Bir Devrimcinin Peşinden; Paramparça

Akıcı, bizi insan hayatlarında bir noktadan diğerine sürükleyen, zaman zaman merak ettiren bu roman hem edebi anlamda kıymetli hem de aynı zamanda Türkiye’nin bir dönemine tanıklık etme fırsatı veriyor.

Mehmet Atilla’nın son romanı “Paramparça” ile 12 Eylül döneminde bir devrimcinin ardından, İzmir’den Bodrum’a uzanıyor yolumuz. Askeri darbenin üzerinden beş ay geçmiştir. İdam, ölüm ve işkence haberleri arasında ilerler zaman. Ev baskınları da, üst üste gelince sıradanlık kazanan diğer şeylerle aynı kaderi paylaşır. Evi basılanlardan biri de genç devrimci Uzay’dır. Annesi Ayten bilmedikleri bir yerde saklanan oğlu Uzay’a haber yollar, Bodrum’da yaşayan eski arkadaşı Tayfun’un yanına, oradan da Yunanistan’a gitmesini söyler. Uzay’la tanışıklığımız Bodrum’a gidişiyle başlar.

Uzay Bodrum’daki kaçak günlerinde insan hikayelerinin ortasında kalır; Tayfun, Yalçın ve kızı Vildan. Yaşayanlar yetmezmiş gibi bir de ölmüşler vardır; Yalçın’ın intihar eden karısı Esma ve yanında çalıştığı Semih. Uzay, Bodrum’da Semih’in evinde kalacak, onun kitaplarını elden geçirecek, yarım bıraktığı heykeli tamamlayacaktır. Kendi hayatının karmaşası, kaosu yetmezmiş gibi bu can yakan hikayeden etkilenmenin önüne geçemez. Bir yandan kaçak olmanın zorluğu bir yandan içine sıkıştığı küçük dünyanın sırları bu günlerin gerginliğini iyiden iyiye arttırır. Kaçak olmak sonu görünmeyen karanlık bir yol, kabus üstüne kabus, zaten garantisi olmayan hayatın en uçtaki hali. Kendi hayatının gerçeği yakalanacak olursa başına geleceklerin verdiği tedirginliktir; yaptırılmayan savunmalar, dinlenmeyen tanıklar ve avukatlar, işkence, ölüm… Başkalarının kararlarına tabi olmanın getirdiği usandıran bir esaret hakimdir günlerine. Bu sebeple herkesin ruh halini, ne isteyeceğini anlamaya çalışma alışkanlığı edinir. Olayların akışını değiştirecek gücü de yoktur Uzay’ın. Lakin devrimci olmak her şeyi göze alarak başlattığı mücadelesidir. Kabuslarında da sembollerle ortaya çıkar bunlar; kanlı ekmekten midesi bulanmaz ama onu bitirmeye yetecek sabrının olmamasından korkar.

Herşey yeterince zorken bazılarını hiç tanımadığı bir grup insanın hayatlarıyla ilgili belki de en önemli gerçekleri öğrenir Uzay. Artık omzundaki tek yük kaçak olmak değil, o kalp ağrısı sırrı da taşımaktadır. Artık hem kendine ait olanı hem de Semih Bey’inkini saklıyordur; hiç tanımadığı bir adamın ölmekle son bulan yorgunluğuna da ortaklıktır bu. Zaman içinde kendi annesinin ve Tayfun’un sırrı da buna eklenir; artık kendi hayatıyla başkalarınınki arasında daha fazla simetri vardır. Uzay’ı burada da bir seçim beklemektedir; saklamaya devam etmek ya da açıklayıp birden fazla hayatı darmadağın etmek.

Kitapta parçalanmışlıklar var; devrimciler, faşizmin yarattığı baskı ve korku ile dağılanlar, Semih ve merkezinde durduğu hikaye, o hikayenin insanları, parçalarını bir araya getiremeden öldüğü heykeli, birleşince sırrını tamamlayan her biri farklı kişiye yazılmış mektupları. Yazar bize simetrik hikayeler verir, bunların boşlukta kalan yerleri vardır. Tıpkı Uzay’ın bitirmek durumunda olduğu heykel gibi onlar da parçalanmış, etrafa saçılmış şeylerle doludur.

Roman boyunca insan hallerine dair kuvvetli gözlemlere rastlıyoruz. Duygu geçişleri, bunların insan davranışlarına yansıması bakımından oldukça zengin. Vildan’ın güvensizlik çemberinin içinde hareket edişi, dünya ile arasına koyduğu mesafe, Uzay’la Yalçın arasında ki kuvvetli bağ; bu bağın Uzay için Yalçın’a dürüst olma sorumluluğu, Yalçın için ise Uzay’ı korumak olarak tezahür etmesi. Bodrum günlerinin karamsarlığını, zulümle uzayıp giden kabuslarını, hayatta kalmak için yapmak durumunda olduğu seçim süreçlerini birebir yaşar, Vildan’ın daha çocukken yüzüne geçen öfke damarlarını sesinin her iniş çıkışında hissederiz. Hikayeyi tek bir anlatıcıdan dinlemiyoruz. Bazı bölümleri Uzay bazılarını ise üçüncü kişi anlatıyor. Bir de “biz” varız, her duruma dahil; kim olduğumuz belli değil. Akıcı, bizi insan hayatlarında bir noktadan diğerine sürükleyen, zaman zaman merak ettiren bu roman hem edebi anlamda kıymetli hem de aynı zamanda Türkiye’nin bir dönemine tanıklık etme fırsatı veriyor.

  • Paramparça
  • Yazar: Mehmet Atilla
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: 2017
  • Sayfa Sayısı: 284 Sayfa
  • Yayınevi: DeliDolu Yayınları
Gökçesu Özgül
Latest posts by Gökçesu Özgül (see all)
Vinkmag ad

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Read Previous

Voltaire Ödülü, Evrensel Basım ve Turhan Günay’a verildi

Read Next

8 Maddede Pablo Neruda Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *