Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Yorgun Kelimelerin Kitabı

0

Kitap bu topraklarda bin yıllardır yaşayan insanların, yabancı – aidiyetsiz hissettirilmelerinin öyküleri olarak okunabilir.

Ninem, “ben kendi dilimde konuşmayınca yoruluyorum” derdi.

KitapEki
KitapEki

Genellikle arka kapak yazıları yanıltıcıdır. Okur olarak kapaktaki resme, isme ya da cisme aldanıp sonrasında üç beş sayfadan ötesini okuyamadığımız nice kitap vardır. Israrı Kanadında ise öyle kitaplardan değil: “Kaybın, telafisi mümkün olmayanın buruk hatırasıyla anımsamanın kitabı Israrı Kanadında. O tuhaf, iyileşemeyen iç yabancının: Yutkunmanın, dile gelemeyenin, suskunun kitabı. / Anton, Rahman, Hayim, Balô, Bihan, Aden, Rênas, Diyar, Cumhur, Daryal, Latif ve Rızgo’nun kederli, kırgın ve müstehzi öykülerini anlatıyor Figen Alkaç. / Bu isimler, bu coğrafyada yerinden edilmenin, yurtsuzluğun yakıcı öfkesi ve hüznüyle damgalı… / Figen Alkaç dilde kurduğu yeni bir yurt ile ötekiyi, iç sürgünü, artık burada olmayanı, en önemlisi de kayıp özneyi tüm sosyolojik yüklerden arındırmayı deniyor öykülerinde. / Çünkü anlatmak iyileştirir. Anlatılanı da anlatanı da. Ve elbette dinleyeni de…

Yazıyı burada bitirmek mümkündü. Zaten söylenecek pek çok şey söylenmişti… Word programı Anadolu coğrafyasının kadim isimlerini yabancı kabul edip yanlış olarak altını çizmeseydi. Yabancı kimdi? Anton mu, Hayim mi, Rênas mı, Rızgo mu?…

Geçenlerde otobüste giderken karşı koltuğumdaki kadın Agos okuyordu. Yanındaki teyze harflere baktı baktı, “Yabancı gazete mi?” diye sordu.

“Yabancı değil, Ermenice.” diye cevapladı kadın, biraz sertçe.

“İşte onu diyorum, yabancıların gazetesi.”

“Teyze, Ermeniler yabancı değil bu toprakların yerleşik halkı.”

“Kızım onu demiyorum. Bizden değil yani!”

Muhabbetin sonunda teyze, ben insanları çok severim ‘onlar da insan’ dedikten sonra geçmiş zaman güzellemesi yaparak, eskiden Ermeni komşuları olduğunu birlikte bayramları kutladıklarını falan anlattı. Ötekileştirdiğinin farkında bile olmadan her kelimesinde ayırdı ‘onlar’ ve ‘biz’ olarak. Teyze kötü niyetli olduğundan ayrım yapmıyordu, öğretilen bu olduğundan ayırıyordu insanları… Sonuçta Sünni Türkler dışındakiler de insandı!

Figen Alkaç’ın kitabı bir geçmiş zaman güzellemesi değil, her şey olup bittikten sonra günümüze kalanların hikâyeleri anlatılıyor. (Kalan demişken aklıma geldi, Dersim’in adı devletin tunç eline atfen Tunceli yapılmışken halk da gidenlerden geriye kalanları anlatmak için Kalan demeyi tercih etmiştir.) Israrı Kanadında Arnavut Kuyucu Balô ve Ermeni kızı Süphan’la açılıyor. Karı koca oldukları halde eş olamamış iki insanın hikâyesiyle. Süphan’ın neden kendisine sürekli kızgın olduğunu öğrenmeden ölmek istemez Balô. Yazar bize bunu anlatmaz, zaten hiçbir öyküde didaktik bir anlatıma, fazladan söze yer vermez. Kalanların duygularını okur olarak hissetmemizi bekler ama ısrar etmez. Yazarın ısrarı uçup gidebilecek olduğu halde kalanlarladır. Seveni Ölmüş Sokak’ta mübadele sırasında Yunanistan’a zorunlu göçerken yeni doğmuş kızı Sofia ve eşinin gerdanlığını iki komşusuna emanet eden Bay Dimitris’in emanetlerinin yıllar sonra buluşturulduğu sırada delinen bir un çuvalı gibi sırların da ortaya dökülmesi anlatılmaktadır.

Mek, yerku, yerek, tası, kısan, haryur, hazar… Babamın sayılarıyla saymayı severim. Maruş öğretti bana. Ama sadece saymayı. Konuşabilmeyi de çok isterdim, ama olmadı. Olamadı. Olabilseydi, babama, onu sevdiğimi söylemek isterdim en çok.” Türkleşen ve oğluna Rahman adını koyacak kadar, Ermeni bir kızı sevmesini yasaklayacak kadar Müslümanlaşan bir annenin oğlu. Avcunda hep selluka çiçeği taşıyıp cüssesini gizlemek için eğilerek yürüyen, huzursuzluğunu her daim hissetmek için ayağına vuran ayakkabılar giyen ve Maruş’u daima seven bir adam Rahman. Kuzeninin adıysa Anton. “İsminden rahatsız olmayı ilk evde öğrendi Anton. Oğluna kendi dilinde seslenmenin bedelini kabul edilmiş dualar yüzünden, kabul edilmemişlerden daha çok gözyaşı dökülmüştür cümlesi kadar ağır ödeyen bir annenin oğlu o. Kızının adı bu yüzden Güldeste.” Huzursuz Nasır ne Anton kalabilmiş ne de Rahman olabilmişlerin mecburi mühtedilik hikâyesi. “Geçmişi anlatmaya küsmüş ağızlar suskundur, bilir misiniz? Ben çok sonraları öğrendim. Nehirlerin gücünü hayal edemeyen kristal bir gecenin toplaması olduğum içindir belki. Ben Hayim.” diye başlıyor Meşrepli Mahalleler. Kristal Gece adını 9 Kasım 38’de Nazilerin Yahudilere ait ev ve işyerlerine saldırması neticesinde sokakları kaplayan cam kırıklarının ışıltılarından almıştır. İsim ne kadar romantik olsa da yaşananlar kanlıdır. Bir benzeri 6-7 Eylül’de İstanbul’daki olaylardır. Hayim yaşadığı topraklarla aidiyet kurmaya çalıştıkça dışlanır, dışlandıkça kendine sığınır.

Kıyıda terk edilmişliğini unutmak için bakış biriktiren gemiye baktı. Bulantısının artan dalga boyuna rağmen sisten boğulan denizin kendi dilinde susmasını seyretti sonra. Yaşadığı her gün onun için sıradandı ve o genelde nedensiz sıkkındı. İç sıkıntısının nedenini bazen bilir buna sevinirdi.” Kitap boyunca Yanakta Keyiflenen Gülümseme’de olduğu gibi altı çizilecek nice ince ince dokunmuş betimleme ve nefis cümlelerle karşılaşıyorsunuz. Yuvasından sürülen kumrunun güvercinlerin arasında dilinden utanması gibi ailesi Bozcaada’ya göçen Diyar da şivesinden utanır ama gırtlağından q’lar, w’ler, x’ler çıkan Rênas’la iştahla sohbet eder çünkü kendi konuşamadıklarının yerine Rênas’ın iki kişilik konuşmasını ister. “Annesini çok zaman yasta gören, ağlayası geldiğinde başka türlü ağlamayı bilmediğinden ellerini dizlerine vura vura ağlayan bir Diyar olduğunu unutmamıştı kendince. Bu da Kürd olmak için yetiyordu ona. Bozcaada’ya ilk geldiklerinde sadece gözleriyle ağlayanları görüp şaşırdığını Rênas’a hiç söylemedi. Ağlamasını da değiştirdiğini bilsin istemiyordu.

Kitabın son öyküsü dillerinden hatta isimlerden vazgeçen Mohti Lazların (yazar Kürt yerine Kürd’ü tercih ettiği gibi bu öyküde de Moğti’yi yeğlemiştir), ellerinde kalan küfürlere aşkla sarılmasının öyküsü Toprak Sızılanınca. “Küfür sokakta başıboş dolaşabilirdi her daim, bir de ninemin kelimeleri. Ninem, “ben kendi dilimde konuşmayınca yoruluyorum” derdi.”

Kitap bu topraklarda bin yıllardır yaşayan insanların, yabancı – aidiyetsiz hissettirilmelerinin öyküleri olarak okunabilir. Bunu bozan tek öykü Seyrek Sokak. O da en az diğerleri kadar iyi olsa da kitap bütünlüğü açısından -insanların düşene el uzatmayacak kadar bencilleşmesinin yergisi olan öykünün- yer almamasının daha uygun olduğu düşüncesindeyim.

Tıpkı bir müzik albümünde üç beş çok iyi parçanın çıkması gibi öykü kitabında da benzer sayıda öykü okursanız sınıfı geçirirsiniz. Fakat Israrı Kanadında, sınıfı geçmekle kalmayıp takdir alan kitaplardan. Her biri diğerini aratmayacak yetkinlikte ve lezzette on öykü okumanın edebi hazzını yaşamanız mümkün. Bu arada kitabın ilk öyküsünün 15. sayfada başlamasını -yazara değil ama yayıncıya- eleştiri olarak getireyim. (Bırakın kitap 100 sayfa olsun. İyi olduktan sonra ne fark eder ki? Hem okura 1-2 lira daha ucuza ulaştırma şansınız da olurdu.)

Öyküler genellikle birinci tekil anlatıcının ağzından yazılmış, kimilerinde ben ve o anlatıcıların birlikteliklerine rastlamaktayız, kalanlarsa üçüncü tekil bakışından anlatılmış. İlginç biçimde kahramanların tamamı erkek, kadın kahramanları ise ancak erkeklerin dilinden okumaktayız. Ama bunlar ‘erkek öyküleri’ değil, insan öyküleri. Yazarın dili, betimlemeleri, diyalogları yerli yerinde ve hayatın akışına uygun kullanımı çok başarılı.

Figen Alkaç’ı 2007 yılında yayımlanan ilk kitabı Bela Davulları’ndan hatırlıyorum. Sonrasında uzun bir sessizlik… 10 yıl boyunca imbikten süzülen mayi misali düşüncelerin damıtılarak kâğıda dökülmesi ve ortaya çıkan nefis bir kitap, Israrı Kanadında. Coğrafyamızda yaşayanların yurtsuzluk hallerine, acılarına, sıkıntılarına, üzüntülerine değinen pek çok kitap ve öykü yazıldı. Ancak çoğu didaktik anlatımdan, ‘ne güzel komşularımız vardı’ basitliğinden, akademik dilin kuruluğundan kurtulamadığından insani açıdan güzel denemeler de olsa edebi yönden kıymetli olamadılar. Oysa ki olayları doğrudan anlatmadığı halde okura hissettirerek öykünün içine çeken, yaşananlardan sonra kalanların ruh hallerine eğilen, kahramanın tepesinden baktığınız değil karşılıklı kadeh tokuşturarak dinlediğiniz, anlatmadıklarını da kafanızda tamamladığınız Israrı Kanadında’nın henüz yılın başında olsak da 2017’nin en güzel öykü kitaplarından biri olduğu/olacağı muhakkak.

  • Israrı Kanadında
  • Yazar: Figen Alkaç
  • Türü: Öykü
  • Baskı Yılı: Ocak 2017
  • Sayfa Sayısı: 115 Sayfa
  • Yayınevi: Doğan Kitap
Mehmet Fırat Pürselim

Mehmet Fırat Pürselim

1975 yılında Antalya'da doğdu. Üsküdar Anadolu Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Halen serbest avukatlık yapmaktadır.

İlk kitabı Hayat Apartımanı, 2012 Naim Tirali Öykü Ödülü’ne layık görüldü. Çocuklar için hazırladığı Doğa Öyküleri serisinin ilk kitabı Flamingo Çocuk 2013 Mayıs ayında çocuklarla buluştu. İlk romanı Emanetimdeki Hayatlar 2014 yılı Haziran ayında yayınlandı.

BirGün Kitap, Sol Kitap, Evrensel Gazetesi, BirGün Gazetesi, Yeşil Gazete ve çeşitli dergilerde kitap incelemelerine ve edebiyata ilişkin yazıları yayınlandı. Uzman Tv’de kitap tanıtımı programları yaptı.

Fotoğraf: Bora Elber
Mehmet Fırat Pürselim

Latest posts by Mehmet Fırat Pürselim (see all)

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *