AYÇA ERKOL’DAN BİR KIŞ GECESİ MİSAFİRİ

Ayça Erkol: “Özellikle kesit öykülerinde karakterin her şey olduğuna inananlardanım. Düşündüğünüzde karakterin mizacındaki mikroskobik değişiklikler bile bütün olay örgüsünü değiştirebilir, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi.”

“Yarattığım karakteri ciğerine kadar bilmek zorundayım.” 

Alakarga Yayınları’ndan çıkan iki öykü kitabı; “Hiç Aklımda Yokken” ve “Sonra Sincaplar Geldi”, İndie Yayınları’ndan çıkan biyografik roman “Bir Adın Vardı Senin” kitaplarından sonra yine Alakarga Yayınları’ndan çıkan yepyeni bir öykü kitabıyla; “Bir Kış Gecesi Misafiri” ile edebiyat arenasında yerini sağlamlaştırdı Ayça Erkol, 1976 doğumlu, kimya mühendisi. Kitaplarını okuyanlar bu söylediğime hak verecek; Erkol, karakterlerin kimyasıyla atmosfer yaratan, bundan başka detaya ihtiyaç duymayan bir dil ustası. Bu anlamda birçok yeni yazardan kendini kolayca sıyırıyor.

  • Sevgili Ayça, dört güzel kitap yazdın, okurla buluştu. Bize biraz bu süreçten bahsetmeni istiyorum. İlk kitaptan bu güne neler oldu? Mesela 2017 yılında “Hiç Aklımda Yokken” adlı ilk öykü kitabınla Ankara Üniversitesi’nden öykü dalında “en iyi eser” ödülü aldın. Sonrasında yazın hayatında neler oldu?

İlk kez bir edebiyat dergisinde öyküm yer aldığında yıl 2009’du, ilk kitabın çıkış tarihi 2016. Geçen yedi yıl benim için biriktirme, mayalama ve sabretme yılları. Oldukça sabırsız bir yapım olduğu düşünüldüğünde, dönüp bakınca süreçte nasıl bir azim gösterdiğime kendim de şaşırıyorum. İlk kitap ve onunla birlikte gelen ödül, bu ilk dönemle kıyaslayınca işleri benim için biraz daha hızlandırdı. Daha önce kitabı basılmış ve ödül almış bir yazarsanız bekleme süreleri kısalıyor, belirli bir krediniz oluyor çünkü. Ancak bu, aynı zamanda yazarda bir miktar basınç artışını da beraberinde getiriyor. Artık o kadar “acemi” olmadığınız için bazı hataları yapma lüksünüz kalmıyor, hem okurun yazardan, hem yazarın kendisinden beklentisinin artması anlamına geliyor.

  • Sana “Neden yazıyorsun?” diye bir soru sorulsa, cevabın “Karakter yaratmak için,” olmalı. Çünkü karakterlerin, olay örgüsü dışında başlı başına öyküyü dolduruyor. “Öykü gözetlemeye dayanır,” diyenlerdensin biliyorum ama yarattığın karakterler, kendi içinde sindirip kaleminden dökülüveren cinsten. Tomris Uyar’ın “Portre hikâyeciler” kategorisindensin. Sanırım bunu gözlemle beraber dildeki özen ve dikkatle başarıyorsun. Doğru mu düşünüyorum?

Çok doğru. Özellikle kesit öykülerinde karakterin her şey olduğuna inananlardanım. Düşündüğünüzde karakterin mizacındaki mikroskobik değişiklikler bile bütün olay örgüsünü değiştirebilir, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Yarattığım karakterle dost olmadan onun öyküsünü anlatamam, onu hikâyeye yansıyan ve yansımayan taraflarıyla, ciğerine kadar bilmek zorundayım.

  • Kitabının ilk öyküsü İki Çiçek Bir Ardıç Kuşu. Ardıç ağacı, tohum ekmekle ya da tesadüfen yetişen bir ağaç değildir. Tohum, ardıç kuşunun sindirim sisteminden geçip çıktıktan ve toprağa düştükten sonra çimlenir. Bu öykünde aralara dahil ettiğin ardıç kuşunun işlevi de bana bunu çağrıştırdı. Öykü, torunun gözünden yazılmış. Babaanne mercek altında. Babaannenin tüm itiraz ve şaşkınlığına rağmen cinsel yönelimi farklı olan halanın öyküsü. Siz bu öykünüzde ardıç kuşu ile bu tür yönelimlerin biyolojik ve genetik hormonlarla ilgili olduğunun altını mı çiziyorsunuz?

Dürüst olmam gerekirse hayır, hiç böyle bir bağ kurmadım😊Rahmetli anneannemin kumaş ve işlemeli terlikleri olurdu, aklımda kalan bir tanesinden yola çıktım ve tüm öykü terliğin bendeki anısıyla şekillendi. Elbette ağacın doğayla, doğal olan ve doğal olmadığı düşünülenle, kuşların da özgürlükle eşleştirilmesi bilinçli yaklaştığım çağrışımlar ama senin ifade ettiğin kadar derine inmemiştim. Dikkatli ve sıkı okurda bu özelliği çok seviyorum, yazarın hedeflemediği ya da farkında bile olmadığı bir bağlantıyı cımbızla çekip çıkartıveriyorlar.

  • Edebiyat, biraz talihsizlikten, can sıkıntısından, acıdan beslenir. Senin öykülerinden birkaçı bu düşünceyi onaylar gibi. Saklambaç, Alain Delon en güçlü olanlardan iki örnek. Her iki öykünü çok önemli bulduğumu belirteyim. Saklambaç’ta şiddete ne kadar sinirlendiysek Alain Delon’da o kadar sevdik. Senin değiminle “Ruhumuzu yıkamanın başka yolu yok”, başka yolu olmadı. Sanırım bu öykülerin alt yapısını gözlemin yanında sosyoloji ve pisikolojiden de haberdar olmak oluşturuyor. Sen bu kadar hüznü, acıyı vurgu yapmadan, okuru ağırlığı altında ezmeden yazmayı nasıl başarıyorsun?

Evet, iki öykü şiddete çok farklı yaklaşıyor. Aktif olarak şiddete başvurmasak da, sadece seyirci kalarak, ya da kötüyü dileyerek bile şiddete neden olabilir miyiz? Bu bizi ne kadar kötü/suçlu/sorumlu yapar? Saklambaç bu soruları soruyor. Alain Delon ise senin de belirttiğin gibi ruhumuzun arınması için, büyük bir erozyona uğrayan adalet duygusunun tamiri için bazen şiddete başvurulmalı mı meselesine eğiliyor. Benim de cevabını bilmediğim sorular. Sorunun ikinci kısmına gelince… Okuru neşeyle de hüzünle de ezmeyi sevmiyorum, bu hem metne hem de okura saygısızlık gibi geliyor bana. Sadece aktar, göster ve bırak. Herkes almak istediğini, istediği dozda almalı diye yaklaşıyorum meseleye sanırım.

  • Evet, tüm öykü sınırlarını zorladığın, aslında bir yerde kendini “aştığın” kitaba ismini veren “Bir Kış Gecesi Misafiri” adlı öykünden bahsedelim istiyorum. Son iki kitabında da olan, öykünün içinde öykülerden oluşan uzun bir öykü bu. Bu teknik açısından tecrübe, bilgi gerektiren bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Yanılıyor muyum? Bu öykülere nasıl hazırlandın?

Evet, bu öyküyü ben on sene önce yazamazdım, boğulur ve kaybolurdum ya da çok zorlama bir metin çıkardı ortaya. Şimdi metni sarkıtmadan, zorlamadan bu hikâyeler kendi ritmini, uzunluğunu buluyorlar. “Sonra Sincaplar Geldi”deki Ali Dede Ölüyor da bu tarz bir uzun öyküydü, “Bir Kış Gecesi Misafiri” de öyle. Kısa öykülerimde daha çok kesit öyküyü tercih ettiğim için bu kadar kapsamlı bir kurgu ve akış olmuyor ancak bu iki öyküde ciddi anlamda birbirleriyle bağlantılı ve metin ilerledikçe sırlarını ortaya koyan olay örüntüleri var. Elbette bunlara daha detaylı ve uzun süren bir planlama süreci ile yaklaştım. Daha fazla not aldım, belli kısımları park etmeden önce daha fazla ileri geri manevra yapmam gerekti.

  • “Bir Kış Gecesi Misafiri”nde, öykü kitaplarında çok beğendiğim ama çok rastlamadığım bir şey var. Kahramanlarının bazılarının erkek oluşu ve hem bedensel hem dil olarak bunu okura çok iyi anlatabilmiş olman. Edebiyatın cinsiyetsiz oluşuna örnek olmalı bu öyküler. Sen bunu yaparken neyi hedeflemiştin?

Kadın ya da erkek karakteri rahatlıkla yazabilen bir öykücüyüm. Bana en çok söylenen şeylerden biri – ki iltifat olarak alıyorum- görece cinsiyetsiz yazabildiğim. Çok dişi bir dilim yok, gerçek hayatta da eril enerjisi yüksek bir kadın olduğumu söyleyebilirim, belki bunun da faydası vardır. Bir de özellikle ana karakterim erkekse, satır aralarından karakterin değil de yazarın konuşmaması için ek bir özen gösterdiğim doğrudur. Ayça değil, bu adam burada ne yapar, ne söyler, nasıl davranır? Bu konuya özen gösterdiğimde o öykü ve karakter için gereksiz, samimiyetsiz olacak dişil özellikler/ifadeler ben zorlamadan kendilerini metinden dışarıya atar zaten.

  • Samimi cevapların için teşekkür ederim. “Bir Kış Gecesi Misafiri”nin sana şans ve huzur getirmesini dilerim.

Çok teşekkürler.

  • Bir Kış Gecesi Misafiri
  • Yazar: Ayça Erkol
  • Türü: Öykü
  • Baskı Yılı: 2020
  • Sayfa Sayısı: 140 Sayfa
  • Yayınevi: Alakarga Yayınları
Vinkmag ad

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Read Previous

Ölümsüz Kitap Kahramanları Mavisel Yener’in Yeni Romanında Buluştu

Read Next

Ezhel’den Yeni Şarkı

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *