayelerin arasında gezinirken yaşadığınız sürüklenme hissi, kitabı bir solukta okumanıza vesile oluyor. Ekim 2017’de İthaki Yayınları’ndan çıkan kitap, kapak ve tanıtım bülteniyle de, yeni çıkanlar arasında öne bir adım atıp dikkatleri celbetmeyi başarıyor.

  • Gök Derinin Altında
  • Yazar: Nazlı Karabıyıkoğlu
  • Türü: Öykü
  • Baskı Yılı: Ekim 2017
  • Sayfa Sayısı: 216 Sayfa
  • Yayınevi: İthaki Yayınları
Derya Doğan

Derya Doğan

1992'de İstanbulda doğdu.
Maçka Akif Tunçel Lisesi'nde Gazetecilik, İstanbul Üniversitesi'nde Radyo - Tv eğitimi gördü.
Çeşitli kültür sanat çalışmaları içerisinde yer aldı. Perküsyon alanında ilerlemeye çalışıyor.
Derya Doğan

Latest posts by Derya Doğan (see all)

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *