Akhisar’ın M. Gorki’si; Fahri Erdinç

Bir dönemin ekonomik, sosyal-kültürel yapısına değinmeler gönderen otobiyografik romanların başat yazarlarındandır Fahri Erdinç. Deyim yerindeyse bizim Maksim Gorki’mizdir.

ÇocukluğumEkmeğimi KazanırkenBenim Üniversitelerim üçlemesi M. Gorki’nin unutulmaz otobiyografik romanlarıdır ve aynı zamanda toplumcu gerçekçi edebiyatın önemli yapıtlarıdır. Bizim edebiyatımızda da bu içerikte eserler veren yazarlarımızın başında Orhan Kemal ve Fahri Erdinç gelir. Ardından birçok yazarımızın bu yolda verimleri olmuştur. Bunlardan Muzaffer İzgü (Zıkkımın Kökü), Adnan Binyazar (Masalını Yitiren Dev) aklıma ilk gelenler.

Bu eserler dönemlerinin siyasal, toplumsal gerçekliğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.

Bunu öykülerde pek göremeyiz. Ancak geçişli, nehir, dehlizli veya birbirinin ardılı öyküler dediğimiz uzun öykülerde, bir başka deyişle romansı öykülerde -novella- otobiyografik izler görürüz. Bu öyküler roman, öykü arası yapıtlardır. Yine bazı öykü ve romanlardaki izlenimci yaklaşımları da içerik olarak otobiyografik türe sokabiliriz. Sözgelimi toplumcu yazarımız Sabahattin Ali’nin birçok öyküsü o kadar gerçekçidir ki yaşanmış hikâyeler gibi algılarız. Köy Enstitülü yazarlarımız da köyü, köylünün sorunlarını -bir anlamda- otobiyografik üslupla yansıtmışlardır. Mahmut Makal, Talip Apaydın, Fakir Baykurt ve diğerleri.

Gerçek üstü, bilinç akışı, fantastik, deneysel vb tekniklerle yazılan bunaltı, bunalım edebiyatı veya masalsı, mitolojik öğeleri içinde barındıran yapıtlar otobiyografik verimlerin kıyısında dolaşabilirler ancak.

Gelelim Akhisar’ın M. Gorki’si diyebileceğimiz Fahri Erdinç’in yaşamına, öykülerine ve gene birbirine eklemli, geçişli öyküler biçiminde yazılmış otobiyografik Acı Lokma romanına.

Fahri Erdinç, 1917 doğumludur. Bu yıllar Birinci Dünya Savaşı’nın bittiği yıllardır ve dünya yoksulluk içindedir. Hâliyle Türkiye de. Cumhuriyet kurulduğunda altı yaşındadır Fahri Erdinç. Bu sefalet yıllarında kötü bir çocukluk geçirir. Annesi ölmüştür ve üvey anne elindedir. Dayakla beslenir âdeta. Bir çocuk bedeni bu kadar acıya nasıl dayanır?  İnsan hayrete düşer ve iç burkar yaşamı; yürek dağlar…

Cumhuriyet kurulduktan sonra yardımcı öğretmenlik yapan babasının aldığı maaş evi geçindirmeye yetmez. Yoksulluk, babanın sosyal dengesini bozar ve ayrımında olmadan çocuklarına şiddet uygulamaya başlar.

Ne işlerde çalışmaz ki çocukluk yıllarında Fahri Erdinç? En başta teneke çıraklığı, tütün işçiliği…

Üstelik sıtma hastalığına yakalanmıştır çocukluğunda. Beslenememekte, hastalığı da onu kıvrandırmaktadır. Annesi, kendisi çok küçükken, hastalıktan ölmüştür.

Eve gelen üvey anne peş peşe doğurur. Onun çocukları babalarının gözünde öz, kendisi, abisi ve kız kardeşi üvey evlat olurlar… Üvey annenin kışkırtmasıyla neredeyse günlük dayak yer babasından küçük Fahri Erdinç. Okul çağına geldiklerinde babası kendisini ve ablasını okula göndermek istemez. Okutacak parası yok gibi davransa da daha çok karısının isteğine uymadır bu. “Okuyup da ne olacaklar, çıraklık etsinler. Meslek öğrensinler ve evin geçimine yardımcı olsunlar,” der üvey anne. Abisi ilkokuldan sonra terzi çıraklığına verilir; ablası yaşının geçmesine rağmen okula gönderilmez.

Üvey annenin her dediğine inanan babası kendisine ve kardeşlerine karşı her fırsatta şiddet uygular. Sıtmalı çocuk Fahri Erdinç dayağı kanıksar artık. Komşularından yaşlı bir teyze onlara kol kanat germek ister, ama yetersiz kalır. “Dayak artık dördüncü öğünümüz olmuştu…”  der kendi yaşamını anlattığı Acı Lokma romanında.

Üvey annenin her önerisi babaları tarafından kabul görür. Neyse ki yedek öğretmenlik yapan baba kendisini ve ablasını okula yazdırır.

Bir gün büyük abisi Ferit, babasının cebinden para çalar ve bir mektup bırakarak evden ayrılır. Trene biner, Balıkesir Öğretmen Okulu sınavlarına katılmak üzere yola çıkar. Mektupta babasından kendisini affetmesini ve sonradan parasını geri ödeyeceğini yazar. Gel gör ki mektubu okuyan baba çılgına döner, büyük oğlu Ferit’i ölene kadar affetmeyeceğini söyler. Bu arada sınavı kazan Ferit müjdeli haberi babasına mektup yazarak verir. Okul açılana kadar kendine iş bulur ve okul başladığında yatılı okur. Babasından gelen mektup Ferit’in çocuk yüreğini dağlar. Babası, eve dönmemesini, kendisini affetmediğini yazmıştır. Ferit bir tatilde okul elbiseleriyle eve gelir, ama babası onu soğuk karşılar. Ferit buna çok üzülür, içine atar sıkıntılarını. Okuluna geri döner, bir süre sonra da hastalanır.

Hastalığı veremdir. İyi beslenememekten ve üzüntüden kaynaklıdır.

Ağabeyi Ferit, aylarca tedavi görür; okuldaki derslerinden geri kalır. Hastanelere gönderilir, ancak dönemin doktor, ilaç, beslenme yetersizliğinden dolayı durumu gün geçtikçe kötüleşir ve -tebdili hava niyetiyle- memleketine, baba evine gönderilir. Açık hava, düzenli beslenme önerilir. Ne yazık ki artık ölüme uğurlanmıştır okuldan; ölecekse memleketinde, baba evinde ölsün denilmiştir âdeta. Yedek öğretmen baba, oğlunu affeder, ama çok geç kalmıştır. Vicdanı sürekli sızlamaktadır. Fahri Erdinç, babasının durumunu anlar ve onun yanında durur. Babasıyla beraber yaparlar Ferit’in bakımını. Analığı, çocukları hastalık kapar diye onları uzak tutar, bu bahaneyle kendisi de uzak durur.

…Analığım, verem bulaşmasın diye, ertesi gün kendi çocuklarını alıp İzmir’e gitti. Biz (babam, Eminecik -ablası-) bulaşmadan da korkmadan biriktik hastamızın başucuna. Artık sırayla beklemeğe, sırayla ağlamağa başladık… “  (Acı Lokma, s. 133)

Ne yazık ki Ferit’i kaybederler. “…Yaprak dökümünü bile beklemedi. Ağabeyim daha Temmuz’un on dördünde, ortalık ağarırken analığımla babamı da kat, hiç kimseden; tütünü de kat, hiçbir şeyden yakınmadan ölüverdi, uçup gitti…” (Acı Lokma, s. 133)

Fahri Erdinç, yaşamından acı kesitleri anlatırken aynı zamanda Türkiye’nin dönemsel eleştirisini de yapar. Dinî sömürüleri ve ekonomik geri kalmışlığı somut olarak gözler önüne serer.

…babamı kapı önünde bulduk. Murat hoca ile çekişiyorlardı. Daha doğrusu pazarlıktı bu…

Ferit’in gömülmesi için fazladan para istemektedir İmam. Acılı babanın verecek parası olmadığından anlaşamazlar ve kendi cenazelerini kendileri gömerler komşularıyla birlikte.

***

Öykülerinde halk dilini yapaylık göstermeden işlediği gibi, usta bir öykü dili yaratısı ile de karşılaşırız.  “Rejim” öyküsünden, ( 1 Eylül 1948, Varlık, s. 338)

…Yazma mendiliyle terini siliyor, alt dudağına yürümüş sarı bıyıklarını ısırıyor…

…horozun kanat çırptığından, gün gözünü kırpıncaya kadar apartman merdivenlerini siler süpürür…

“İmar” öyküsünden, (17 Haziran 1949, Şadırvan, s. 12)

…Başımızı sokacak bir göz evimiz olsun da varsın ayaklarımız dışarıda kalsın…

…çocuk elleri de olsa çiğ düşmüş sabahların ayazına dayanmak gerek…

…gecelerin ilk yarısında, insan uykularından kurşun bile geçmez…

Siyasal sığınaklığı nedeniyle adı unutturulmaya çalışılan Fahri Erdinç öykücülüğümüzün büyük bir kalemidir.  Öyküleri o dönemde henüz kitaplaşmamış olmasına rağmen Varlık Yayınevi’nin okurları arasında düzenlenen en beğenilen öykücü yarışmasında Orhan Kemal’in ardından ikinci olması da bunun kanıtıdır.

Bu yıl, Fahri Erdinçîn yüzüncü doğum yıldönümüdür.  (1 Ocak 1917, Akhisar) Yapıtları ve duruşuyla saygıyı bir kez daha hak etmektedir.

 

Fahri Erdinç’in yayınlanan kitapları:
Kardeş Evi, Fahri Erdinç, Yordam Kitap, Mayıs 2007.
Alinin Biri, Fahri Erdinç, Yordam Kitap, Ekim 2007.
Destur Ya Sefalet, Fahri Erdinç, Yordam Kitap, Mart 2009.
Acı Lokma, Fahri Erdinç, Yordam Kitap, Aralık 2013.
Kore Nire, Fahri Erdinç, Yordam Kitap, Mayıs 2014.
Kalkın Nâzım’a Gidelim, Fahri Erdinç, 2. Basım, Mart 2017.

Vinkmag ad

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Read Previous

Tribündeki Ötekilerin Sıradışı Hikayesi: St. Pauli

Read Next

Ay Işığını İçen Kız, tam 30 farklı dile çevrildi!

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *