Bir Aşk Hikayesi; Son Mektup

Günümüzde kapitalizmin geldiği noktada tüm toplumsal, ekonomik ve politik özgürlük ilişkileri, pazarın düzenlediği bir temel üzerinde yükselmektedir.

“Çok şeyi olan değil, çok veren zengindir. Bir şeyi yitirmekten korkan istifçi ne kadar çok şeyi olursa olsun, ruhbilim dilinde yoksul ve yoksun kişidir.” der, Eric Fromm ‘Sevme Sanatı’ adlı kitabında.

TİMAŞ
TİMAŞ

Alt başlığı ‘Bir Aşk Hikâyesi’ olan Son Mektup kitabında Andrê Gorz; sevginin ve sevmenin insanın doğasıyla olan yakın bağını, insanın yaşamına, hayat görüşüne ve kararlarına olan etkisini, Eric Fromm’un yukarıdaki tanımını kanıtlarcasına, kendi yaşamından yola çıkarak doğruluyor.

Son Mektup, Andrê Gorz’un ölümün kıyısındaki karısı için kaleme aldığı, birlikte yaşadıkları elli sekiz yıllık beraberliklerinin kısa, ama zengin içeriğe sahip bir anlatımı. Baştan sona insanın soluk almadan okuduğu, yüreğinde sevginin sıcaklığını hissettiği çok güzel bir anlatı.

Andrê Gorz; insanın özgürleşmesi, ilerlemesi ve geleceği üzerine, kuramsal ve felsefi yazılar yazmış önemli bir düşünür. Aşk ve sevgi gibi günümüzde tamamıyla nesneleşmiş bir duyguya, samimi bir iç döküş içeren, eşine az rastlanır güzellikteki mektubuyla, silinmez bir iz bırakmıştır. O kadar özel ve insanı sarsan bir izdir ki, kesinlikle her kadın ve her erkek okumalı ve yaşadığımız çağın bizi sürdüğü bu çölden çıkmanın mümkün olduğuna uyanmalıyız.

Günümüzde kapitalizmin geldiği noktada tüm toplumsal, ekonomik ve politik özgürlük ilişkileri, pazarın düzenlediği bir temel üzerinde yükselmektedir. Meta pazarı malların hangi koşullarda alınıp satılacağını düzenler, emek pazarı ise emeğin hangi koşullarda alınıp satılacağını belirler. Her şey pazar koşullarında alınıp satılan bir maldır. Bu pazarda, talep edilen şeyler değerlenir. Buna insanın gücü ve becerileri de dâhildir. Emeğin sahibi olan insanlar yaşamak için emeğini, gücünü ve becerisini, var olan piyasa koşullarında sermayedara satarlar. Bu durum insanı meta haline dönüştürür ve kendini en fazla kârı getirecek alana yatırmasına neden olur. Dolayısıyla insanların çoğunluğu bağımsızlıklarını yitirerek, büyük ekonomik imparatorlukların yöneticilerine bağımlı hale gelir. Kapitalizme özgü iş bölümü insanları rekabete sokarak yalnızlaştırır, yalnızlaşan insan gittikçe kendisine ve doğaya yabancılaşır. Sürüleşir. İsteneni yapan, istendiği şekilde davranıp istendiği şekilde yaşam alışkanlıkları edinen, emeğine ve o emeğin yarattıklarına sahip olamayan insan kitleleri oluşur. Bu dünyada insan olma özelliğini ve duygularını yitiren bireylerde her şey nesneleşir ve o nesneleri edinmek yaşamın tek amacı haline gelir.

Böylesi kıyamet ortamından kurtulmak için tek şeye gereksinmemiz vardır, “sevmek”.

İşte tam da burada, hiç ilişkisi yokmuş gibi görünse de, Andrê Gorz yazdıklarıyla bize, sevginin insanlığın geleceğindeki son derece yapıcı önderliğini gösteriyor. Çünkü kapitalizme özgü iş bölümünün yarattığı aşırı üretim, tüketim ve kaynakların akıl dışı kullanımı insanlığın sonunu hızlandırdığı gibi kıt olan kaynakların ve pazarların paylaşımı için yaratılan savaşlardaki kıyımlar, insanları tarifsiz acılara, umutsuzluklara ve yokluğa mahkûm etmektedir.

Andrê Gorz, Avusturya asıllı düşünür, gazeteci ve yazardır. II. Dünya Savaşının acımasızlığını, Yahudiliğinin getirdiği sıkıntıların eşliğinde, mülteci olarak yaşamıştır. Savaş yıllarında Fransa’da tanıştığı karısı Dorine’le birlikte mücadele içinde geçer yaşamları. Dorine, tehlikeli bir omurilik ameliyatında, vücuttan asla atılmayıp ağırlaşan patolojilere yol açan lipiodol maddesinin vücuduna verilmesi yüzünden, iyileşmesi asla mümkün olmayan ağır hastalığa yakalanır. Hastalık, yıllar boyunca ilerleyen bir seyir izler. Ağrılı, acılı, dayanılmaz bir seyirdir bu. “..bir yıldırım aşkı gibi” başlayan ilişkileri, birbirlerine olan sevgileri ve dayanışmaları, vazgeçilmez kılmıştır birini ötekine. Bir ömür boyu biri diğerini besleyen, büyüten, geliştiren, insanlığa katkı yapmalarını sağlayan sevgilerinin, ötekinin yokluğuna tahammülü yoktur. “İkimizin de dileği, diğerinin ölümünden sonra yaşamak zorunda kalmamaktı. Birbirimize sık sık söylediğimiz gibi, olmaz ya, eğer ikinci bir hayatımız olsaydı o hayatı da birlikte geçirmek isterdik.”(sf:61) Ve ölümü de beraber karşılarlar.

“Yakında seksen iki yaşında olacaksın. Boyun altı santim kısaldı, olsa olsa kırk beş kilosun ve hâlâ güzel, çekici, arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum. Sadece benimkine değen bedeninin sıcaklığıyla dolan, kahredici bir boşluk taşıyorum göğsümün tam ortasında yeniden.”(sf:11) sözleriyle başlayan mektubunda Andrê Gorz, karısının hastalığında, onunla birlikte geçirdikleri zamanların kendisine kattıklarının anlatırken aslında bir iç dökme yaşamakta, birlikte yaşadıkları yıllarda ertelediği sözleri, övgüleri, kendine olan kızgınlıklarını ifade etmektedir.

“..bir yıldırım aşkı gibi” diye tanımladığı ilişkilerinin başlangıcında, yürüyüşüne, okumuşluğuna, edebiyattan ve politikadan konuşmalarına, yargılarının doğrularına ve hayatı paylaşım alışkanlığına hayran olduğu Dorine’le birlikte çıkmaya başladıkları ilk andan itibaren, birbirlerinin tamamlayıcısı olduklarını anlıyorlar. “Seninle başka bir yerdeyim, yabancı, kendime yabancı bir mekânda. Tamamlayıcı bir başkasılık boyutuna girişi sunuyordun bana.”(sf:15)

Aynı ülküyü paylaşıyorlar, ülküleri uğruna sürekli mücadele içindeler karısıyla birlikte. Savaşa, askerliğe karşılar. İnsanlık için daha iyi, daha yaşanılası bir dünya istemindeler. Sosyalizmin insanı geliştirecek ve dönüştürecek bir sistem olduğuna inanıp bunu gerçekleştirmek için çaba gösteriyorlar, mücadele ediyorlar. Savaşın zor şartlarında, yaşam koşullarının ağırlığında sığınmacı olarak dolaştıkları her yerde, üreterek, yazarak, okuyarak, yokluğa, yoksulluğa aldırmadan, çevrelerindekileriyle ve birbirleriyle her şeylerini paylaşarak yaşıyorlar. Jean Paul Sartre, “İnsanlar arası her türlü ilişkiden mücadele doğar, sevgi bile mücadeledir.” der. Gorz’un, karısıyla birlikte yaşadıklarını anlattığı mektubunu okurken, sevgilerinin derinliğinde hem birbirleriyle hem de koşullarla olan mücadelelerini hep hissediyoruz.

Her ikisi de ailelerinden ve çevrelerinden uzakta bir yer edinme ve var olma mücadelesi içindedirler. Savaşın çok kıt olanaklarında, acılara, zorluklara, “Ülkem kadar yabancılaşmışlardı bana.”(sf:20) dedikleri ailelerinin yokluğuna sevgilerinin gücüyle katlanırlar. Sahip olma duygusuna yaşantılarında yer yoktur. Sevgileri; var olmalarında, birbirlerinin oluşumunda eksikliklerini gidermelerinde en büyük yardımcılarıdır. “aşkın gerçek olması için parayı küçümsemesi gerektiğini düşünüyordun.”(sf:19)

Savaş yılları boyunca Andrê Gorz, Dorine’nin desteği ve teşvikiyle kuramsal ve felsefi çalışmalarına, ara vermeden devam etmektir. Fakat entelektüel çevrede olmalarına ve Sartre gibi, güçlü referansları olmasına rağmen çalışmalarını yayınlatamaz. Her geri çevrilişinde yaşadığı hayal kırıklıkları ve bozgunu karşılamayı, Dorine sayesinde başarabilmektedir. Savaşın yarattığı ağır koşullar ve mülteci olmaları, geniş çevrelerine rağmen, iş bulmalarını zorlaştırır. Bütün bu sıkıntılı günlerde Gorz, düşüncelerini ve gözlemlerini yazmaya devam etmektedir. En büyük yardımcısı ve destekçisi karısı Dorine’dir. Çevirmenlik, modellik, hasta bakıcılığı gibi bulduğu her türlü işte var gücüyle çalışarak evin geçimim sağlamaktadır. Gorz başvurduğu çoğu yerde işe göre fazla nitelikli bulunmakta ve iş bulmakta karısına göre daha çok zorlanmaktadır. Bulduğu işlerde de ancak kısa süreli çalışabilmektedir. Bütün bu sıkıntılar ve mücadele içinde, Dorine’in desteğiyle denemelerini yazmaya devam etmektedir. Bazen Dorine Gorz’un bulduğu işlere de yardım ederek, yazması için zaman kazanmasını sağlamaktadır.

Çekilen zorluklar sevgilerini ve aşklarını güçlendirmektedir, çünkü kendi sevgilerinde dünyaya karşı kaygı ve sorumlulukları da taşırlar. Yaptıkları işle, yazdıklarıyla, okuduklarıyla insanlığın daha iyi bir dünyada yaşaması adına katkı koymakta, koydukları katkıyla beraber büyümektedirler. “Sevgi aslında özgün bir kişiyle olan ilişki değil, sadece bir sevgi nesnesine değil tüm dünyaya karşı bağlılığı belirleyen bir karakter yönetimidir.” Der Eric Fromm Sevme Sanatı’nda. Öyle değil midir gerçekten; sadece bir kişiyi sever, ona bağlanırsak, çevreye ve olan bitene kaygısız ve sorumsuz olursak bencilleşip kısırlaşmaz mıyız? Dünyamızı o bir kişiyle sınırlamaz mıyız?.

Sonlanmasından sonra, savaşın yaralarını sarmaya çalışan örgütlerden biri olan ‘‘Dünya Vatandaşları Örgütü’nde çalışırlar. Dorine, Gorz’a yazması için daha çok zaman tanımak adına, onun çalışmalarında sorumluluk üstlenir her zaman olduğu gibi. Akşamın saat onunda ‘Deneme’ nin başına oturur, sabahın ikisine üçüne kadar yazar Gorz. İlk karşılaşmalarında hissettikleri o görünmez bağ, gelişimlerinin de yardımcısıdır. Dorine hep çalışmalarının en büyük destekçisi olmuş, Gorz’un yazma tutkusunun rahat hareket etmesine yardım etmiştir. “Bir yazarı sevmek, onun yazmasını sevmektir. Öyleyse yaz!”.(sf:29) diyerek desteklemiştir Gorz’u. Dorine’nin güvenli hali, geleceğe olan inancı, beliren mutluluk anlarını yakalamadaki becerisi ve başarısı, en büyük öğretmeni ve çalışma azmidir Gorz’un. Dorine’nin “Yazmak senin hayatın. Yaz öyleyse.”(sf:36) sözleri, güç vermiştir ona. Çünkü ancak, ” Yazma faaliyeti başkalarında mevcut olma sorumluluğunu ve maddi gerçekliklerin ağırlığını üstlenebilir.”(sf:41) Gorz için. Dorine de gelişimi için durmadan Beckett, Sarruate, Butor, Calvino, Pavese okumaktadır. Günceli yakından izlemekte, daha iyi bir dünyanın harcına katkı koymak için var gücüyle çalışmaktadır.

Yoksulluk içinde geçen yaşamlarında asla çirkinlik yaşamamış olmak en büyük gurur kaynaklarıdır. Sevgileri kendilerini ve çevrelerini hep geliştirmiş, büyütmüştür. “Kendi sınırlarımın farkına varmamı sağladın.”(sf:37) diye belirtir bunu yazdığı iç dökme mektubunda Gorz ve kitabın birçok bölümünde Dorine’nin kendisine sağladığı katkıları sıralar.

Sevgilerinin sonucunda evrensele dâhil olmuşlardır. Bu evrenselin bir parçası olarak bizler de, dünyanın bu yakıcı çöl sıcağında, serin suların rahatlığını hissetmek için o mektubu defalarca okuyoruz. İnsan olduğumuzu hatırlıyoruz ve Eric Fromm’a bir kez daha hak veriyoruz;

“Kişinin kendi yaşamını, mutluluğunu, gelişmesini, özgürlüğünü olumlamasının kökleri onun sevebilme yetisine bağlıdır. Eğer bir kişi üretken bir biçimde sevebiliyorsa kendini de seviyor demektir.”

  • Son Mektup
  • Andrê Gorz
  • Ayrıntı yayınları
  • 61 sf
  • 2. Baskı 2011

Sülbiye Yıldırım
Vinkmag ad

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Read Previous

Lezzetli bir aşk romanı: Pir-i Lezzet

Read Next

Türkiye’de Popüler Müziğin Yolculuğu

One Comment

  • Sülbiye Hanım, çok beğendim. Özellikle Eric Fromm’un yazıyı bağlayışlarını…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *

Follow On Instagram