Zamanın Berisinde Tanıdık, Bildik Bir Mahalle: Beri Zaman Mahallesi

0

Beri Zaman Mahallesi’ne uğrayın mutlaka. Orada, tarihin karanlık bir sayfasından çıkıp, günümüze doğru kendi serüvenini biriktirerek gelen “insan”larla tanışacaksınız.

Sophokles’in Antigone adlı tragedyasında Oedipus, kralı öldürdüğünde, öldürdüğü kişinin babası olduğunu; kraliçe ile evlendiğinde de, evlendiği kişinin annesi olduğunu bilmiyordur. Sonra bu evlilikten iki erkek çocuk (Eteokles, Polyneikes) ve iki de kız çocuk (Antigone, Ismene) dünyaya geldiğinde ardı arkası kesilmeyen felaketler zinciri başlar ki bunlar çok zaman önce kâhinin söylediği kehanetlerdir. Oedipus’un, kimliğinin açığa çıkıp gerçekleri öğrenmesi, kendisini kör etmesi için yeterli bir sebep olacaktır. Oğullarının ülkeyi yönetebilecek yaşa gelmesini beklerken, iki kardeşin taht kavgası sonucu birbirlerini öldüreceklerini aklına hiç getirmiş midir Oedipus bilmem ama onlar öldüğünde tahta geçen en yakın erkek akraba Kreon’un, günümüz iktidar sahipleriyle bir kan bağı olduğunu söyleyebilirim. Kreon, yurdunu savunmak için ölen Eteokles’in kahramanlara layık bir törenle gömülmesini buyurur. Ancak Polyneikes’i  vatana ihanetle suçlayıp onun cesedinin gömülmeden, kuşlar ve kurtlar tarafından parçalanacak şekilde bırakılmasını emreder. Antigone, kardeşi Polyneikes’e yapılan bu haksızlığı kabullenmez ve devletin başı olan Kreon’un emrini dinlemez. Kardeşinin başında, ona mezar kazarken muhafızlara yakalanır. Kreon, emrine karşı geldiği gerekçesiyle Antigone’yi ölüme mahkûm eder ve onu canlı canlı bir kaya mezara koydurur, ölümünü orada beklesin diye.

Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek

5 bin yıldır değişmeyen bu. İktidar, gücünü ölüm üzerinden, öldürdükleri üzerinden dayatıyor halka, geride kalanlara. Sevdiklerimizin cesetlerini kurda kuşa yem ediyor yahut kuytu köşelerde gizlice yok ediyor. Bir mezarı bile çok görüyor iktidar, sevdiklerimize. Oğullarının, kızlarının, kardeşlerinin cesetlerine bile onlarca yıl ulaşamayan analar, babalar, kardeşler için nedir iktidar sizce?

İşte Ahmet Antmen’in geçtiğimiz ay Yazılama Yayınevi’nden çıkan, arka planına ülkemin karanlık bir dönemi  yansıyan romanı Beri Zaman Mahallesi’ni okurken hep bunları düşündüm. Çünkü roman, polis sorgusunda öldürülen genç bir devrimci öğretmenin, Ali Uygur’un, hiç olmazsa cansız bedenine ulaşmak isteyen annesi ve arkadaşlarının mücadeleleri çevresinde kurgulanmış. Ancak Ahmet Antmen bunu yaparken, kaba bir slogan dil kullanmamış. Bir olanak olarak kullandığı üstgerçekçi söylem,  okuyucuyu romana dahil eden ve edilgenlikten kurtaran bir kapı aralamış. Özellikle karakter inşasında karşımıza çıkan Freudyen atmosfer, o kadar sağlam bir kurguyla harmanlanmış ki, hangi bireysel ve toplumsal süreçlerin, nasıl bireyler ve figürler yarattığına siz de ilmek ilmek tanık oluyorsunuz. Özellikle gardiyan Servet karakteri, bu açıdan baktığınızda, size oldukça tanıdık gelecek. Burada detayına girmeyeceğim ama “üniforma”, baskı ve karmaşa dönemi yaşayan bir toplumda, bireysel düzlemde ne ifade eder bunu Servet karakterinin oluşma sürecine tanıklık ederken siz de sorguluyorsunuz. Çocukluğunda babasından sürekli dayak yiyen gardiyan Servet’in, üniforma ile ilk tanıştığı an şöyle anlatılıyor romanda: Evlerine polislerin ilk gelişi de gene o günlere rastlıyordu. Bu üniformalı adamları ders kitaplarından biliyordu, bir de birkaç kez okulun oralarda görmüştü. Esasında, hepsinin aynı tip giyinmesi ilk başlarda gülüncüne gitmişti. Babasının, her bir tokadında ayrı bir çığlık taşıyan bu adamın, polisler karşısındaki ürkekliği düşüncelerini bir anda değiştirdi. İşte o gün anladı: Üniforma, karşıdakine korku salan bir şeydi,içerisine girene ayrıcalıklar tanıyordu. Sonra gene aynı adamlar babasını kelepçeleyip götürdüğünde durumu iyice kavradı: Eğer kıyağından bir üniforman varsa her şeyi yapabilirsin…”

Ve genç Servet’in arkadaşına söylediği şu söz: Sırtıma üniformayı geçirdiğim gün, herkes dize gelecek önümde!..”

Romanın başlarında Servet’in, kadın ve üniformayı kıyasladığı şu bölüm: “Üniforma da kadın da ısıtır adamı. Kadın ısıtınca sözcükleriyle boğar,üniforma ısıtınca senden başkasına söz düşmez. Herkes karşında süt dökmüş kediye döner, anam avradım olsun!..”

Çocukluğunda tanık olduğu bir manzara, annesiyle hiç bitmeyecek bir hesaplaşmanın fitilini ateşler Servet’in içinde. Yukarıda “üniforma” ile ilgili alıntıladığım bölümler de örtüşür bu hesaplaşmanın yarattığı ruhsal durumla. Yetimhanedeki ergenlik günlerinin anlatıldığı bir bölümde, Servet’in iç dünyasındaki çapraşıklık ve karanlık , ülkenin genel durumuna  bir gönderme gibidir: “Yetimhaneye gittiğinde artık ergenliğe girmişti. Oradaki akranlarına göre artıları vardı. Onların ancak hayal ettikleri şeyi o canlı canlı görmüştü. Kızlarla kilerdeki, lağım kokularının arasındaki ilk yakınlaşmalar ona nasip oldu. İhtiyaç ve merak giderme amaçlı bu ilişkiler onda sevmenin, sevişmenin farklı anlamlar kazanmasına neden oldu. O günden sonra, temiz ve aydınlık ortamlarda aklına böyle şeyler gelmedi hiç. Döneminde onunla yakınlık kuran kızlarsa, vücutlarının değişik noktalarına inen tokatları o işin bir parçası saydılar hep. Herkes gördüğünü yapardı ne de olsa.”

Söz gelimi polis müdürü Öner Bey karakteri de,  gelişen olaylarla o kadar örtüşecek şekilde inşa edilmiş ki romanda, Öner Bey’in iç konuşmalarını okudukça, tarihsel süreçlerin nasıl karakterler yarattığı, o karakterlerin de hangi eylemlere koşullu olduğu çıkarsamalarını yapıp bu diyalektik ilişkinin estetik alandaki anlatımına katılabiliyorsunuz. Öyle ki Platon’un Devlet’i de çıkıyor karşınıza, Öner Bey’in Tanrı ile ilişkisindeki aracısızlık da.

Romandaki akıcı dil, şiirsel betimlemeler, zamansal ve mekansal geçişlerdeki ustalık, iç konuşmalarla yansıtılan psikolojik evren bütünsel olarak düşünüldüğünde, kurgusal evrenden fırlayıp taşan ayrıksı bir unsur ya da süre giden akışı sekteye uğratan bir tümsek ya da çukur yok denilebilir. Yaratılan karakterlerin hepsi, yakın tarihimizin önemli figürlerine karşılık geliyor izlenimine kapılıyorsunuz romanı okurken. Karakterleri ve olayları, tanıdığınız, bildiğiniz ve yaşadığınız kişi ve olaylarla örtüştürmeye çalışırken, romanın ortaya bıraktığı sorularla da baş başa kalıyorsunuz. Sözgelimi roman bitince şu soru kendini sorduruyor: Saliha nerede?

Çok çarpıcı sahneler de yaratılmış Beri Zaman Mahallesi’nde. Önceki bölümlerde, toprak sahada arkadaşlarıyla top oynarkenki masumiyetine tanık edildiğimiz küçücük bir çocuğun, ayakkabı boyacısı Galip’in, boyacı sandığıyla sinemanın önünde beklerken, faşistlerce “yanlışlıkla” kurşunlandığı son bölümlerden birindeki o sahnede , o an ölmekte olan bir çocuğun gözünden zamanın, maddenin ve sesin bir ilişki ağı içerisinde sorgulaması yaptırılıyor bize: “Araba sinemanın tam karşısında bir anlığına durdu. Camlar ansızın açıldı, kurşun sesleri gelmeye başladı. Birinci şarjörler boşaldı, ikinciler de takılıp boşaltıldı. Galip, gelen sesleri, karşısındaki görüntüleri, yaşayıp gördükleriyle sınayamadı. Sesle maddenin eşzamanlığını kavrayamadı. Kendileri bir gol attığında, gol sesi sonra gelirdi. Radyodan dinlediklerinde önce spiker bağırır, gole sonra sevinirlerdi. Bir nesnenin sesiyle bağımsız olduğunu düşünürdü, yanıldı. Ölümün sesi de varlığıyla aynı zamanda çörekleniyordu insana. Son baktığı boyacı sandığı oldu. Elindeki kanı üstüne sürdü. Kendi çırpınışları bittiğinde, elini üzerinde bıraktığı sandık sallanmayı sürdürdü. Belki de alışık olmadığı bu renkten, bu boyadan kurtulmaya çalışıyordu.”

Birçok kavramı, farklı farklı karakterlerin gözünden sorgularken buluyorsunuz kendinizi Beri Zaman Mahallesi’nde dolaşırken. Sözgelimi şu satırları okurken, arkadaşlarının ölüm haberini alan çocukların, toprak sahada, mavi üstüne siyah çizgili plastik topla yaptıkları maçı, tıpkı bir ayine dönüştürdüklerinde siz de sorun kendinize, ölüm kime mahsustur diye: “Güneşin saat 12 yönüne yerleştiği an, birbirlerine hiçbir şey söylemeden sahadaki yerlerini aldılar. Top zaten sahanın ortasında hazır bekliyor ve çevredeki her şey ve herkesin aksine parıldıyordu. Mavi üstündeki siyah çizgiler kişinin başkasına dönüşme köprüleri gibiydi. Öylesine yakıcı ve ırak. Herkes aynı kişiye dönüşüp oynayacaktı bugün. Kalede topu kurtaran da, ileride golü atan da. Ölümün tersi de buydu işte. Nasıl ki ölüm tek kişiye mahsus değilse, tek kişi de ölüme mahsus değildi. Toprağın altına saygıyla bırakılan bir bütün halinde göçüp gitmezdi dünyadan. Şimdi onun ölümü, şimdi onun yaşamı sahadaki çocukların tümüne pay edilmişti. Maç sessizce başladı, sessizce sürdü, sessizce tamamlandı.”

Aslında Beri Zaman Mahallesi’nin, politik roman alanındaki boşluğu doldurmak iddiasında olduğunu söyleyebilirim bir yandan; bir yandan da sadece politik roman tanımlamasıyla sınırlandırmanın Beri Zaman Mahallesi’ne büyük bir haksızlık olacağını… Çünkü Beri Zaman Mahallesi tek bir tür ile sınırlandırılamayacak kadar geniş bir bileşkenin ürünü.  Romanda tarihsel bir dönemden kesitler yansıtılırken bu, toplum içinde eriyip silikleşen bir birey tanımı üzerinden değil de, tüm içsel çelişkileriyle; nefreti, aşkı, inancı, takıntıları, tutkuları ve korkularıyla var olan ve yaşayan bir “özne” olarak birey tanımı üzerinden yapılıyor. Hatta bazı bölümlerde plastik futbol topunun da “özne”leştiğini ve olaylara onun gözünden de bakıldığını görüyoruz. Sanki nesneler, ortak ve bireysel hafızamızda yer eden anıların ve duyguların somutlaşan, elle tutulur- gözle görülür halidir bir anlamda.

Beri Zaman Mahallesi’ne uğrayın mutlaka. Orada, tarihin karanlık bir sayfasından çıkıp, günümüze doğru kendi serüvenini biriktirerek gelen “insan”larla tanışacaksınız. Çukurova’nın mahallelerindeki bu” tanıdık” yüzlere, emin olun şaşıracaksınız.

  • Beri Zaman Mahallesi
  • Yazar: Ahmet Antmen
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: Kasım 2016
  • Sayfa Sayısı: 188 Sayfa
  • Yayınevi: Yazılama Yayınevi

Paylaş
Share On Facebook
Share On Twitter
Share On Google Plus
Share On Linkedin
Share On Pinterest
Share On Youtube
Contact us
Sapiens

Cevap Yazın